22 Eylül 2015 Salı

Antalya - 1.Bölüm

Bahar aylarında Bodrum, Marmaris, Antalya gibi turistik yerleri gezmenin keyfi bir başka güzeldir. Turistlerin istilasına henüz uğramamış şehir merkezinde rahatça dolaşabilir, lokantalarda pek sıra beklemeden rahatça yemeğinizi yiyebilirsiniz. İstanbul’da oturmamızın avantajı ile Cumartesi sabah erkenden Antalya’ya gittik, Pazar akşamüstü geri döndük. Bahar aylarında yeşeren otlarla büyüyen kuzuların ve danaların etleriyle yapılan şiş köftenin farklı farklı yerlerde tadına baktık.


13.04.2013 Cumartesi
Atlasjet’in KK10 uçuşu ile saat 07:00’da Antalya’ya uçmak üzere Atatürk havalimanına geldik. Ege o zamanlar fasulyeden sayıldığı için ciddi bir para vermiyorduk. Şimdi 2 yaşını geçtiği için bütün uçak şirketleri “poposunu koltuğa koyuyor” diye neredeyse yetişkin parası alıyorlar.


Antalya havalimanına varınca Turan Tokdemir ile irtibata geçip (0.532.4268866) önceden ayarladığım kiralık aracımızı teslim aldık. Ege için bebek koltuğu ve lastik cam far sigortası dahil günlük 55 TL’ye Fiat Albea iki gün için bize yetti de arttı bile.

Arabaya yerleşir yerleşmez kahvaltı için ver elini Börekçi Tevfik (Sinan Mahallesi Karakaş Camii arkası 1255 Sokak Ay İşhanı 0.242.2415813). Mekanı 1930 yılında Tevfik Amcanın dedesi açmış. Deden toruna geçen tipik bir aile işletmesi.


Böreğin hamuru siparişle birlikte Tevfik amca tarafından açılıyor ve içine malzemeler konuyor ki bunu izlemek bile başlı başına bir sanat.


Çok fazla seçenek yok zaten ya kıymalı ya da peynirli. Bir de isteğe göre maydanoz ilave ediliyor.


Kıymalı sırf dana etinden yapılıyormuş. Böreğin içine asla domatez girmezmiş yoksa zaten elde açılan incecik hamurun çıtırlığı gidermiş. Kuzu kıyması da karıştırmıyormuş Tevfik Amca.


Peynirliye ise sığır sütünden yapılan lor konuluyormuş. Aslında eskiden davar loru koyarlarmış makbul olanı davar sütüymüş ama artık gelmiyormuş.


Tevfik amca davar loru için “artık gelmiyor oğlum” dediğinde pek bir efkarlandı. Kim bilir belki bizim torunlarımız da şimdi bizim bu yediğimiz sığır sütünden yapılan loru göremeyecek 50 sene sonra.

Börekler hazırlandıktan sonra katlanıp tarihi tepsilere diziliyor.


Ve sonrasında tarihi fırına atılıyor ve yaklaşık 7-8 dakikada börekler hazır. Tarihi diyorum sanırım hem tepsiler hem de fırın benden yaşlıdır.


Önce peynirli ve kıymalı serpme börek, sonra üstüne tatlı niyetine pudra şekerli lor peynirli börek sipariş ettik.


Kıymalı börek güzeldi. Sırf fırından yeni çıktığı ve çıtır çıtır olduğu için kahvaltıda kaçırılmaması gereken bir lezzet. Hamurun kıvamı bana Urla’da ve Antep’te yapılan katmeri hatırlattı. Ama içindeki malzeme biraz az geldi.


Peynirli börek ise çok daha hafif bir oturuşta çayla birlikte en az 5 tane götürülecek cinsten. Yağı tuzu gayet yerinde. Meğer böreğin içine Elmalı’dan gelen özel tereyağı koyuluyormuş.


Özellikle Cumartesi günleri saat 10:00’dan sonra iyice kalabalıklaşan mekana biraz erken gitmekte fayda var, yoksa ciddi sıra beklersiniz. Zira servis biraz yavaş ama fabrikasyon böreklerden ziyade nostalji yaşamaya huzur bulmaya gidiyorsunuz. Pazar günleri de kapalı haberiniz olsun!

Kahvaltı sonrası otele gitmeden önce şehir merkezinde biraz dolaştık. Atatürk Caddesi üzerinde kaldırıma masa ve sandalye atmış Osmanlı Kahvecisi’nde oturup birer kahve içtik. İsteyene cezvede pişen isteyene fincanda pişen kahve var. Bakalım arasındaki lezzet farkı nasıl diye biri fincanda biri cezvede pişmiş iki sade kahve söyledik.


