16 Kasım 2015 Pazartesi

İspanya-Portekiz turu - 6.Bölüm Lizbon


Lizbon’da ilk günkü yorucu yürüyüşlerden sonra, ikinci gün yürüme faslını sabahtan kısa atıp, öğleden sonra şehrin adam ağlatan yokuşlarını eski tramvaylarla boydan boya dolaştık. Bu sefer Alfama ve Rossio mahallelerini gezip, öğlen gizli saklı şahane bir esnaf lokantası keşfettik. Akşam ise tüm tur boyunca yediğimiz en güzel yemek olan ıstakozlu pilav ile kendimizden geçtik. Son günümüzde ise bifana denen Portekiz sandviçi içi coştuk, nata yedikten sonra da mutluluktan halay çekmeye başladık.


03.07.2013 Çarşamba           Lizbon
Kahvaltı için güya sabah erken kalkıp güya Choupana Caffe’de (Av. Republica 25) kahvaltı ballı cevizli yoğurt, tost, çorba filan yiyecektim ama dün o kadar yorulmuşum ki yataktan kalkamadım. Ben gidemedim, ama siz bir deneyim bakalım.

Biz biraz geç kaldığımız için hızlıca otelde bir şeyler atıştırıp dışarı çıktık, Alfama ve Rossio mahallesini gezdik. Alfama sokaklarını Tarlabaşı’nın biraz eli yüzü düzgün haline benzettim. İlginçtir bu sokaklarda uzun yıllar yaşamış kişilerin portreleri evlerin duvarlarına asılmıştı. Bu gelenek Rusya ve Kazakistan’da da vardır. Yaşanmışıklarla dolu atmosferi soluyorsunuz.


Ara sokaklarda dolaşırken marketten bozma ufak bir cafe görebilir, sabah saat 10:00 olmasına rağmen yeşil şarap ile demlenmeye başlamış amcalar görebilirsiniz. Ama kesinlikle sarhoş değiller, bir beyefendi gibi gelip geçen turistleri selamlayıp, Lizbon’a hoş geldiniz diyen jilet gibi ütülü gömlek giymiş amcalar bunlar.


Bizim sadece İstiklal caddesinde gördüğümüz eski tramvayları, Lizbonda neredeyse her mahallede görmek mümkün. 7 tepeli şehirde özellikle yaşlılar için harika bir ulaşım aracı.


Sabah kahvaltısını biraz zayıf geçirdiğimiz için erkenden açıktık. Portekizli bir kızın yazdığı blogdan keşfettiğim Cervejaria Paco Real’ya (Rua Conceição 55/7) öğlen yemeği için girdik. Önceki yazımda bir takipçim uyardı Cervejaria birahane demekmiş. Ama bizdeki gibi sadece erkeklerin gittiği dumanaltı ayyaş birahanesi değil, bildiğimiz esnaf lokantasının bira ve şarap satılan hali diyelim.

Açık mutfağa sahip ufak bir esnaf lokantası. Harbi harbi “Pilav çeeek” diye garson bağırıyor içeride. Günün çorbasını sırf 1.35€ olduğu için sipariş ettik. Dün yediğimiz steak çok hoşumuza gittiği için burada da söyledik ama bu sefer sossuz hali. Ortaya da az pilav ve patates kızartması istedik.


Garsonumuz normal pilav mı yoksa Portekiz usulü mü olsun diye sorunca afalladık, ama hiç çaktırmadan ikisinden de getir dedik. Maksat tadına bakmak değil mi? Portekiz usulü olan biraz sulu geldi, içine fasulye ve üstüne de taze kişniş yaprağı koymuşlar. Biraz sulu olması çok hoşumuza gitti. Pilav üstü kuru değil de kuru fasulyenin içine bolca pilav atmışlar gibi. Sanırım dün akşam lokantada bize olta atan garsonun dediği “Bizim pilavımız İspanyollardan daha güzel” dediği bu olsa gerek.

Etimiz öksüz doyuran boyutlarında koca bir parça olarak geldi. Garnitür olarak patates kroketlerini ayrı bir tabağa koymuşlar. Mantığını anlamadım ama güzeldi. Yanlız şaraba dikkat eder misiniz? Bir kadeh sofra şarabı istedik, meyve suyu gibi tepeleme doldurmuşlar, hem de 0.80€. Ulen yarım litre su istedik o bile 1.1€’ydu.


Etin pişirilme şeklini çok beğendim. Fazla kalın olmadığı için iki tarafının birer dakika harlı ateşte pişirmişler. CIZ-BIZ o kadar. 2012 Amerika seyahatinden beri artık etlerimi orta pişmiş olarak yapıyorum. İçinde kan olmayacak ama pembe görünecek! Etin suyu lezzeti işte o zaman geliyor. Yoksa çok iyi pişişince (well done)  kösele gibi bir şey kemiriyorsunuz.


Normal pilav ve patatesin fotoğrafını çekene kadar biraz tırtıkladık kusura bakmayın. Pilavın bir numarası yok ama ben burada patateslere takıldım. Ülkemizde taze patatesi kesip de patates kızarması yapan lokantaların sayısı artık parmakla gösterilecek kadar az. Varsa yoksa donmuş patates. Arkadaş ben donmuş sebze yemek istemiyorum. Bu işin adabı patatesleri soyup suda bekletip nişastasını çözmek ve efendi gibi kızartmaktır. Yoksa derin dondurucudan çıkart, plastik poşetten fritöze boşalt bunlar çakal esnaf işleri, üşengeç şef işleri.


