30 Ekim 2015 Cuma

İspanya-Portekiz turu - 3.Bölüm Barselona

Yazının 2. bölümü için lütfen tıklayın

İspanya’daki özerk Katalanya bölgesinin başkenti Barselona, hayatın tadını çıkarma konusunda uzman bir nüfusa sahip. Bizler “Bugünün işini yarına bırakma” derken, onlar “Herşeyi yarına bırak” felsefesi ile yaşıyorlar. Amma vekalin yemek konusunda çok hassaslar. Geç kahvaltı ediyorlar, öğlen yemekleri en az 1 saat sürüyor, akşam yemekleri ise saat 22:00’den önce başlamıyor uzun bir ritüel halinde gece yarılarına kadar sürüyor.


30.06.2013 Pazar       Barcelona
Bu sabah hanımdan müsade alıp sabah kahvaltısına Ciutat Comtal’a gittim. Bizde eskiden beri adettir kaldığın otelde kahvaltı edilmez, gidilir yerel insanlar nerede kahvaltı ediyorsa orada yenir. Ama Özenç’in hamileliği ve bir de Ege’nin olmasından dolayı ufak tefek gevşemeler haliyle oluyor. Onlar otelde keyiflerine bakarken ben sırf kahvaltı için metroyla Plaça de Catalunya istasyonuna gidip geldim.


Menüde Flauta denen kısım kahvaltılar olarak geçiyormuş. Ama bizim bildiğimiz zeytin peynir domates gibi kahvatılık değil tabi. Genelde jambon ağırlıklı sanviçlerden oluşuyor. Ben daha klasik bir seçim yapıp İspanyol usulü Omlet (Spanish Omlet) sipariş ettim.


İspanyol usulü omlet bizim bildiğimiz omletin patatesle yapılanı. Yanında da mis gibi domatesli sarımsaklı ekmek gelince tam bir şenliğe dönüştü. Ekmeklerin üzerine bir tur daha zeytinyapı döküp bir dilim ekmekle sezonu açtım.


Ben de evde omlet yaparım ama bu omletin pişirilme şekli biraz değişik. Bizde genelde omlet ince olur, bir tarafı piştikten sonra üzerine malzemeler konur ve ortadan ikiye katlanır yarım daire şeklinde olur. İspanyol omleti ise nispeten küçük bir tavada küçük ama kalın hazırlanıyor. Bir tarafı biraz piştikten sonra ters çevrilip diğer tarafı pişiriliyor. Hal böyle olunca da içi daha sulu kalıyor. Aman et kurumasın, sulu kalsın diye senelerce ızgaracıya müdahale ettik, korkarım bu Barselona seyahatinden sonra omlet pişiren ustaya da karışacağız.


Son olarak bir şey daha! Aynı Roma seyahatinde anlattığım gibi masaya oturup garson ayağınıza getirirse menüdeki fiyatlar uygulanıyor, ama yok bara oturup aynı yemekleri barda yerseniz bir miktar indirim oluyor. İki gündür o kadar jamonu götürmeseydim kesin bu kruasanlardan da cila niyetine atardım ama temkinli davrandım. Fiatlar fena değil. Omlet 2.70€, Cortado  (kahve) 1.20€

Kahvaltıya müteakip otele dönüp Özenç’le Ege’yi aldım, şehir merkezinde yürüyerek akşama kadar dolandık. Önce sabahtan limana gidip Port Vell’de deniz kokusunu ciğerlerimize çektik.


Daha sonra yürüyerek Gotic Quater’da haritaya hiç bakmadan kendi başımıza kaybolurcasına dolandık. Saat 11:00’de yine Plaça Reial’e gidip yine Runner Bean Tours ile bu sefer Old City Tour turuna katıldık. Plaça del Pi, Baixada de Santa Eulalia, Jewish Quarter, Plaça Sant Jaume, The Cathedral cloister, Plaça Sant Felip Neri, Plaça Nova, Portal de Sant Iu, Roman Temple of Augustus, Plaça del Rei ve Church of Santa Maria del Mar gibi Barselona’nın ilk yerleşim birimlerindeki önemli tüm yerleri gezdik.


Açıkçası ben bu turu dün yaptığımız Gaudi eserleri turuna göre daha çok sevdim. Daha çok şehir merkezinde dolaşılıyor, daha çok yer görülüyor. Sanattan pek anlamadığımız için dünkü gezi bize göre sadece heybetli binalardan ibaretti.


Tur sonrası öğlen yemeği için önceden listemde olan Tapa Tapa’nın Passeig de Gracia şubesine gittik. Aynı dün gittiğimiz Catalana Cerveseria gibi benim arasıcak diye nitelendirdiğim tapasın 80 çeşidinin yapıldığı bir yer.