Çok öyle kahve uzmanı değilim ama kahvelerin ikisinin de lezzeti bence aynıydı. Menüde ayrıca aromalı kahveler de varmış ama tamamen makyaj. Naneli vişneli Türk kahvesi mi olurmuş? Tamam farklı lezzetler denemeye açığız ama Türk Kahvesinin de bir şerefi vardır birader.


Kahve sonrasında yol üzerinde bu sefer ilginç bir pastane gördük. Çeşit çeşit dondurma ve kurabiyelerin olduğu Glasskungen İsveçten fırlayıp gelmiş bir pastaneydi. Baştan söyleyeyim yöresel lezzet değil, konseptimize aykırı ama içerideki herşey çok ama çok güzeldi.


Portakallı karpuzlu dondurma gördüm ama Toblerone’lu veya Bounty’li dondurma daha önce hiç görmemiştim. Daha bunun gibi en az 20 çeşit birbirinden ilginç ve güzel dondurma vardı.


Ama Glasskungen’in esas olayı dondurma değil unlu mamüllermiş. İşte bu da Özenç’in uzmanlık alanına giriyor.


Kanelbulle bizim tarçınlı çöreğin İsveç usulüymüş. Biraz fazla hamurişi göründüğü için bir taneyi paylaştık. Çok iyiydi.


Winerbröd’ü ise sırf daha hafif göründüğü için Özenç “Ben Ayrı” dedi. (Löpöpçüler arasında yemekler ortaya söylenir paylaşılır çok beğenilen yemek tekrar tekrar yine ortaya söylenir. Ender durumlarda biri “Ben ayrı” derse o yemek baştan kişi başı söylenir). Winerbröd İsveç’ce Viyana ekmeği demekmiş. İçinde kayısı marmeladı olan milföye benzer bir hamuru vardı. Kanelbulleden daha iyiydi.


1.5 hamurişini mideye indirdikten sonra ben en çok dondurmasını sevdim. Zaten börek yemişiz üstüne de kahvemizi içmişiz bu sıcak Antalya havasında var mı dondurma gibisi? Lezzeti İtalyan dondurmasına çok benziyordu. Külaha koyulan dondurma öyle ufacık toplarla değil öksüz doyuran cinstendi.


Yöresel yemekler için Antalya’ya gelip İsveç partanesinde yemek ne kadar mantıklı bilmiyorum ama en azından Glasskungen’in dondurmasını kaçırmayın derim.

Tombikleri doyurduktan sonra kaleiçindeki Alara Adalya Hotel’e yerleştik. Normalde checkin saat 14:00’te başlıyor ama Ege’nin hatrına boş olan bir odayı bize hemen verdiler. Bebekle gezmek o kadar da zor değil. İnanın araba kiralayan görevlilerden tutun oteldeki resepsiyonistlere veya lokantalardaki garsonlara kadar yanınızda bebek varsa size oldukça fazla kıyak geçiyorlar. Bir de bebek nasıl alıştırırsanız öyle büyüyor.

Öğlen yemeği için Şişci Ramazan’a gittik. Dükkanın içi zaten ufak, dışarıda oturmak daha mantıklı. Siparişleri verdikten sonra ben ocakbaşına gidip hem köfteler nasıl pişiyor diye izledim, hem de ustayla iki muhabbet ettim.


Mehmet Usta’nın dediğine göre köfteler kuzu ağırlıklı olmak üzere davar etiyle karışıkmış. İçine çok az un ve tuz konuyormuş. Etler bıçakla çekiliyormuş asla makinaya girmezmiş. Hazırlanınca da 3 gün buzdolabında dinlendirilirmiş. Porsiyonda 3 şiş olurmuş yaklaşık 170 gram civarı gelirmiş.


Köfteler gelene kadar masaya önce piyaz geldi. Piyazın güzelliği tarator olarak da tanımlanan limon ve inceltilmiş tahinden gelirmiş. Üzerine domates haşlanmış yumurta ve maydanoz konduktan sonra en son zeytinyağı konuyor. Domatessiz tarafından baktım beni pek sarmadı ama tahinden hoşlanmayan Özenç bile çok sevdi.


Şişköfteler Antepteki tırnaklı ekmeğe benzer pidenin üzerine de geliyor, yanında da 2 adet pişmiş soğan konuluş. İsteyene pide yerine pilavüstü olarak da veriliyor.


Köfteleri ben çok sevdim. Oldukça yağlı olduğu için aynı oranda oldukça da lezzetliydi. Üzerine serpiştirilen kimyon çok güzel lezzet vermişti. Ülkemizde herhalde en az 30 çeşit köfte vardır. Ben Antalya’da yediğim bu şiş köfteyi Tire’de yediğim köfteye benzettim.