Üzerine birer de kahve patlattık mı demeyin keyfimize. İki kişi öğlen yemeğine hesap 17.55€’ye geldi ki artık gitgide ortalamayı düşürüyoruz. Allahtan önce Barsolana’ya gidip öğlen yemeğine 50€’lar bayılmışız, yoksa Lizbonu gördükten sonra hayatta vermem o parayı. Cervejaria Paco Real’i çok sevdik, özellikle o Portekiz pilavının başka çeşitlerinden tatmak için yarın tekrar gelmek üzere ayrıldık.


Kahve Özençi pek sarmadığı için yemek sonrası hemen yan taraftaki Nata’da bir tane daha kahve içti. Benim kahveyle aram olmadığı için ev yapımı limonata içtim. Koca sürahi limonatanın içinde bir dal taze nane koymuşlar çok lezzetliydi. Foto biraz dandik kusura bakmayın, ama limonata çok güzeldi sırf o yüzden bu paragrafı yazıyorum, gidip için mutlaka.


Yemeği yedik, kahveyi limonatayı içtik artık şehir turuna hazırız. Özellikle daracık sokaklarda ilerleyen eski tramvaylara binmek yapılması gereken bir Lizbon geleneği. Yokuşlu bir şehir olduğu için bugün yürümekten ziyade Praça Martim Moniz’den kalkan ve şehri boydan boya dolanan 28 nolu tramvayla gezdik.

Biz ring yapar sanıyorduk ama son durağa geldikten sonra herkes tramvaydan indi, 10 dakika sonra tekrar kalkınca tekrar bilet alıp geldiğimiz yolu geri döndük. Çocuklulara, yaşlılara ve yokuşlarda fazla yürümekten pek hoşlanmayanlara tavsiye ederim, 3€’ya bir saatlik şehir turu yapıp, keyifli zaman geçiriyorsunuz.


Tur sonrası Lizbonun en önemli turistik atraksiyonu olan Santa Justa asansörünün olduğu sokakları dolaştık. 40-50 metre çıkıp şehre bakmak için 5€ euro para istiyorlardı, elbette vermedik.


Dikkatimi çekti, sokakta dolaşan insanların elinde ekmek arası sandviç gibi bir şey vardı. Öyle böyle değil, çok sık gözüme çarptığı için çok merak ettim. Balık etinden 2 beden daha büyük bir ablayı durdurup yediği şeyin adını sordum Bifana’ymış. Hheryerde varmış ama daha önce hiç yemediysem öğlen vakti gidip Nova Pombalina’da yememi tavsiye etti. Teşekkür edip ertesi gün gitmek üzere notumu aldım, içimden de yiye yiye şişmişsin be ablacım artık “yeme diye” geçirdim.

Akşam yemeği için 1 hafta öncesinden Türkiye’den arayıp rezervasyon yaptırdığım Solar Dos Presuntos’a gittik. Kapısındaki akvaryumda yüzen ıstakozları görünce zaten zil çalan midemiz iyice alarm durumuna geçti.

Önceden çalışıp da geldiğim için siparişleri hemen verdim. Dün akşam zaten garson kafaya sokmuştu ıstakozlu pilav olayını, kafadan önce onu söyledik. Vitrinde gördüğüm dil balıkları pek taze görünüyordu, bir porsiyon da ızgara dil balığı sipariş ettik.


Masaya oturduğunuz anda ekmek, peynir filan göreceksiniz. Bunları ücretsiz ikram diye sazanlık edip atlamayın, dokunduğunuz anda hesaba yazıyorlar. İnsan aç karnına gelince eli mahkum bir parça ısırıp yiyorsun tabii.


Ana yemekler öncesi iki çeşit jamon ve peynirden oluşan Special Combination ve sürmelik peynir yedik. Bunları biz mi söyledik yoksa masada vardı da mı yedik hatırlamıyorum ama hepsi çok güzel olduğu için ses çıkartmadım.

Peynir ufak bir kase şeklinde geldi, garsonumuz masada karpuz keser gibi üstünü kesti altta maden göründü. İtalyan ve Fransızların çok güzel peynirleri olduğuna bizzat yerinde şahit olmuştum. Hele Lyon St.Etienne seyahatindeki iş yemeğinden sonra masaya gelen peynir tepsisi efsaneydi. Orada da buna benzer peynirler vardı. Sadede gelelim, Queijo de Azeitao peyniri koyun sütünden yapılırmış, fazla yıllandırılmazmış. Ekmeğin üzerine sürülerek yenirmiş


İkinci altlık Special Combination. Soldaki bizim bildiğimi jamon, pata negra cured ham diye geçiyor. Ortadaki İzmir tulumuna benziyor ama biraz sertçene, yağlı ve hafif tuzlu. Tam içkinin yanına mezelik! Sağdaki ise acılı sucuk, bu da paio cured pork diye geçiyor. Hepsi birbirinden muhteşemdi. Fakiri işi yapıp bu lüks lokantaya sırf ekmekle birlikte bunları yiyip şarap içmeye bile gelinebilir.


Tekrar ediyorum, normalde evimize böyle jambonlar sucuklar asla girmez. Bir kere aşırı yağlı olduğu için çok fazla sağlıklı olduğunu söyleyemeyeceğim. İkinci ve belki de daha önemli olanı işlenmiş et olduğu için illaki doğallığını yitirip vücuda zararlı bir hale geliyor. Ama işin kötü tarafı zaten hep lezzetli şeyler sağlıksız oluyor, sağlıklı şeyler de o kadar lezzetli olmuyor (haşlanmış brokoli, karnabahar, brüksel lahanası...).