Masaya oturur oturmaz menü zaten önünüzde. Ne yemek istiyorsanız resimli olarak koymuşlar. Hem dil sorununu ortadan kaldırıyor, hem de karşınıza süpriz bir şey çıkmasının önüne geçiliyor. Yemeklerin yanına bir de numara koymuşlar, ohh mis gibi. Şefim getir ordan 14, 18, 20, 25, 26, 29, 56....


Ekmeğin üzerine sürülen kanepelere Montatidos deniyormuş. Çabuk doyarız diğerlerinin tadını alamayız diye söylemedik. Ama ağır abiler önce bunlarla başlarmış. Yavaştan doyduktan sonra gerçek tapaslara geçip keyfini çıkarta çıkarta yerlermiş.


Biz ağırlıklı olarak Tapes takıldık. Çeri domatesli taze mozarellalı salata, meşhur İberik jambonlu kroket, bir Katalan klasiği olan Patates braves, yine İberik jambonlu yumurtalı patates, kızartmış enginar ve alabalıklı patates sipariş ettik.


İsteyene deniz ürünleri de var. Dün akşam deniz ürünlerine doyduğum için bugünkü öğlen yemeğimizde tapasları sebze ve jambon ağırlıklı söyledik.

Yok menüden değil, ben vitrinden bakacam derseniz o yöntem burada da çalışıyor. En çok ahtapot bacaklarına bayıldım. Kalın kalın o bacaklara bir yumulacan!


Kısa sürede sıcak sıcak taze hazırlanan tapaslamız masaya geldi. Yanında da bir kadeh Sangria yuvarladık.


Truita de patates benim en çok sevdiğim lezzet oldu. İçinde alabalık ve patates olan bir omlet. Sabahki yediğim çok hoşuma gittiği için Özenç de yesin diye özellikle sipariş ettim. Eskiden patatesli omleti evde çok yapardık ama dışarıda restoranlarda kolay kolay bulunmuyor. Anca Löplöpçüler ekibi ile İğneada’ya gidince, bir gece evvel kalkan yardırdığımız Saadettin Abi’de 1 kalıp tereyağı, 1 kilo patates ve 24’lük paket yumurta ile doya doya yiyoruz. O da kırk yılın başında. Ayhan kardeşime ve Aşkın babaya buradan selam olsun.


Takipçilerim hatırlayacaktır kızartılmış enginarı Roma seyahatimizde de yemiştik. Ama İtalyada enginarı bütün halde kızartmışlardı burada parça parça geldi. Benim sebze ile aram pek iyi değildir ama kızartma olunca ucundan tadına baktım hiç fena değildi. Ama Özenç pek fazla paylaşmak istemedi.


Garsonun özellikle tavsiye ettiği Patates braves, bizim bildiğimiz patetesi kızartmışlar üzerine yoğurta benzer bir şekilde sarımsaklı mayonez ve acılı bir sos dökmüşler. Yaz aylarının vazgeçilmez yoğurtlu soslu kızartmanın ispanyol kızkardeşine rastlamak oldukça ilginç geldi. Üzerine de bir güzel erimiş tereyağı basacan! Ohh löplöp götür.


İberik jambonlu kroket ise tam patlatma çıktı. Kroket güzeldi ama bizim jambonları ara ki bulasın. Serçe parmağımın tırnağı kadar jambonlarla hazırlanan bir bulamacı, galeta ununa bulayıp kızartmışlar al sana tapas. Kötü diyemiyeceğim hepsini yedik bitirdik ama çok öyle aman aman bir olayı yok. Belki biraz daha ince yapsalar daha güzel olacak ama içi çok bir bulamaç geldi.


Tapa Tapa dün gittiğimiz tapasçının bır tık altında kaldı. Ona 10 üzerinde 7 vermiştim, buraya anca 6 verebilirim. Hakkını yemeyelim fiyatlar daha uygun bu sefer 35€ geldi ama ama göz yaşartıcı bir lezzet beklemeyin. Ucuz olsun bizim olsun derseniz dayanın kapısına.

Yemek sonrası Ege bey öğlen uykusuna dalınca biz de fırsattan istifade şehri yürüyerek gezdik. Olayımız her ne kadr yemek olsa da aynı şekilde gezmek ve müsadenizle özellikle “çocukla gezmek” konusuna biraz değinmek istiyorum. Şu resme lütfen çok dikkatli bakın. Kaldırımdaki rampa ne kadar az eğimli değil mi? Eminönü’nde Karaköy’de bir kaldırımdan yukarı bebek arabasıyla çıkmayı deneyin bakalım nasıl olacak. Standartlara göre rampaların açısı %6 olmalıymış, ama bizde en az %30! O da rampa varsa! Yoksa mecbur bebek arabasını kucaklayacan. Ayrıca Barselona’da araba yolunun dümdüz değil kaldırımlara doğru hafif bombeli geldiğini gördük. Yağmur yağarsa ortada su birikmesin, hızla kenarlara yağmur giderlerine aksın diye. Medeniyet dediğin böyle bir şey işte.