Pilavüstü köfete de gayet güzel bir fikir. Ekmek yeme pilav ye! Ah o kimyonlar yok mu!! Nasssıllll da güzel yakışmış köftelere.


Köfteyi ister Tekirdağ’da yiyin ister Akçaabat’ta yanında yoğurt olmazsa olmazdır. Buradaki yoğurt benim pek bir hoşuma gitti. Gittim baktım mutfağa Karacabey marka kaymaklı yoğurtmuş. Bayılıyorum bu orta ve küçük ölçekli firmaların muhteşem yöresel yoğurtlarına.


Antalya’da şiş köfteden sonra kabak tatlısı yemek adettendir. Zaten başka alternatif de yok. Üzerine bolca konan inceltilmiş tahin ve cevizle birlikte tam bir lezzet patlaması.


Kabağın kendisi çok hafif kararında pişmiş, ısırınca ağızda tereyağı gibi erimiyordu ve şerbeti çok tatlı değildi. Tahin ile tam bir denge sağlıyordu. Üzerine çekinmeden bol bol konan ceviz ise bu tatlıya son dokunuşu yapmıştı. Kayınvaldenin yaptığı kabak tatlısından bile çok daha güzeldi.


Şişci Ramazan piyaz, köfte ve kabak tatlısı kombinasyonuyla Antalya’da sizi havalara uçurabilecek 45 yıllık bir lokanta. O kadar para kazanmasına rağmen hala eski reçetelere sadık kalınmış, hala o eksi mütevaziliğini koruyan bir esnaf lokantası gibiydi. Garsonlar “iş bitse de gitsek” modunda değil sanki ailedenmiş gibi babacan bir tavırla servis yapıyorlardi. Biz şiş köftesine Ege de yoğurduna bayıldı.

Yemekten sonra öğleden sonra Muratpaşa tarafına gidip Lara Caddesi civarında dolandık. Sonra da dinlenmek için otele gittik. Malum çocuklu gezi olunca eski o koşkoşlu gezilerden biraz farklı oluyor.

Antalya malum deniz memleketi “gelmişken balık yiyelim” diyip akşam yemeği için meşhur Urcan Balık’a gittik. Vakti zamanında Urcan; İstanbul Sarıyer’de çok meşhur bir mehyane / balık lokantasıymış sonrasında ise Antalya’ya lüks restoran olarak açılmış.


Öncelikle çok güzel manzarası var. Oturduğunuz yerden sanki denizin üstündeymişsiniz gibi tüm Akdeniz’e hakimsiniz. Tabii erken gitmekte fayda var. Hem güneş batınca bu manzara gidiyor hem de malum balıkçılarda geç saate kalınca restoran iyice kalabalıklaşır ve servis iyice yavaşlar.

Ege belki içer diye balık çorbası aldık ama bizimkinin malesef balıkla arası pek iyi değil. Ziyan olmasın diye ben içtim gayet güzeldi. Hatta çok güzeldi bir tane daha söyledik. Zaten balıkçılada balık çorbasının kötü olması düşünülemez. Günde kimbilir kaç kilo balık girip çıkıyor o mutfağa.

Balık lokantalarında balığın önünü tıkamamak için çok fazla meze söylenmez. Sadece balık temizlenip pişene kadar hafiften bir iki lokmada bitecek ot ya da deniz ürününden yapılan meze yenir. Hem kiloluk levrek yardıran hem de öncesinde Antep ezme ve Şakşuka gibi meze söyleyenlerden pek hazetmem.


Levrek marine sirke veya limonla marine edilerek yapılan güzel bir mezedir. Şerit halinde kesilmiş kılçıksız levrek eti löplöp gider. Bazı lokantalarda 3 gündür dolapta sürünen levreği kakalamak için ayrıca bolca hardal da koyarlar. Urcan’da yediğim levrek marine son zamanlarda yediklerimin en iyisiydi. Hardal çoook az -ucundan acık- konmuştu. Levreği çiğnediğin zaman, damağına harbi harbi levrek tadı geliyordu.

Deniz börülcesi de vazgeçemediğimiz mezelerdendir. Hazırlaması biraz zahmetlidir! Önce haşlayacaksın sonra saplarını çıkartacaksın. Bu sap çıkartma işi özenle yapılmalıdır aksi takdirde yemek esansında hoş olmayan bir süprizle karşılaşılır ve yemeğin tadı kaçar.

Benim salatayla pek aram yoktur. Ama roka salatasına asla hayır demem. Turp veya havuç ile hiç karıştırmadan sadece üzerine beyaz peynir rendeletirim. Üzerine limon ve zeytinyağı adettendir.