Ana yemekler masaya aynı anda teşrif ettiler. Garsonumuz kibarca, balığımızı ayıklamayı teklif etti, kabul ettik. Dil balığını ızgara güzelce pişirmişler, yanına da 3-4 parça fırında pişmiş kabuklu patates koymuşlar. Sanırım Lizbon’da küçük patatesleri böyle kabuklu halde sunmak bir gelenek. Dün öğlen de sardalyalara ufak kabuklu patatesler eşlik etmişti.


İki dakikada dil balığını ayıklayan arkadaş daha sonra temizlenen etleri tekrar üst üste koyup balığı, masaya ilk geldiğindeki haline getirdi. Görüntü iştah açıcı ama şu arkadaki yeşil püre gibi şeyi pek idrak edemedik.


Tadına bakınca ıspanak püresi olduğunu anladık ama ilk defa gördüğümüz için pek bir itici geldi. Hani bebek de büyütüyoruz ya, tipini Ege'nin kakasına benzettik. Ama balık çok güzeldi. Harbiden çok güzeldi. İncecik balığı nasıl bu kadar güzel pişirmiş ustam anlatamam, helal olsun. Balık lezzetli, pişirende işinin ehli ise fazla söze gerek yok.

Benim ıstakozlu pilav ise yıllar önce babaannemin pilav yaptığı alüminyum tencerede geldi. Çok uzun zamandır böyle bir tencereyle karşılaşmamıştım.


Porsiyonlar da öyle ufak tefek değil. Eleman , iki kepçe koyup gitmedi! Koca tabağı tepelemesine doldurduktan sonra bile tencerede daha pilav arttı. Görüntüsüyle aklınızı başınızdan aldıktan sonra tadıyla da kendinizden geçiren bir tabak.


Efendim tanıştırayım. Zati muhterem Portekizin meşhur “Arroz de lagosta nacional” yani ulusal ıstakoz pilavı. Hert be kardeşim be! Bizde kuru fasulye ile birlikte anılan pilav, elin Portekizinde ıstakozla birlikte anılıyor, hem de yanına “ulusal” sıfatı yapıştırılıyor. Istakoz eti öyle az buz da değil ha, elini korkak alıştırmamışlar sağlam koymuşlar.

Özenç balıktan, ben de ıstakozlu pilavdan çoooook memnun kaldık. Birer kadeh beyaz şarapla birlikte gelen hesap şimdiye kadar gelen en yüksek hesap 93.90€, ama son kuruşuna kadar helal olsun. Bazen yeri gelir 10€’luk bir şey yersin, ama yediğin bir boka benzemez! O zaman diyorum ki “çok pahalı lokantaydı”. Ama yeri gelir 100€ veririm, lakin o lokantadan mutlu ayrılırım. İşte bu farkı ayırt edebilmek için biz löplöpçüler arasında lokantadaki yemeklerin fiyatları değil, fiyat/performans oranı çok önemlidir.


İşte bu yüzden, bu güne kadar ödediğimiz en yüksek hesap gelmesine rağmen Solar Dos Presuntos bu turdaki en güzel lokanta olma hakkını kazandı. Bu 40 yıllık lokantayı tüm takipçilerime aşırı şiddetle tavsiye ederim.

Yediğim yemekten, içerideki ortamdan o kadar zevk aldım ki, lokantadan çıkmadan önce mutfağa dalıp, Türkçe olarak “Elinize kolunuza sağlık ustalar” diye seslendim. Elemanlar yüz ifademden ne dediğimi adım çok iyi anladılar, onlar da bana Portekizde “Afiyet olsun koçum yarın yine bekleriz” gibilerinden cevap verdiler.


Hesap fazla şişmesin, uygun fiyatlı olsun derseniz, sadece ıstakozlu pilav sipariş edip, garsondan masada duran jambon, peynir ekmek gibi ıvız zıvırları toplamasını söyleyin, hem boşu boşuna masraf olmasın, hem de ıstakozun önünü tıkamasın.

Lizbon’da yemek sonrası A Ginjinha’ya (Praça Dom Pedro IV) gidip vişne likörü ve Eduardino içmek adettendir. Markalı başka likörler de var ama buranın esas olayı ustanın kendi yaptığı vişneli likör. Şişenin içinde harbi harbi vişne olduğu için kapağını tutarak ufak bardaklarda servis ediyor. Bardağı 1 €!


İki tane vişne likörü attıktan sonra üstüne cila olarak bir tane de Eduardino aldım. Nedense ben bunu daha çok sevdim. Aynı Almanların Jägermeister likörü (%35) gibi çeşitli taze baharatlardan yapılmış bir likör ama alkol oranı daha düşük (%25.5). Hal böyle olunca ikinciyi üçüncüyü yuvarlayıp ıstakozların sindirimine yardımcı oluyorsunuz.Hafif de tatlı olduğu için yemeklerden sonra tatlı ihtiyacınızı da karşılıyor.


Dükkanda ayaküstü atıştırabileceğiniz gibi şişeyle de alıp eşe dosta hediyelik götürebilirsiniz. Vişne likörü hoştu güzeldi ama benim gönlüm Eduardo’dan yana.


Lizbondaki ikinci ve son gecemizde yediğimiz yemekten ve içtiğimiz likörden zevkten dört köşe olmuş vaziyette otelimize geri döndük.


04.07.2013 Perşembe Lizbon-Porto
Normalde otel kahvaltılarını pek sevmem ama, bol yıldızlı otellerde kahvaltı bazen çok renkli olabiliyor. Bugün jambon, sucuk, sosis olayına biraz ara verip peynir ağırlıklı çalıştık.