Akşamüstü yerel halka karışıp bu sefer otelin yakınlarından geçen 71 no’lu belediye otobüsüyle Port Olympic’e gittik. Burası bence akşam güneşini batırmak için çok doğru bir yer. Araba girişinin olmadığı geniş bir yolda bisiklete binenler, gitar çalarak para kazananlar, sevgilisiyle sahil turu yapanlar, akşam sefası yapanlar ne ararsan varr. Biz de fırsattan istifade Ege’yi arabasından indirip düşe kalka yürüme antremanı yaptırdık.


Limanın içinde buzlara gömülmüş deniz ürünlerini vitrinden seçip, hemen arkada mangalda pişirttirebileceiğiniz onlarca restoran var.


Restoranlardan birinin mangalı dikkatimi çekti. Balık veya etin pişme durumuna göre aleve yakınlaştıp uzaklaştırabileceğiniz bir düzenek kurmuşlar. Antep usulü patlıcan kebabı yapmak için birebir. Izgaraya ilk attığında aleve yakın pişirip sonra iki tarafını mühürledikten sonra alevden uzaklaştırıp bebeği dinlendiriyorsun. Detaylar için Steak yazıma bakınız!


Bu arada mallara bir baktım da hiç fena değil, kerevit, hamsi, karides, ıstakoz, büyük balık ne ararsan var.


“Ahtapot yok mu?” diyre sorduğumda, arkadaş yan vitrini gösterdi. Bebeğim benim şunların güzelliğine bak. Adamlar manken gibi dizmişler ahtapotları, baldır bacak ortada tabak gibi açılmış. Direk adamı tahrik ediyor. Sizinden içinizden şöyle orta göbekten HAAARTTT diye ısırmak gelmiyor mu?


Az ileride köpek balığı bile gördük ama satılık değilmiş, teşhir ürünüymüş. Egoş pek bir şey anlamadı ama, ileride öğrenecek ne olduğunu.


Barselona’da dikkatimi çekti balıktan çok deniz kabukluları var. Karides, kerevit ve ıstakoz nerdeyse çiflik levrek gibi her tezgahta boy gösteriyordu. Fiyatlar da öyle uçuk kaçık değil. Efendi gibi oturup yarım kilo kabuklu yiyip 1 kadeh de şarabını içersen çok uygun fiyata masadan kalkarsın.


Akşam yemeği için tesadüfen La Barca Del Salamanca’ya oturduk. Ortalamayı düşürüp bütçeyi düzeltmek için bu akşam 15.60€’luk set menü söyledik. Ama menü öyle 3 çeşit değil, tam 8 çeşit yemekten ve ayrıca limitsiz sofra şarabından oluşuyor. Tatlısı, likörü de ikrammış!


Önden domatesli sarımsaklı ekmek geldi. Yer mi lan Anadolu çocuğu? Önden karnını doyurup sonra, yok efendim kalamar kalmamış, yok karides bitmiş diye çamura yatacaklar. Pek bulaşmayalım dedik ama dayanamadık. Aslına bakarsan bu da İspanyol'ların bayat ekmekleri gazlama şekli ama herifçioğlu zeytinyağını, sarımsağı ve domatesi basınca iki lokmada gitti namussuz.


Ekmekle mide öz suyunu aldıktan hemen sonra bir kaç parça karides geldi. Kişi başı anca 3 tane. Doymalık değil tadımlık, en sevdiğimiz usül. Azar azar yiyip çok çeşit deneyeceksin. Soğuk olduğu için pek sarmadı ama lezzeti güzeldi. Saman gibi değil, diri diriydi.


Salata ortaya karışık, ama kimin yediği belli. Deniz ürünleri lokantasında salatanın üzerine konserve ton balığı koymaları da gözümüzden kaçmadı. Büyük ayıp, direk twitter’dan reklamını yapıp, madara etmelik.


Heh işte benim salatam da geldi. Jamon dedikleri jambonlar bizim pastırmaya çok benziyor. Zaten hazırlama prosedürü aynıymış. Bir tek bizdeki gibi sarımsaklı çemen sürülmüyor ama lezzeti artsın diye etler 6 ay ile 3 yıl arası kürleniyormuş. Avusturya’da İtalya’da Salami diye geçen sucuklara burada Guijuelitos, acılı olanlara da Salchichones deniyormuş. Sade olanı güzel de, acılısı biraz fazla acı geldi.


Kalamarlar bizim bildiğimiz bebek kalamar. Yunanistan'daki gibi bacakları ile birlikte bütün bütün kızartmışlar, ama çok kötü kızartmışlar. Efendi gibi una bulamadıkları için çok yağ çekmiş, mundar etmiş! Daha yemeğin bağında olduğumuz için karınlar aç, yoksa kesin geri gönderirim. Nerde o Rodos Sea Star Tavernada yediğim çıtır çıtır bebek kalamarlar. Onca ülke gezdim şu Yunanlılar gibi Kalamar yapana daha henüz rastlamadım.