Özenç ise karışık salata aldı. Antalya deniz memeleketi olduğu kadar sebzenin de memleketi. Domatesin kıvırcığın salatalığın lezzeti dediğine göre çok güzelmiş. Ayrıca taze nane salataya bambaşka bir hava vermiş.


Ekmek konusunda malesef hayal kırıklığına uğradık. Bildiğin beyaz ekmek dilimlenmiş ve fırında ısıtılarak masaya gelmiş. Nerde Yunan balıkçılarında verilen köy ekmekleri. Bizim bu ekmek konusunda çok ciddi bir açığımız var. Arnavutluk hariç tüm akdeniz ülkelerini gezdim balık lokantalarında genelde kendi yapmış oldukları ekmekleri verirler. Ekşi maya ekmeği veya köy ekmeği gibi içi dolu dolu ve lezzetli olan ekmeklerden bahsediyorum. Ah be ustam misler gibi levrek marine yapmışsın bir ekmek mi yapmak zor geldi. Sonradan ısıtılmış beyaz ekmeğe mahrum bıraktın bizi?


Balık lokantalarında balık sipariş etmeden önce adetimdir mutlaka balığı görmek isterim. Eğer şefe ne tavsiye edersin diye sorarsanız 2 gündür sürünen levreği (3. gün levrek marine oluyor) tereyağlı pul biberli yapar getirir. O gün kaya levreği de denilen minekop gözüme güzel göründü.


Balık hoştu güzeldi ama ortadan ikiye kesip mangalda ızgara edince içinde bir damla suyu kalmamıştı. Büyük balık da olsa bu işin raconu balığı hiç kesmeden bütün halde ızgara edip masaya getirmektir. Ondan sonra isterse müşteri kendi keser böler paylaştırır ya da masada müşterinin gözü önünde ayıklayıp servis edersin. Hiç unutmam Adana ’da 5 kiloluk minekopu dilim dilim kesip pişirmişlerdi ve hayatımda yediğim en güzel minekoptu! Bakınız 


Urcan Balık eski o şaşalı günlerinden biraz uzakta kalmış gibi geldi. Biz saat 20:30 gibi çıkarken bile cumartesi akşamı olmasına rağmen lokanta dolu değildi. Birer kadeh içkiyle birlikte hesap 2 kişi için 145 TL geldi. Manazarayı da hesaba katarsanız fiyat performans fena sayılmaz, tekrar giderim. Ama o güzelim minekop daha iyi pişirilebilirdi.




18 Eylül 2015 Cuma

Çin - 5.Bölüm



Pekin’e gelen her turistin yapması gereken ilk şey Yasak Şehri gezmektir. Biz de Çin’deki son günümüzde kahvaltıdan sonra erkenden Yasak Şehri gezdik. Önceden tur ayarlamaya gerek yok. Girişte bir sürü rehber, var uygun fiyata sizi gezdiriyor. Baştan uyarayım öyle 1 saatte gezilecek bir yer değil, meraklısı en az 7-8 saat dolaşıyormuş. Biz usulen yezdiğimiz için kısa tur yaptık.


Yasak şehre giriş Tiananmen meydanına bakan ana kapıdan yapılıyor. Sıkı bir askeri denetim var.


Kapıdan rehber ayarlamanızın en büyük avantajı özellikle haftasonları oluşan çok uzun bilet kuyruklarında sıra beklememeniz. Rehber aralardan kaynayıp size bilet ayarlayabiliyor. Biz rehberimizden çok memnun kaldık, buyrun iletişim bilgileri; Herry herrybjtg@163.com – Tel: 13161021149. Görürseniz fotoğrafımı gösterim bakalım hatırlayacak mı?

Topkapı sarayını gezer gibi oda oda tüm binaları gezerseniz akşama kadar bitiremezsiniz. Damdaki hayvan figürlerinin bile herbirinin bir anlamı varmış. İmparatorun kaldığı oda, ailesinin kaldığı oda, devletlilerin kaldı oda, liste uzayıp gidiyor. Ama bizim ki tarih kültür gezisi değil de “gelmişken görelim” ayarında olduğu için çok fazla detaya girmeden yüzeysel geçtik.


Kendinizi Çin İmparatorluğunun büyüleyici sarayında iyice kaptırırsanız çıkışta el yazması duvar süslerinden almanız içten bile değil. Ama taş yerinde ağırdır derler unutmayın! Sarayın kadrolu elemanı olduğu için ressam amca pek sağlam geçiriyor. Aynı şeylerin çakmasını 1/10 fiyatına turistik olmayan yerlerde bulabilirsiniz.


Çıkışta rehberimiz bize mutlaka ipek almamızı tavsiye etti. Hatta kazıklanmamak için dışarıdan değil, gidip fabrikasından almak lazım diye özellikle tembih etti. 1 günlük boş zamanımız olduğu için tamam dedik.