Adını hatırlayamıyorum ama beyaz yumuşak bir peynir vardı, İtalyanların ricottasına benziyordu. Tuzsuz bir peynir olduğu için ekmeğin üzerine bu peynirden sürüp, üzerine reçel, üzerine ceviz koyup löpletmek, ağzının tadını bilen her vatandaşın denemesi gereken bir uygulama olmalıdır.


Aşağıda sağdaki yarım daire şeklinde kesilmiş olan beyaz peynir ise keçi sütünden yapılan sevdiğim bir peynir cinsidir. Maalesef bunun da adını hatırlamıyorum ama ilk defa 1999’da Hollanda’ya yaptığımız seyahatte tanışmıştık kendileriyle.


Poğaça ve kruasan her yıldızlı otelin kahvaltı büfesinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ama burada yöresel bir lezzet var ki, o da Pastel de Nata https://en.wikipedia.org/wiki/Pastel_de_nata. Bugün öğleden sonra Belem’deki Pastéis de Belem pastanesinde bunun alasını yiyeceğimiz için sadece tadına bakmak üzere birer tane aldık. Dışı milföy hamuru, içine muhallebi koymuşlar sonra da fırına pişirmişler. Dışı çıtır içi yumuşak, iç gıcıklayıcı güzellikte bir lezzet.


Hızlı bir kahvaltı sonra erkenden otelden çıkıp metroyla şehir merkezinin yolunu tuttuk. Bizde adettir, her gittiğimiz şehirde mümkünse sabahtan balık pazarına gidilir, piyasa araştırılması yapılır. Mercado da Ribeira da Lizbon’un balık pazarı. Şehrin deniz ürünleri ile ne kadar haşır neşir olduğuna burada tanık olabilirsiniz.

İlk gözümüze çarpan bıyıklı ve sigaralı Erzincalı abiler yerine kadınların tezgahın başında olmasıydı. Kalamar, ahtapot zaten leblebi gibi satılıyor. Esas ilgimi çeken yılan balığına benzeyen kayış gibi sağdaki balıklar oldu.


Fener balıklarının hepsini ters çevirmişler, karnını yarmışlar. Nedenini merak ettim sordum, ıskartaya çıkacak olan oranın ne kadar olduğunu müşteri görsün diyeymiş. Bilirsiniz fener balığının yarısından çoğu ıvır zıvır olur, sadece kuyruk tarafındaki eti yenir. Müşteri de daha sonra kazıklandım hissine düşmemesi için, işe yaramayan boku, iç organları, yumurtası kabak gibi ortada görünsün diye balığın karnını yararlarmış.


Leblebi demişken tabii karidesi unutmamak lazım. Sanırım Avrupanın en ucuz karidesi burada. Ama maalesef bir çoğu Afrikadan ithal olduğu için dondurulmuş. Prensip olarak kalamarı ahtapotu yumuşatmak için dondurulması gerekir hayhay, ama karides eti dondurulduktan sonra sertliğini kaybediyor, pörsüyor.


Allahın karidesi diyip geçmemek lazım, adamlarda onlarca çeşit karides varmış.


Balıklara biraz değinmek istiyorum. Bizde balık ya adet olarak, ya da kiloyla satılır. Büyük balığı parçalayıp dilim dilim satıldığına pek şahit olmadım. Bence sürümden kazanmak için çok mantıklı. Tazeliğinden emin olmak kaydıyla, büyük balığın bir parçasını alarak evde tek kişilik muhteşem bir ziyafet çekebilirsiniz.


Yassı uzun balıkların ismi Peixe Espada’ymış (peşpada diye okunuyor). Portekizce Peixe balık, Espada kılıç demekmiş, yani kılıç balığı. Ama Yunan Adalarında yediğimiz kılıç balığı ile alakası yok, ince uzun tipinden dolayı bu ismi vermişler herhalde.


Çupra temizleyen yaşlı bir teyze dikkatimi çekti. Normalde balığı ayıklamak için poposundan solungaçlara kadar kesip, içi temizlenir. Ama bu teyzem özene bezene nakış işler gibi çalıştığı için merak ettim, meğer aynı Selanik’te ki balıkçılar gibi balığın göğsünü komple kesmiyormuş.


Önce solungaçların olduğu yeri temizledi, sonra popo kısmına 3-4 cm çizip balığın bokunu temizledi. Balığı pişirirken suyu akıp gitmesin diye mümkün olduğunca az kesmek lazımmış. İçinin pişmesi için de normal ızgaraya nazaran biraz daha hafif ateşte ve daha uzun pişirmek lazımmış.


Mercado da Ribeira 130 yıllık balık pazarı, eğer deniz ürünlerinden hoşlanıyorsanız mutlaka ziyaret edin. İçeride bir tarih yatıyor geyiğine girmeyeceğim, ciddi balık var gidin gözünüz gönlünüz açılsın. Keşke böyle bir ortamda balığı alıp hemen orada yiyebilmek için ufak pişiriciler olsaydı. Samsun ve Trabzon’da bunun çok güzel örnekleri var.

Yavaştan mideler guruldamaya başlayınca Lizbon’un şehir merkezinden uzaklaşıp Praça da Comercio ’dan kalkan 714 no’lu otobüsle 25 dakika uzaklıktaki Belem’e gittik. Belem turtası yemek için Belem’e gitmek her Lizbon lezzet avcısının programında vardır, nitekim Pastéis de Belem önünde her daim 50 kişi sıra beklediği bir pastane. İçeride 10-12 çeşit ürün var ama esas olayı Lizbon’a özel bir tatlı olan “Pasteis de nata” (kremayla doldurulmuş minik tart).