Kalamarın, karidesin olduğu yerde midye olmazsa olmazdır. Fransa’da yediğim Moules formatında bir midye geldi ama biraz fazla soslanmıştı. Genelde ben deniz ürünlerinin çok fazla soslanması taraftarı değilim. Deniz ürünleri lokantalarında kullanılan kırmızı pul biber veya abartılı soslar açık ve net bir şekilde yazıyorum “DANDİK MALI KAKALAMA SANATIDIR”. 2 gün satılmayan balığı, baharatla sosla tereyağında kavurarak allarsın pullarsın, müşteri de tabağın dibini sıyırır. Kırmızı pul biber konmuş deniz ürünü asla yemiyoruz arkadaşlar.


Ana yemek niyetine bir paella bir de fideuada söyledik. Paella bildiğimiz deniz ürünlü pilav. İspanya’da hem Katalanların hem de Valensiyalıların sahiplendiği milli yemek. Genel olarak deniz ürünleri ile birlikte pişiyor, ama en önemlisi normal su değil karidesle hazırlanan et suyu kullanılıyor. Nasıl et suyu, tavuk suyu varsa adamların soğan havuç ve karidesle yaptıkları karides suyu varmış. Bu sayede de multi fantastik bir lezzete kavuşuyor.


Fideuada ise paellanın kızkardeşi. Pirinçten değil, tel şehriyeden yapılıyor. Buna pek midye ve sebze koymamışlar, genelde kalamar ve karidese yüklenmişler.


La Barca Del Salamanca’da porsiyonlar kallavi. Hem göze hem mideye hitap ediyor. “Bir eli yağda bir eli balda” sözünün Barselonadaki hali budur. Turuncu t-shirtümle birlikte keyfimi zirvesindeyim.


Allahın pilavı diyip geçmemek lazım. Garson abi masaya gelip kibarca servisimizi yapmak için izin istedi. İstanbul’un lüks balıkçılarında tuzda lagos ayıklarmışcasına işine önem gösterdi, çok takdir ettim.


Garsonların tek elleriyle iki kaşık kullanarak servis etme kabiliyetleri yok mu, hastasıyım. Kaşıkların biriyle pilavı alıyor, diğeri ile de sıyırıp tabağınıza koyuyor. Öyle işyeri yemekhanelerindeki gibi ŞLAPPPS diye tabağa boca etmedi. Estetik olarak çok etkilendim. Bu gibi ufak detayların müşteri üzerinde acayip pozitif etkisi oluyor.


Vee karşınızda paellamız tabağa servis edilmiş halde. Biraz tuzlu olmakla birlikte genel olarak beğendik. Zannımca bizdeki tuzot gibi kıvam arttırıcı koymuşlar, 4-5 kaşıktan sonra biraz ağır geldi. Ama sonra üzerine limon sıkıp devam ettik, biraz nötürlediği için nispeten daha güzel gitti. Kıvam arttırıcı toz veya hazır bülyon kullanmayın arkadaşlar. Neticede hepsi kimyasal şeyler. Al tavuğunu etini balığını, kaynatıp suyunu kullan ne var bunda yapamayacak?


Yemek sonrası ikram olarak iki çeşit tatlı varmış. Crema Catalana bizim krem karamelin Katalan versiyonu. Diğer tatlı ise limonlu revani gibi şey. Çooook hafiften şerbeti var ama şeker oranı çok düşük. Ama esas bomba yemekten sonra masaya konan likördü. Garson amcam şişeyi ve iki likör bardağını masaya koydu ve gitti. 2 tane içtin, 3 tane içtin diye hesap tutan yok, götür götürebildiğin kadar.


Crema Catalananın üzerinde şekerli bir tabaka var. bizdeki gibi tava veya tencerede dibi tutturularak değil, pürmüz ile üstten yakmışlar. Çok beğendik, ikinciyi istedik verdiler.

La Barca Del Salamanca sadece set menünün olduğu bir restoran değil, çok geniş bir menüsü var. Onlarca çeşit jambon, sucuk, deniz ürünü ile soğuk başlangıç yapabileceğiniz, isterseniz ıstakoz yardırıp, isterseniz de Galiçya usulü yarım kuzuyu gömebileceğiniz bir restoran. Istakozlu paelladan tutun, buz yatağında taze istiridyeye kadar her şey var.


Yemekler özen gösterilse biraz daha iyi olabilirdi ama genel olarak ilgi ve alaka o kadar güzeldi ki set menüden memnun kaldık. Hele fiyatının kişi başı 15.6€ olduğunu düşünürseniz yeme de yanında yat. Barselona turunda La Barca Del Salamanca tavsiye edeceğim bir lokanta.