Önce ipeğin nasıl yapıldığını, ipek böceklerinin nasıl geliştiğini ve ne zaman ipek üretmeye başadıklarını anlatan kısa bir sunum izledik. Sonra üretilen ipeklerin nasıl gerilerek yorgan yapıldığına bizzat şahit olduk.


Fiyatlar öyle sudan ucuz değildi ama aynı şeyi Türkiye’de bulmak hem çok zor hem de bulsan en az 10 misli fiyata satılır. Arkadaşlar uzun zaman sonra ilk defa yurt dışına çıktıkları için sevgili eşlerine ufak bir servet ödeyerek ipek nevresim takımı satın aldılar. Meraklısına tavsiyemdir, Yuan Hou Silk Mall. Valizde yeriniz yoksa dert değil, Türkiye’ye de kargo yapıyorlarmış.


Dışarı çıkarken rehberimize, bizi öğlen yemeği için özellikle turistlerin gitmediği, sadece Çinlilerin gittiği bir lokantaya götürmesini rica ettim.

Huji Old Traditional Restaurant bu Çin gezisinde gittiğim en iyi lokantaydı diyebilirim, çünkü masalarda beyaz örtü yoktu, yani lüks bir lokanta değildi. Ayrıca içeride bizde başka turist de yoktu ve en önemlisi lokantada ingilizce menüleri yoktu. Allahtan menü de resimler vardı da sipariş edeceğimiz yemeklerin neye benzediğini görme fırsatımız oldu

İlk yemeğimiz usulu fıstıklı acılı tavuk (KungPao Chicken)! Gördüğünüz gibi yemeğin %80’i tavuk eti geri kalanlar yardımcı malzemeler. Kurutulmuş kırmızı biberi çok abartmadan yerine koymuşlar. Chongqing’de yediğimiz acılı karideste neredeyse yarıyarıya biber komuşlardı. Bolca yerfıstığı ve eser miktarda ince kesilmiş pırasa sapı yemeğe müthiş lezzet vermişti.


Yanlız bu yemeği çubuklarla yiyeceksiniz. Çubuk hakkında bir kaç kısa not. Çinliler binlerce yıldır çubuk kullanıyorlar. Avrupa’da çatal bıçak icat edilmeden çok daha önce Çin’de çubuk kullanılıyormuş. Çubukları tabağı itmek veya çekmek için kullanmak doğru değilmiş. Çubukları yalayıp emmek çok ayıpmış. Çubukları kasedeki prinçe dik olarak saplamak ise saygısızlıkmış, çünkü ölüler için hazırlanan tütsü çubuklarını hatırlatırmış. Çubukları bırakmanız gerekirse de onları kasenin üstüne veya kenardaki çubuk koyma yerine bırakmak uygun olurmuş.

İkinci yemeğimiz ise alttan alevle pişmeye devam eden mantar sote. Bizde mantar diyince ya konserve ya da kültür mantarı verirler. Zerre kadar lezzeti yoktur. Ama bu yemeğin içinde her biri doğal ortamda yetişen 4 çeşit mantar varmış. Kırmızı süs biber malum, olmazsa olmaz. Sanırım usta Adanalı! her yemeğe acı koymayı seviyor. Mantarları ısırınca hırt hırt diye ses geliyor. Suyunu salmamış, kararında pişmiş.


Uzak doğudaki soslu yemekleri yiyemeyenler için can kurtarıcı yemek kızarmış pilavdır. İsteğe göre dana etli, tavuklu, karidesli veya sebzeli yaparlar, genelde yumurta da olur. Başka bir sulu yemekle hiç karıştırmaya gerek kalmadan sadece bunu yerseniz bile yeter.


Aslında Çin mutfağında pirinç diyince, buharda pişmiş pirinç gelir. Diğer soslu yemekler bu sadece pilavın üzerine konup “pilav üstü kuru” konseptinde yenir. Çinliler için pirinç temel besin kaynağıdır. Ama bizim arpacık şehriyeli tereyağlı pilavla hiç alakası yoktur. Yağsız ve tuzsuz hazırlanan pilav, acili ve bol soslu yemekleri nötürler.


İstiridye bizim Türk mutfağında pek kullanılan bir ürün değildir. İlk defa istiridyeyi Fransa gezisinde çiğ çiğ yemiş pek beğenmemiştim. İkinci istiridye kısmetimiz ise Çindeymiş. Çeşitli sebzeler ve pirinç makarnası ile birlikte servis edildiğinden çok ağır değildi. Ha çok mu güzeldi derseniz öyle ahım şahım lezzet patlamaları olmadı ama en azından kafamdaki “İstiridyeyi sevmiyorum” fikrinden kurtulmuş oldum. Çiğ istiridye yiyeceğimi yine sanmıyorum ama en azından pişmişi yenilebilir.