Deli gibi sıra olmasına hiç aldırış etmeden direk içeri girin, dışarıdan ufak bir yer gibi görünse de toplam 400 oturma kapasiteli 3-4 salondan oluşuyor. İllaki masadan kalkmaya hazırlanan birilerini göreceksiniz. Üç tane Pastel de nata, bir tane de girişte yaşlı amcanın 10 tane paket yapıp götürdüğü Tijelada sipariş ettik.

Sabah otelde bir lokmada biten Pastel de nataya göre çok daha büyük bunlar. Üzerleri fırında sütlaç gibi iyice kızarmış. Milföy hamurdan kase yapıp, üstüne muhallebi koyup vermişler fırına, sonra da olmuş sana börek yatağında fırında muhallebi. Pahalı da değil,turtanın tanesi 1.05€.


Masalarda tarçın ve pudra şekeri bulunuyor. Usulen denemek için birinin üzerine serpiştirdim ama bence tartın kendi gerçek lezzetini değiştiriyor. Şekere zaten gerek yok, tarçın severseniz deneyin, ama ben size sadesini tavsiye ederim.

Dış hamuru çıtır çıtır incecik, hafiften yağlı olduğu için hem güzel kokuyor hem de güzel görünüyor. Isırınca ağzınızın içinde şiddetli lezzet patlamaları oluyor. Kıtır hamur dişlerinizin arasında ezilirken bir anda muhallebisi lezzet şelalesi gibi dilinize damağınıza boca oluyor. Normal bir insanın bunu beğenmemesi imkansız, yoksa bir doktora görünün derim.


Tijelada ise biraz daha farklı, ilginç bir hamuru var. Çok fazla tatlı olmadığı için tam çayla birlikte kahvaltıda götürmelik. Natadan sonra tijelada da yiyince bütün hücrelerimiz mutluluk doldu.


Fiyatlar gayet ucuz, beş tane Nata yiyip bir tane de kahve içsen 10€ tutmaz. Lizbon’un olmazsa olmazı. Dışarıda bekleyenleri görünce pes edip gitmek yok. İçeri girince dışarıda bekleyen onlarca kişin 5 misli insanı içeride kahve içip turta yediğini göreceksiniz şaşırmayın. Zira burası 178 senelik bir pastane!


Belem’den sadece turta yiyip geri dönmek olmaz, yediklerinizi yakmanız lazım. Vasco de Gama'nın da lahtinin bulunduğu The Jerónimos Monastery, Museu de Marinha ve Torre Belem denizcilik tarihine tanıklık etmek için görülmesi gereken önemli duraklardan birkaçı. En az yarım günü ayırmak lazım buraya.

Şehir merkezine döndükten sonra bifana yemek için dünkü balık etli ablanın tavsiye ettiği Nova Pombalina’ya (Ruo Comércio 2) gittik. Nasıl bizim çeşmenin Kumru’su meşhur ise Portekizin de Bifana’sı meşhurmuş!


Pek nedir bu bifana? Fırında saatlerce pişen domuz etinden ince ince dilimler kesilerek hazırlanan bir tür sandviç. Bizim İzmirdeki kelle söğüşün Portekiz versiyonu.


Bir sandviçi güzel yapan en önemli unsur ekmektir. Bir kere ekmek kuru olmayacak, ya taze olacak ya da iç yüzeyler iyice ısıtılıp, çıtır bir yüzey oluşturulacak. Burada birinci alternatif konuşuyor. Ekmek yumuşacıktı, hiç ısıtmaya gerek yoktu, sanki 10 dakika önce fırından gelmiş gibi bir hali vardı.


Domuz eti bilirsiniz yağlıdır, bizim kuzu eti gibi yumuşacık olur. Saatlerce piştiği için pamuk gibi olmuştu. Tuzu baharatı yok denecek kadar az. Günün çorbası (havuç çorbası), taze sıkılmış portakal suyu, bifana ve biraya toplam 13.5€ hesap geldi. Sandviç sevenlerin Lizbon’da kesinlikle uğraması gereken bir yer. Gidin, tadın, sonra da beni anın.Yazarken bile ağzım sulandı..tabii domuz etiyle ilgili bir sıkıntınız yoksa.


Sardalyası ile ünlü şehirden sardalya almamak olmaz. Gelibolu’da nasıl yılların AlaedinKonserve’sinde “kızlı sardalya” varsa varsa, Lizbon’un da Tricana’sı varmış. Sade, acılı, zeytinli, domatesli, sarımsaklı gibi onlarca alternatif var. Tabii ki klasik olanını yani sade olanından 5 paket alıp otelimize döndük. Tanesi 2.25 €


Konserve ahtapot, kalamar filan da varmış ama hiç fantaziye gerek yok! Adamlar sardalya üzerine uzmanlaşmış 100 küsür yıldır sardalya konservesi yapıyorlar. Bir tek 2011 İspanya seyahatinden bildiğim konserve midye aldım, tam beklediğim gibi çok güzeldi.


Dolu dolu 2 günlük Lizbon turundan sonra, kiralık aracımızı alıp Porto’ya doğru yola çıktık. Bilindik bir firma değil ama, 3 günlük Opel Corsaya 194 TL verdiğimi düşünürseniz gayet güzel fiyat.






9 Kasım 2015 Pazartesi

İspanya-Portekiz turu - 5.Bölüm Lizbon


Portekiz'in başkenti Lizbon, civarındaki mükemmel plajları ile batı avrupanın en keşfedilesi bölgelerinden biri. Avrupanın bir ucunda olmasından dolayı çok fazla turistik olmadığı için fiyatlar da ona göre hayli düşük. Hatta Avrupanın en ucuz başkentlerinden biri diyebilirim. Deniz kenarında olmasından dolayı mutfak kültürü elbette deniz ürünleri ağırlıklı. Biz de görevimizi yerine getirdik ve layıkıyla Lizbon mutfağının hakkını verdik. Haydi buyrun sardalya ve ıstakoza doyduğumuz Lizbon seyahatine.