Filler gibi yiyip, zebralar gibi içtiğim bu gecenin sonunda adım atacak bile halimiz kalmamıştı, tıpış tıpış otelimizin yolunu tuttuk, Barselona’daki son günümüz için erken yattık.




24 Ekim 2015 Cumartesi

İspanya-Portekiz turu - 2.Bölüm Barselona

Yazının 1. bölümü için lütfen tıklayın

Ilıman iklimi ve şehiriçi ulaşımın çok kolay olması sayesinde Barselona çocuklarla seyahat için ideal noktalardan biri. 5 gün kaldığımız şehirde bir kere bile Ege’nin arabasını kucaklayıp kaldırıma çıkartmadik veya merdiven indirmek zorunda kalmadık. Metro istasyonlarının bir çoğunda bulunan asansör ve kaldırımlardaki rampalar sayesinde tüm seyahatimiz boyunca pek bir rahat ettik.
 



29.06.2013 Cumartesi           Barcelona

Sabah kahvaltımızı mütevazi bir şekilde otelde yapıp şehir merkezine gittik. Dün tam anlamadığımız Mercat La Boquere’yi tok karnına bir kez daha gezdik. Sabah sabah insan evladı karidesleri ahtapotları görünce mutlu olur mu? Vallahi bizde böyle. Löplöpçüler grubunun daimi üyesi Aşkın Baba’dan kalma bir alışkanlık, nereye gidersek gidelim, sabah erken kalkılacak, balık haline gidilip durum kontrolü yapılacak!
 

Ben tabii etlere balıklara bakarken Özenç’in ilgi alanı daha çok sebzeler meyveler. Özellikle de organik olanlarda. Ablam ne güzel dizmiş domatesleri inci gibi.
  

Kahvaltıdan kalkıp pazara geldiğimiz için karnımız tok, ama Tayland seyahatlerimizden bildiğimiz çarkıfelek meyvasını (Passion Fruit) görünce dayanamadık bir paket aldık. İspanya’ya has bir yöresel lezzet değil, ama sevdiğimiz meyvalar arasındadır kendileri. Sizlere de tavsiye ederim.
 

Saat 11:00’de Plaça Reial’e gidip Runner Bean Tour fırmasının düzenlediği ücretsiz Gaudi WalkingTour’a katıldık. Bildiğiniz kokartlı rehber eşliğinde, hiç bir ücret ödemeden 2.5 saat boyunca gezip dolanıyorsunuz.
 

Runner Bean Tour’un olayı ilginç. Şahsa özel ücretli turlar da düzenleniyor, ama önceden rezervasyon yaparsanız ücretsiz turlara katılabiliyorsunuz. Bu vesile ile ünlü mimar Gaudi’nin eserlerini yakında inceleme fırsatına sahip olduk. Sanat kültürümüzü arttırdık.


Sadece gönlünüzden kopan bahşişi vererek Palau Güel, Casa Batlló, Casa Milà ve Sagrada Familia’yı profesyonel rehber eşliğinde görüp, detaylı bilgi edinebilirsiniz. Bizim rehber zehir gibiydi, senelerdir bu işi yaptığı için sağlam bilgisi var. Ağzındaki mikrofon ve kucağında taşıdığı hoparlör sayesinde, anlattığı şeyler tüm grup tarafından kolayca duyuluyordu.
 

Yavaş yavaş, doya doya yapılan bir tur olduğu için rahat ettik. Bizden başka bebekli turist yoktu ama tekerlekli sandalyede yaşlı bir amca vardı, o yüzden fazla koşturmaca olmadı.
 

Diğerleri neyse de Sagrada Familia Katedrali tam bir kabus gibiydi. Devasa büyük bir kilise, tepesinde 3-4 kule vinç, humalı bir çalışma var. Buna rağmen etrafı mahşer günü gibi kalabalık. Sıra bekleyenler, karaborsa biletçiler, sıcaktan bunalanlara su satanlar, ne ararsanız var. Bir bizim statlardaki köfteciler eksikti.
 

Biz içine girmedik dışardan bakıp detaylı bilgileri rehberimiz Jessica verdi. Ama kapısında öyle bir sıra var ki anlatamam. Kesinlikle önceden internetten biletinizi alıp öyle gidin yoksa en az 2 saat sıra beklersiniz. Zira burayı günde 5000 kişi ziyaret ediyormuş.

Turun sonunu beklemeden Jessica’ya bahşişini verip gruptan ayrıldık. 4 gün boyunca öğlen nerede akşam nerede yenir diye çalışıp gitmiştim. Bugünkü öğlen yemeği için istikamet Cerveceria Catalana. Barselona’nın en meşhur tapasçılarından biriymiş.
 

Rezervasyona filan gerek yok, boş bulduğunuz masaya oturuyorsunuz. İstersen menüden bir şeyler seçip söyleyebilirsiniz, isterseniz de vitrinden garsona şunu bunu istiyorum diye el yordamıyla işaret edebilirsiniz.
 