Kızarmış balık bizim istavrite benziyordu. Diğer yemekleri yiyemeyenler için kurtarıcı oldu. Balık seviyorsanız ve Çin yemeklerinden “öğğğ” geldiyse güzel seçenek. Nitekim arkadaşlarım 2 porsiyon daha sipariş ederek bu konudaki tavırlarını net bir şekilde koydular. Ama özellikle baştan “Hiç bir sos dökmeden getir” diye tembih ettik. Yoksa adım gibi eminim normalde böyle kuru kuru gelmezdi! Basarlar üstüne tatlı ekşi sosu güzelim balıkları mundar ederler!


Ülkemizde halen pek fazla önemsenmeyen balığı, Çin mutfağında çok sık görebilirsiniz. Bizde sadece Rize - Antakya arası sahil şeridinde ciddi anlamda balık tüketilirken (Ankara’yı unutmamak lazım) Çin’in denizden çok çok uzakta olan şehirlerinde balık her zaman tüketilir.

Birer birayla birlikte 4 kişi toplam 136 CNY (20 USD) ödedik. Pekin’de bulabilirseniz bu restoranı bulun. Adresini internetten aradım bulamadım ama bu resim size yardımcı olabilir.


Yemekten sonra bizde çay içmek adettendir. Tam çay siparişi verecekken rehberimiz bizi gerçek bir çay evine götürmeyi teklif etti. Temple of Heaven’ın doğu kapısındaki Qing Shan Ju Tea House’a gittik.

Daha kapıdan içeri girer girmez girişteki abla kaç kişiyseniz ona göre sizi bir masaya alıyor. Hemen bir başka biri gelip size yarım saatlik sunum yapıyor. Önce çaylar hakkında kısa bilgi verdi, sonra teker teker bütün çayları demleyip ikram etti.

İlk çayımız oolong. Bizim çayla hiç alakası olmayan bir görüntüsü var. Güya bir çeşit yeşil çaymış ama yaprak gibi değil afedersiniz kuşboku gibi görünüyordu.


Önce toprak çaydanlığa 3 kaşık oolong atılıyor, üzerine sıcak su ekleniyor ve sonra hemen boşaltılyor. Böylece çay yıkanıyormuş. Sonradan üzerine konan ikinci su bir iki dakika bekletilip çay kısa sürede demleniyor.


Sonra ince bardağa konup üzerine biraz daha tombik başka bardak kapatılıyor. Ters çevirip çayı tombik bardağa dökerek ince bardakla eller ısıtılıp, tombik bardaktan üç kerede içiliyormuş. Bunun mantığını anlamadım ama kızın yaptıklarını tekrarlarmak eğlenceli oldu. Oolong çayı böbreklere iyi geliyormuş. Genel olarak tadını sevdik.


İkinci çayımız ise puer black tea. Tablet şeklinde ki çay, çaydanlığa konup 3 dakika demleniyor. Rengi bizim çay gibi tavşan kanı.


Yaşlandırılmış bir çaymış, ama nedense balık gibi kokuyordu. Her ne kadar yüksek tansiyona ve kolestrole iyi geliyorsa da grup içerisinde pek tutulmadı.


Üçüncü çayımız lychee tea. Çay lychee ile birlikte fermente ediliyormuş. Çaydanlıkta demlendikten sonra süzgeçin üzerine kurutulmuş minik güller konarak süzdürülüyor.


Çayın hem lychee hem de gül aroması olduğu için çok hoşumuza gitti. Özellikle mide ağrılarına ve kansızlığa çok iyi geliyormuş. Hepimiz hemen birer paket sipariş ettik.


Son çayımız ise meyva çayı. Kurutulmuş mango, çilek, şeftali, çilek ve gülden oluşan bir karışım.


Emlakçıyla birlikte kiralık ev bakınırken adam sizi önce sizi en dandik eve götürür, sonra yavaş yavaş kalite artar sona doğru en pahalı en güzel eve götürür. Çindeki çaycılar da o hesap! Önce balık kokulu çaydan başladılar en sonra en tatlı en güzel çaya doğru devam ettiler. Yanlız bu çayı Çinlilerin içtiklerini zannetmiyorum biraz turistik olmuş gibi geldi bana.


Çay tadım etkinliği yaklaşık yarım saat sürdü. Çin’e gelen herkeze mutlaka bir çay evine gidip çay tadımı yapmalarını öneririm. Hem adını daha önce duymadığınız yöresel çayların tadına bakıyorsunuz hem de Çinlilerin çay kültürü hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz.