02.07.2013 Salı           Barselona-Lizbon
Sabah otelde yediğimiz kahvaltıya müteakip, Plaça Catalonia’dan kalkan Aerobüs (A1) ile havalimanına (T1) gittik. Gelirken gidiş dönüş bilet aldığımız için bu sefer Aerobüsde para vermedik. Size de tavsiye dönüş tarihiniz belli ise baştan gidiş dönüş bilet alın.

Barselona-Lizbon uçuşunu 183 TL’lik gidiş dönüş promosyon bilet yakaladığımız için Portekiz Havayolları ile aptık. Bu kadar ucuz fiyat olunca insan biraz kıllanıyor ama Star Alliance’a bağlı bildiğin milli havayolu neticede.


Barselona havalimanında valizleri verip güvenlikten geçerken bebekli yolcular için ayrı bir güvenlik kapısı olduğunu gördük. Burada hem sıra daha azdı, hem de eşyaları çıkartıp güvenlik bantına koyarken, bebeği koyabileceğiniz puset ve park yatağı bulunuyor.


Bu resmi özellikle koyuyorum ki, “vay bizim çocuğumuz var, vay efendim tatile çıkmak zor olur” gibi gereksiz yere bebek olduktan sonra kendinizi eve tıkmayın. Yabancı kadınları kendi gözümle gördüm, tek başına 2 bebekle seyahat ediyordu. Özellikle medeni ülkelerde bebekli gezginler için her şey düşünülüyor.

Uçağa binmeden hemen önce bekleme salonunda “Semih Diken” diye anons duyunca hoplaya zıplaya bankonun önüne gittim. Tam da tahmin ettiğim gibi uçaktaki yoğunluktan dolayı upgrade olmuşuz, ailecek business class’a terfi etmişler. I love you TAP Portugal


Her ne kadar uluslararası uçuş olsa da kıçı kırık Portekiz Havayollarının 1 saatlik uçuşta verdiği servis budur. 1 adet çilek, 3 parça ananas, iki dilim kavun, yanında da bir kap dondurma. Sıcak yemek nerde? Yok! THY’nin gözünü seveyim, yurt dışı uçuşlarda mutlaka sıcak yemek verir, hatta tavuk mu olsun et mi diye alternatif bile sunar. Ama gelin görün ki THY’de de 183 TL’ya uluslararası uçuşu zor bulursun!


Lizbon Barselona’ya göre çok daha ucuz bir şehir. Havalimanında metro ile 1.9€’ya şehir merkezine gitme şansı da var, ama bizde bebek olduğu için taksi ile 10€’ya anlaştık. Aklınızda olsun havalimanlarında valizi aldıktan sonra, gidiş katına çıkıp oradan taksiye binin. Zaten limana müşteriyi getirmiş olan taksi, boş dönmemek için her zaman pazarlığa açıktır.

Lizbon’da da Accor Hotel gurubuna bağlı 4* Novotel Lisboa’da kaldık. Aslında daha ucuza Ibis Hotel’de de kalabilirdik ama benim bütçem belli, geceliği 41€’dan promosyonu yakalayınca 2 gece çaktım gitti.

Kısa bir otele yerleşme faslından sonra metroyla şehir merkezine Praça de Espanha’ya gittik. Lizbon’da 3 gün kalacağımız için Viva Viagem Card alıp (0.5€) içine 10 € yüklettik. Buraya kadar hoş güzel ama, platforma inmek için asansör veya yürüyen merdiven yok yok. Barselona’da hiç yapmadığımız bir işi yapıp, bebek arabasını kucaklamak zorunda kaldık. Buradan Lizbon belediyesine en münasip bir şekilde sevgilerimizi iletiyoruz!!


Lizbon metrosu Barselona’daki gibi temiz ve yeni değil. Biraz daha külüstür görünümlü ama iş görüyor. Metroyla Restaurades istasyonuna gelince, kendi başımıza yarım günlük Barrio Alto turu yaptık. Bu bölge dik yokuşları ve finükülerleri ile ünlü, Glória Finüküler de en bilineniymiş.


Gerçek Lisbon yaşantısını, sokaklarını ve insanlarını görmek istiyorsanız buralarda yürüyerek gezmelisiniz. Yanlız Barrio Alto civarında dolaşırken bebek arabası ile biraz zorlanacaksınız ama ara sokaklar gerçekten keşfetmeye değer. Barro Altoyu bizim Balat sokaklarına benzettim.


Karmakarışık binaların arasında dolanırken bir anda karşımıza aile işletmesi görünümlü Petiscosno Bairro isimli bir cafe çıkınca tereddütsüz daldık içeri. Eski usul tabureleri rengarenk boyamışlar, tertemiz örtülerle masaları hazırlamışlar. Ortam bizim çok hoşumuza gitti. Bizden başka sadece 1 masa vardı ama yine de kendimizi huzurlu bir ortama gelmiş gibi hissediyorduk.


Mutfaktan yayılan mis gibi yemek kokusu lokantayı sarmıştı, sorduk sardalyaymış. Meğer Çanakkale’de olduğu gibi Lizbon’da da sardalyanın tam mevsimiymiş. Bir porsiyon ızgara sardalya ve Portekizin milli balığı olan kızarmış bacalhau (morina balığı) sipariş ettik.