Ortaya karışık menüden 6-7 farklı şey söyledik, artık şansımıza ne gelirse. Aslında şu La Boquera’da gördüşüm bebe ahtapotlardan (Pulpito) istiyordum ama malesef burada yokmuş. Ortalama olarak fiyatlar 5-10€ civarında. Ama tabii bunların porsiyon yemek değil, atıştırmalık tapas olduğunu unutmayın.
 
Önden yengeçli pilav ile başladık. Yengeç ayıklanması biraz zahmetli bir kabuklu, ama emin olun deniz zürünleri arasında en güzel en lezzetli etlerden biri yengeç etidir. Bir yandan pilavından yiyip bir yandan kabuklu yengeçi ayıklamak biraz zor oldu ama, sonuç olarak fena değildi.
 

Ekmeği biz mi söyledik yoksa ikram olarak mı masaya geldi hatırlamıyorum ama çok güzeldi. Yoksa zaten direk arıza çıkartırdım. Söylemediğin şeyi masaya getiren, ikram gibi gösterilen ama faturaya işlenen herşeye karşıyım. Ekmek biraz ısıtıldıktan sonra üzerine rendelenmiş domates sürülmüş ve sonra da ortadan ikiye kesilmiş bir diş sarımsak gezdirilmiş. İtalyanların sarımsaklı ekmeği gibi bir şey, ama domatesli olanı. Çiğ domates yemememe rağmen bunu sevdim.
 

Mantarlı kuşkonmaz tahmin edersiniz benim değil Özenç’in tercihiydi. Ama çok da iyi etmiş söylemekle, yoksa sırf deniz ürünlerine kalacaktık. Arada sebze ile biraz mideyi nötürlemek lazım. Cılkı çıkana kadar pişirilmediği için hem mantarlar hem de kuşkonmaz diri diri kalmış.
 

Bir akivades, bir balık ve bir karidesten oluşan çöpşişin adı M. Rape y Gamba. Deniz ürünlerinden hoşlananlar mutlaka söylesinler. Aydın ortaklardaki çöpşiş ile alakası yok, değişik bir deneyim olacaktır. Bu arada akivades belirteyim midyenin amcasının oğlu, Ayvalık taraflarında severek yenir.
 

Bu çöpşişin adı ise Mixto Esparr Champin. Karidese sarılı jamon, iki adet mantar ve bir karidesten oluşuyor. Ne yalan söyliyeyim burada en çok hoşuma giden mantarlar oldu. Ne mantarıdır bilmiyorum ama yurt dışına gittiğim zaman mantarlı yemeklerden söylemeyi kendime bir alışkanlık haline getirdim. Zira bizde mantar kültürü sıfır. Lokantalada kullanılan bir çok mantar ya konserve ya da kültür mantarı. Hiç biri doğal ortamda yetişen dağ mantarı değil.
 

Jamonun arasına saklanmış karidesin güzelliğine bak. Bebeğim benim, gel abine!!
 


Dün tanışığımız dostumuz sülünez (navajas) artık İspanya gezimizin sonuna kadar daimi arkadaşımız oldu. Neticede olayımız yöresel lezzetler değil mi? Al sana yöreselin allahı. İstanbul’da 3 tane ızgara sülünez satan yer söyleyin, akşam gidelim beraber yiyelim içelim hesaplar benden.




Oldum olası pilavla arası çok iyi olan Özenç en çok yengeçli pilavı beğendi. Oğlanın karnını doyurdukan sonra, onun da yüzü gülmeye başladı. Zira Ege bu gezide yemek konusunda biraz arıza çıkarttı, ama 3. gün olayı çözdük. Eleman meğer lokantada değil, açık havada parkta yemeyi seviyormuş.



Benim ise favorim elbette sülünezler oldu. İçindeki eti maşallah en az 70 gram gelir. Şöyle bir ucundan ısırıp ağzına attın mı dolu dolu bir lezzet alıyorsunuz. İçindeki eti öyle badem kadar değil! Kabul ediyorum tipi ilginç, ama tadı mükemmel.

Öğlen yemeği olduğu için çok abartmadan bu kadar ile yetindik. Finalde ise ortaya bir tane tatlı söyledik. Flan de la Casa bildiğim krem karamelin İspanyol versiyonu. Olsa da olur olmasa da, zira bizim Türkiye’de yediğimizden pek bir farkı yoktu. Hatta annem daha güzelim yapar.


Genel olarak Catalana Cerveseria 10 üzerinden 7 alır. Eğer yakınlarında dolaşıyorsanız gidin yiyiyin, beğeneceksiniz. Lezzetler fena değil de fiyatlar çok öyle ucuz değil. Bu yediklerimiz için 45€ ödedik, neticede 2 kişilik bir öğlen yemeği için biraz pahalı. Ağzımızda da öyle aman aman lezzet patlamaları filan olmadı.
 