Ayrıca bütün bu etkinlik ücretsiz. Yarım saat dil dökene kıza bir para vermenize gerek yok, sadece beğendiğiniz çaylardan satın almanız onlar için yeterli oluyor. Ayrıca yerel motiflerle süslenmiş çay bardağı ve çaydanlık da alabilirsiniz.


Çay seromonisinden sonra rehberimiz alışveriş yapmak için şehrin biraz dışındaki Bairong World Trade Center’ı önerdi. Şehir merkezindeki bilindik AVM’lere göre çok daha ucuzmuş. İncik boncuk alırız belki diye gidip harbi harbi inci aldık, belki çakma da olabilir.

Akşamüstü rehberimizden ayrıldık. Yarım gün diye anlaşmıştık ama biraz uzun sürdü. Onun isteği ile gittiğimiz dükkanlardan yaptığımız alışverişlerden kesin sakalını almıştır. Herry’i bulun keyifli zaman geçirirsiniz.

Otele dönemeden önce gün batımındaki askeri töreni izlemek için Tiananmen Meydanı ve Mao’nun Mozelyumuna gittik. Ama en az 1 saat önceden yeterli sayıda turist alana gelince daha sonra izdiham olmasın diye askerler meydana girişi kapatıyorlarmış. Ne yapsak askerleri ikna edemedik. “Yarın erkenden gelin” diye de nasihat veriyorlar sert mizahli şakacı adamlar


Malesef meydana giremeden yolun karşısından seyrettik, 250 gram da olsa o keyfi yaşadık.

Güneş battıktan sonra Yasak şehrin giriş kapısı çok güzel ışıklandırılıyor. İçeri giriş belli bir saatten sonra yasak ama bir iki fotoğraf çekmek için meydandanki bayrak indirme töreninden sonra mutlaka uğrayın.


Sabahtan akşama kadar dolaştığımız için son 2 saatimizde gruptan kopmalar oldu. Arkadaşlarım otele gidip valizleri toplayıp biraz dinlenmeyi tercih ederken, ben sokak lezzetlerinin tadına bakmak için Wangfujing Snack Street’in yolunu tuttum. Özellikle bu resmi koyuyorum ki bulmanız kolay olsun.


Akşamları kurulan pazarda her türlü sokak lezzetlerini bulabilirsiniz. Acaba bu Çinliler ne yiyor diye şöyle bir gözattım deniz yıldızı, deniz atı, envai çeşit böcek ve akrep gördüm.


Hem de taze taze! Öyle ölmüş hayvan değil. Tezgahın başındaki adam benim meraklı gözlerle böcekleri incelediğimi görünce bir üfledi, bütün böcekler ellerini kollarını oynatmaya başladılar. “Bizde bayat mal yok abi canlı canlııııııııı”!!!


İkinci tezgah çok daha makul görünüyordu. Tavuk etini ince şerit halinde kesmişler, üzerine bolca kimyon ekleyip şişte ızgara yapılıyorlardı. Tabii adam tavuk dedi ama biz onun yalancısıyız. Ama allahı var tadı güzeldi.


Her ne kadar Pekin denize 150 km uzakta olsa da deniz ürünlerini her yerde bulmak mümkün. Mesela şişe dizilmiş ızgara kalamar ne idüğü belirsiz böcüklere göre çok daha cazip görünüyordu. İsteyene sadece bacak isteyene tam kalamar olacak şekilde şişleri ayırmışlar. Ben genelde bacağı daha çok severim. Tabii bu fikrim tavada kızartılan kalamar içindir.


Kalamar şişler pek hijyenik olmayan sacın üzerinde 3-4 dakika pişiriliyor. Izgaradan alır almaz üzerine hafif tatlı bir sos sürülüp sıcak sıcak veriliyor. 

İlk bir iki lokma sıcak sıcak güzeldi ama sonra kalamar biraz soğuyunca kayış gibi sertleşti. Nerde bizim egenin yerli kalamarı.


Veeeeeeeee karşınızda bizim döner. Adetimdir yurt dışına gittiğim zaman asla Türk yemeği yemem, mümkün oldukça fazla yerel lezzetlerin tadına bakmak isterim. Fakat sırf adam küçücük lavaşa çok bol et koyduğu için bir tane tadına bakmak için alıverdim.


Döner ızgarası Çin’e gelmiş ama döner bıçağı heniz gelmemiş. Hala tüm Çinli dönerciler döneri kesmek için kasap bıçağı kullanıyorlar. Ama döneri keserken tombik lavaşı ısıttması ve içine ketçap mayonez gidi yapay şeyler değil de kendi hazırladıkları acı biber sosu koymaları hoşuma gitti.


Tavuk döneri bizde genelde acılı salçalı terbiye edip öyle döner şişine dizerler. Çinde ise sanırım hafif tatlı bir sos kullanılmış. Tavuk eti bammıh gibi yumuşacık olmuştu çok beğendim.