Balıklar gelene kadar her akdeniz ülkesinde yaptığımız gibi zeytinyağına ekmek bandık. Burada yediğimiz ekmek sanırım tüm İspanya ve Portekiz seyahatinde yediğimiz en iyi ekmekti. Ekşi mayadan yapılmış ve tam tahmin ettiğim gibi hamuru lokantada kendileri yapıyorlarmış.


Sardalyalar bizim alışık olduğumuz boyutlara göre daha büyük geldi. Artık neredeyse tirsi olmuş bunlar. Sardalyanın en güzeli Çanakkale Gelibolu civarında çıkanıdır, ağustos eylül aylarında dadından yinmez. Sardalyanın amcası diyebileceğimiz tirsi ise daha çok İzmir Çeşme taraflarında çıkar. Fena değildir büyüktür ama, bunun neticesinde çok kılçıklı olur.


Bizim morina balıkları (Bacalhau) ise ise mücver formatında geldi. Yanına bir parça limon koymuşlar o kadar, gereksiz süsleme sanatı yok. Bu arada morina balığını hayatımda ilk defa deneyeceğim. Portekizde 12 ay boyunca heryerde bulabileceğiniz bir balıkmış. Tabiri caizse Portekizliler bu balığa tapıyorlar, bacalhau ile yatıp bacalhau ile kalkıyorlar.


Bir çok insan sardalyayı yağlı olduğu için pek sevmez ama benim en sevdiğim balıklardan biridir. 2008-2011 yıllarında İstanbul’a ilk geldiğimde bahçeli bir evde otururken, ağustos eylül aylarında 3 kilo sardalya alıp, orta kılçığı ayırarak göğüs göğüse yapıştır, her hafta mangal yakardım. Gelibolu’da ise değil kılçığını, balığının bokunu bile temizlemeden (Boklu sardalya) olduğu gibi mangala attıklarına şahit oldum. Bu şekilde pişirirken balığın tüm suyu ve lezzeti içinde kalırmış.


Lizbon’da da sardalyanın esas pişirme usulü aynen böyleymiş. Hiç bir şeyi temizlemeden ızgaraya atılırmış. Masaya servis edildikten sonra pulları ile birlikte derisini sıyırıp, alttaki ete ulaşınca mızıka gibi boydan boya sardalyayı löpletip, etini yiyorsunuz. Aman bokuna bulaşmak yok!! Zaten acı bir tat gelince anlıyorsunuz yanlış bölgelerde olduğunuzu. Saldalyanın eti çok lezzetliydi. Tam kararında pişirmiş ablam! Biraz muhabbet ettiğim, sardalyanın özellikle Portekizli esnaf için ayrı bir yeri varmış. Çünkü tarih boyu denizcilikle uğraşan fakir Portekizli nüfus, denizden çıkan kaliteli balıkları satarken, kendi hep sardalyaya talim edermiş. O küçücük kafede yediğim sardalyanın beynimde yarattığı lezzet dalgalanmaları halen aklımdan gitmiyor.


Bacalhau ise tuzlanarak kurutulan bir balık olduğu için taze taze pek tüketilmiyormuş. Kızartma olunca tabi gayet güzel gitti. Meraklısı çokmuş ama sardalyanın yanında bence sönük kaldı. Ama kesinlikle ikinci şansı vermek lazım.

Tatlı niyetine bugün menüde ne olsa beğenirsiniz? Sütlaç!! Üst katmanındaki pütürlüklerden dolayı dünden beri buzdolabında süründüğü belli oluyordu ama, özellikle yağlı sardalyanın üzerine tatlı yemek şart. Genel olarak tatlıdan uzak duruyoruz o yüzden sütlacı üçümüz paylaştık. Üçümüz diyorum artık Ege’de bizim yemeklere musallat olmaya başladı. Sardalyaya pek bulaşmadı ama sütlaç hoşuna gitti.


İki kadının işlettiği ufak bir cafe olan Petiscos no Bairro’yu tavsiye ederim, iki porsiyon balık, bira, meyva suyu ve tatlıya 25.5€ hesap ödedik. Şimdiye kadar bu tatilde ki en ucuz öğlen yemeği.


Yemek sonraki kaldığımız yerden devam edip önce Santa Catarina kilisesine yürüdük, sonra Bica finükülere bindik. Bu kadar karmaşık mahallenin içinde bir anda deniz manzarasını görünce insan mutlu oluyor. Yıllardan beri deniz kenarında yaşadığımız için deniz manzarası ve deniz kokusu olan yerleri daha çok seviyoruz.


Yemek sonrası genelde öğlen uykusuna yatan Ege, bir türlü dalamadığı için, geniş bir bahçesi olan Pharmacia’ya (Rua Marechal Saldanha 1) oturup birer kokteyl içtik, Ege de çimenlerde koşturdu. Mekan aslında çok eski bir ezcaneymiş, o yüzden içki isimleri de ilaç ismi gibi yazmışlar. Ben Omeprazol sipariş ettim, Özenç de ev yapımı limonata istedi.


Çocuk olmadan önce gün içerisinde onlarda noktaya gider, koştur koştur seyahat ederdik. 3 gün içinde 8 lokantaya girer, koca şehri yürüyerek bitirebilirdik. Ama çocuk olunca artık biraz bizim de tatil konseptimizde biraz değişiklikler oldu. Yeni yerler görmek hoş güzel ama huzurlu bir ortamda durup dinlenmek 2012’den beri artık her seyahatimizde olmazsa olmazı.


Limonta çok güzeldi, ikinciyi bile aldık. Böylesine güzel bahçeli bir mekanda 2€’ya ev yapımı limonata bulmuşuz kaçırır mıyız? Kokteylde bir numara yok, zaten hayatım boyunca toplasan ya 3 ya da 4 kez kokteyl içmişimdir.