Yemekten sonra önce bir saat yürüyüş yapıp sonra metroyla Lesseps istasyonuna gittik ve Parc Güell’i gezdik. Yine Gaudi abinin meşhur eserlerinden biriymiş. Biletsiz gezilen yerler var, ayrıca bilet alınması gereken yerler de varmış. Biz tabii kısa vadede ücretsiz olan yerleri turladık. Ama en çok merdivenlerden inip çıkmaktan hoşlanan Ege sevdi burasını. Meşhur ejderin önünde fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedik.
 


Görkemli sarayları ve renkli sokaklarıyla konuklarını etkileyen Barselona’da sezon hiç bitmiyor. 12 ay turist akınına uğrayan bu şehri ne kadar tanıyorsunuz bilmiyorum ama her daim yoğun turist var. Özellikle turistik yerlerde kalabalığa ve sıra beklemeye hazır olun.
 
Dönüşte kapıdan taksiyle metro istasyonuna geri döndük. İlgimi çekti taksinin motoru hem benzinle hem de aküyle çalışıyordu. Belli bir hızın altında akü daha mantıklıymış. Çevreye zarar verdiği için akaryakıt kullanımı bu şekilde birazcık kısılıyor ve kontrol altına alınıyormuş. 5 sene sonra İstanbul’da da görürüz böyle taksileri inşallah.
 

Akşama doğru Barselona’nın tam piyasa mekanı olan Placa Comercial’e gidip akşam yemeği öncesi aperatif birşeyler içtik. Turuncu renki Aperol ile tanışmamız ilk kez burada oldu. Yemek konusunda ne kadar hassassam, içki konusunda tam tersine bir o kadar kazmayımdır. Rakı ve bira ile tüm seyahatleri idare edebilirim. Ama meğer İspanyol gençliği güneş batımında akşam yemeği öncesi Aperol içiyormuş. Biz de öğrenmiş olduk. (fotoğraf http://www.eater.com/2014/10/21/7020183/the-story-of-the-aperol-spritz-a-classic-italian-cocktail sitesinden arak)
 

Akşam yemeğinde güya La Paradeta’ya gidecektik ama önünde 70 kişilik kuyruk olduğu için Morelia diye bir restorana oturduk. Bir yandan Egeyle uğraşan Özenç bir yandan da 2 aylık hamile olduğu için çok fazla öyle koşkoşa ve açlığa gelemiyor.

Ravioli siparişimizi beklerken meyva suyunda hallice Sangria’mız teşrif etti. Sangria sıcak İspanyol gecelerinde gençlerin ferahlaması için kırmızı şarp ve çeşlitli meyvalardan yapılan serinletici bir içecek. İçine çok büyük bir ihtimalle meyva suyu da koydukları için gayet hafifti. Yağ gibi akıp gidiyor. Öyle bir kadeh iki kadeh değil, sürahi ile geliyor.
 

Raviolis Rellenos de Ricotta yani lor peynirli mantımız son derece başarılıydı. İspanyol mutfağı ile İtalyan mutağı zannımca birbirine çok benziyor. Her ne kadar garsonra bu italyan yemeği mi diye sorsam da bana inatla hayır bu ispanyol yemeği dediler.
 

Fiyatlar fena değil, koca sürahi sangria (10€) ile birlikte ravioliye (13.5€) toplam 25€ ödedik.

Özenç’le Ege’yi yemekten sonra otele bırakıp ben şehir merkezine geri döndüm. La Paradeta’nın kapısına geldiğimde saat 22:30’u gösteriyordu ve hala dükkanın önünde 20 kişilik sıra vardı. İçerisi saatlerdir full çektiği için rezervasyon kabul etmiyorlar! İlk gelen oturur, sona kalan dona kalır.
 

Mecburen kuyruğa girip sıranın gelmesini bekledim. Bir ara benden başka yabancı olmadığını anlayınca, arkamdakine tuvalete gidiyorum birazdan dönecem diye söyleyip, dükkana daldım. Zaten girişte deniz ürünlerinin fotoğraf faslı olacağı için, bari zaman kaybetmeyeyim diyip vitrine şöyle bir göz gezdirdim. Ve sonunda bebe ahtapotu (Pulpito) burada yakaladım!!
 


Ayrıca iki boy karides, çeşit çeşit kalamar, balık, kabuklu midyeler, yengeç ıstakoz ne ararsan vardı. Akşam olmuş saat neredeyse 11, isanların neden deli gibi sıra beklediğini vitrini görünce anladım.
 

Bizde midye dedin mi siyah midye vardır! Ya içine mardinli abiler baharatlı pilav doldurur midye dolma yapar, ya da çipşişe dizildikten sonra una bulanıp yağda kızartılır midye şiş olur. Burada ise midyenin 4 çeşidi vardı. Tallarina, Almeja, Beberecho....