Daha önce Vietnam gezisinde de Türk döneri görüp çok şaşırmıştım ama artık alıştık. Türkler her an her yerde karşınıza çıkabilir. Gurur duydum.


Tavuktu dönerdi kalamardı derken sıra tatlıya geldi. Top top şeklinde yuvaları olan sacın üzerine hamur konup pişirilen bu tatlının adını bilmiyorum. Sırf sıcak sıcak yapılıyor diye bir tane aldım.


Bizim profiterol hamuruna benziyordu. Hamuru koymadan önce sanırım yapışmasın diye altına hatırı sayılır miktarda sıvı yağ koymuşlar.


Ocaktan çıkar çıkmaz üzerine hop mop diyene kadar bir sos sürdüler. Hamurun sıcaklığı ve kıtırlığıyla ve o sosun hafif buruk lezzetiyle zevkten 4 köşe oldum. Aslında tatlıdan ziyade kurabiye diyebiliriz. Sıcak sıcak yenen hamurişinin keyfi başka hiç bir şeyle ölçülemez. (Bakınız ramazan pidesini fırından çıktıktan sonra eve gelene kadar ucundan götürmek)


İşkembeyi severim ama sadece Türkiyede! Hakkını yemeyelim bir de Selanik gezisinde muhteşem bir işkembe içmişliğim vardır. Ama Çinli babaların işkembesi nedense gözüme pek hoş gözükmedi. Kahverengi ve siyah arası alacalı bir renk hiç içaçıcı değildi.


Ucundan bir tadına bakayım dedim, sanırım yediğim en kötü işkembeydi. Tamam harikalar yaratmalarını beklemiyorum ama, arkadaş saçma sapan soslarla makyaj yapacağına önce şu mereti güzelce bir yıka, hele bir kokusu çıksın.

Son lezzet turunu da sokak yemekleri ile yüksek başarı ile tamamlayıp yürüyerek otele gittim. Arkadaşlarımla otelden çıkış yapıp beraber taksiyle havalimanına gittik.

Aklınızda olsun Pekin havalimanında gidiş terminalinde T3E 2.katta E19 civarında CIP lounge var. Star Allıance Gold Card veya THY Elit Kartınız varsa bir de misafir alabiliyorsunuz. 00:50’de kalkan Türk Hava Yollarınının TK21 uçuşyla “Comfort class” İstanbul’a döndük. Uzun uçuşlarda ücretsiz verilen wireless internet hizmeti, sanırım THY’nin uçak içindeki en güzel hizmetlerinden biri.


Türk fındığı ile birlikte viskimi yudumlarken 1 haftadır giremediğim Facebook ve Twitter oyalandım. Malum Çin’de Facebook ve Twitter erişimi yasak, sadece Foursquare var

Çin’de özel odalı lüks restoranlardan sokaklarda kurulan seyyar lokantalara, Dimsum denen mantıcılardan hotpotçulara (haşlama suyun içinde pişirilen et, sebze) kadar 80 çeşit lokanta mevcut. Bir çok yerde ingilizce koşulmadığı için Çinli bir arkadaş veya rehberle yerel yemeklerin dibine vurabilirsiniz. 

Pekin Şangay Hong Kong gibi turistik şehirlerden ziyade, adı sanı duyulmamış şehirlere giderseniz çok komik paralara mükellef bir ziyafet çekebilirsiniz. Aynı öğünde hem tavuk, hem balık, hem de ördek yenilen kalabalık bir masada ortaya karışık söylenen yemekleri yedikten sonra gerçek Çin mutfağı hakkında fikir sahibi olacaksınız.

Çin hakkında 5 şey;
1. Çin’i mutlaka gidin görün aklınızdaki “Kalitesiz Çin malı” fikri değişecektir. Mümkünse en az 10 gün ayırın.

2. Çin vizesi almak ve Çin’e giriş çıkış yapmak çok çok basit. En ufak küstahlık en ufak sorgulama yok.

3. Daha önce hiç tadına bakmadığınız köpek, yılan, kurbağa, kaplumbağa, çekirge değişik şeylerin tadabilirsiniz.

4. Çinliler misafirlerine saygı göstermek için dışarıda yedirmeye bayılırlar. İşvereyen mi dost mu olduğunuza aldırmadan yemeklerini sizinle paylaşırlar

5. Soğuk ülke olduğu için alkol ile araları çok iyi. Bizim rakıdan çok daha sert içkileri sulandırmadan ve buz koymadan içiyorlar. Hem zırt pırt “Gambeiiiii” diye fondip yapmaya bayılıyorlar, hem boşalan bardakları hemen dolduruyorlar.


Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World