Sıra size geldiğinde hangisinden ne kadar istiyorsanız hemen oracıkta tartıp üzerine etiket yapıştırıyorlar. Nasıl pişirilmesini istediğinizi söyleyip masanıza geçiyorsunuz.
 

Ben fotoğrafları çekerken bir yandan da kimler ne alıyor, hangisini nasıl pişirtiyorlar diye kulak kabarttım. Benim aklım diğer midyelerde ama her gelen bizim bildiğimiz siyah midyelerden söyledi.
 

5-10 dakika sonra sırada arkamda olan elemanı görünce sevindim, nihayet sıra bana gelmiş ve hemen siparişlerimi verdim. Önden buharda midye (Mejillones Al Vapor), üstüne bebeğin de bebeği kalamarlardan (chipirones), üstüne bebe ahtapot (Pulpito), tatlı niyetine de iki adet jumbo karides.

 Masaya oturduktan sonra ne içmek istediğimi sordular. Elbette şarap ağırlıklı olmak üzere geniş bir içecek menüsü vardı ama etrafıma baktım gençler bira içiyordu ben de bira söyledim. Aslında bu kadar güzel deniz ürünlerinin hakkını vermek için adam akıllı bir beyaz şarap açtırmak gerekirdi. Ama hem hava sıcak, hem bende şarap kültürü sıfır, bir de şaraba eşlik edecek kimse yok, biradan devam ettim.  

Masaya ilk midyeler geldi. Hırvatistan ve Karadağ’da yediğim Musulje na Buzaruyu anımsattı ama tencere içinde sulu değil, tabakta kuru kuruya geldi. Sadece buharda pişmiş sonra tabağa almışlar.

Midyelerin maşallahı var. Hepsini teker teker açıp resim çekmek için bir el atınca midyelerin ense traşını gördüm. Hiç biri cücük kadar değil, hepsi etli etliydi. Çok öyle sosa bulanmadığından dolayı misler gibi deniz ve midye kokusu geliyordu. Gündoğan’daki Midyeci Şehmus’un oğlu Yasin kardeşime şiddetle öneririm.
 

İkinci tabak ise Chipiron denen mikro kalamarcıklar. Özellikle çatal koyuyorum ki boyutlarını siz anlayın. Zaten bıçağa gerek yok, leblebi yer gibi löplöp atıyorsunuz. Biranın yanına pek güzel gitti.
 

Yahu böyle kalamar olur mu diyenler için kıtır hamurunu ayırdıktan sonra daha net bir resim koyuyorum. Eşek kalamarı, bebek kalamardan sonra bir de mikro kalamarla tanışmış oldukö kültürümüz arttı. Roma’da ki balık pazarında da görmüştüm bunu ama malesef bizde ve Yunan’da yok. Doğu akdenizi deviyor herhalde bunlar.


Midyeyle altlık, mikro kalamarla üstlük yaptıktan sonra artık ana yemeğe hazırız. İki gündür rüyamda sayıkladığım bebe ahtapotlar (Pulpito) ve yanına da iki adet karidesle birlikte finali yaptım.
 

Pulpito denen meret harbi harbi bizim bildiğimiz ahtapotun küçüğü. Izgaraya söyle bir göstermişler sonra tabağa koymuşlar. Bacakların bazıları hafif kızarmışken gövde kalamar gibi mosmordu. Aslında “mosmor” kelimesi negatif bir anlamda kullanılır ama ben burada pozitif anlamda kullanıyorum. Hiç kurutulmadan pişirilmiş, suyu kaçmamış, boku çıkmamış anlamında.

Türkiye’de biz alışmışız yemeği yeriz, güzel yerlerini sona saklarız. Deniz ürünleri lokantasında da genelde bu güzel parçalar karides olur. Aynı mantıkla midye, kalamarcık, ve ahtapotçukların üzerine karidesleri tatlı niyetine götürdüm. Hiç derin dondurucuya girmediği her halinden belli olan karidesleri tabağın dibindeki fesleğenli zeytinyağına sıyırttıraraktan mideye gömdüm.
 

Servis çok hızlı! Sipariş etmemle yemeklerin gelmesi 5-10 dakika ya sürdü ya da sürmedi. Ve inanırmısınız tüm bu yediklerim 2 birayla birlikte 17€ tuttu ki, lezzetten sonra fiyat/performans kriteriyle de La Paradeta benim Barselona’da en sevdiğim lokantalar arasında tartışmasız bir numaraya oturdu.

Aşırı şiddetle tavsiye edeceğim Le Paradeta’ya mutlaka gidin. Dikkat edin mekan pazartesi günleri kapalı. Öğlen yemeği için 13:00-16:00 akşam yemeği için de 20:00-23:00 saatleri arasında hizmet veriyor.
 

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World