Barselonadan sonra Lizbon’da yürüyerek dolaşmayı açıkçası pek sevmedik. Nereye gidersek gidelim yokuş var. Tamam manzara güzel, ama hem yokuşun çok dik olması hem de zemine taş döşemelerinden dolayı bebek arabası ile çok zorlandık.


Yokuşların biri başlıyor biri bitiyor. Ama güzel manzaralar bunlar.


Ha bebek olmasaydı yürür çıkarmıydık buraları orası da meçhul ya neyse. En azından Lizbonun ara sokaklarını da gezmedik demeyiz.


Barrio Alto turunun hakkı 3-4 saat sürüyormuş, biz engebeli bu turu hatta bir de Baixa – Chiado turu ile birleştirip 2.5 saatte bitirip deniz kenarına dümdüz olan Rua Agusta ve paralel sokaklarında dolaştık. Araç girmeyen caddelerde gezinirken güneşin battığı saatlerde Dom Pedro IV Meydanına bakan Cafe Nicola’da akşam yemeği öncesi inceden demlendik.

Portekiz diyince insanın aklına yüksek alkollü kırmızı Porto şarabı gelir ama, o tüm Portekiz’de değil sadece Porto’da geçerliymiş. Başkent Lizbon’da kırmızı, beyaz, pembe ve yeşil şarap içiliyormuş. Kadehi 3.5€, manzarası da cabası. “Yeşil şarap da ne ola ki?” diyip Vinho Verde sipariş ettik.


Onun da 4-5 çeşidi varmış hangisinden istersek kadeh olarak sipariş edebiliyormuşuz. Gerçi biz ilk defa yeşil şarap içeceğimiz için seçim yapmakta zorlandık ve garsona en kolayından “Yan masadaki 50’lik tonton teyzeler ne içiyorsa ondan getir” diye tembih ettim. Sonra da merak edip içeri bara girip hangi şişeden koyduğuna baktım. Quinta Aveleda’ymış.


Hafif tatlı, hafif ekşi bol bol meyva kokusu gelen bir şarap. Deniz ürünleriyle birlikte iyi gidermiş, ama özellikle gün batımında yemek öncesi demlenmek isteyenlerin tercihiymiş. Yıllardır burada çalışan garsonumuzun dediğine göre Lizbonlular 3-4 kadeh yeşil şarap içtikten sonra, yemek faslına geçerlermiş, onda da kırmızı şarap ile devam ederlermiş. Hal böyle olunca biz de gaza geldik 2. ve 3.kadehleri yuvarladık. Yanlız her nedense şarabımızı şarap kadehinde değil, şampanya kadehinde servis ettiler.


Akşam yemeği için güya Cervejaria Ramiro’da sarımsaklı karides ve tencerede midye yiyecektik ama önünde 80 kişilik kuyruğu görünce vazgeçtik.. Zaten taksici buranın aşırı turistik olduğunu ve yerellerin pek gitmediğini söyleyince onun tavsiyesiyle içeride bir tane bile turist görmediğimiz Cervejaria Portugalia’ya (Almirante Reis) gittik. (Bu arada Ramiro’da içinde Türkçe menü bile varmış)

“Cervejaria” lüks restaurant değil de İtalyadaki “Enoteca”, Hırvatistandaki “Konoba” Yunanistan’daki “Taverna” tarzında beyaz masa örtüsü olmayan, uygun fiyata yemek yiyebileceğiniz, yan masalarla samimi bir yemek yiyeceğiniz, “az çorba” isteyebileceğiniz, “eti bol olsun” diyebileceğiniz lokanta anlamına geliyor.


Mekanda dünya kadar deniz ürünü ve ayrıca bir kaç çeşit steak var. Esas spesiyalleri menünün ilk sayfasında yer alıyor, elbette fırında pişmiş patatesli morina balığı en tepede. Ana yemek olarak bir morina balığı ayrıca bir tane de Striploin steak söyledik. Steakler 3 farklı sos ile servis ediliyormuş, ben genelde steak ile pek sos sevmem ama, tercih etmek zorunda kalınca restoranın kendi “Portugalia Sauce” seçtik.

Ana yemekler gelene kadar altlık olarak kırmızı şaraba eşlik etmesi için ahtapot salatası, karides ve percebe –kendisi en sevdiğim hüpletmeliklerdendir– söyledik. Özenç yine portakal suyu ile idare ettiği için bana 35’lik şişe bana yetti.


Ahtapot salatası tam benim istediğim gibi domates, salatalık, konserve mantar gibi saçma sapan sebzelerle karıştırılıp, şişirmemişlerdi. Ve ayrıca en önemlisi, ahtapotun bacaklarındaki vantuzları cillop gibi temizlenip kedi pipisi gibi dımdızlak bırakılmamıştı. Aynı Yunanistan’ın Kos adasındaki Mihailis ustanın yaptığı gibi mor derisi ayıklanmış, ama vantuzlarına dokunmamışlardı.


Yemek sonrası sordum, reçete Yunanla aynı! Ahtapotu boyutlarına göre 45 dakika - 1 saat haşlayıp, suyunda soğumasını bekle, süzdükten sonra küçük parçalara ayırıp sirke, zeytinyağı soğan ve sarımsak ekleyip üzerini streç filmle kapat, 2 gün buzdolabında beklet, bitti gitti. Haşlama suyuna Hırvatistan’da yarım portakal, Yunanistan’da ise soğan koyduklarını duymuştum. Portekizli Jose ustam “Onlar ahtapotu pişirirken mutfak kokmasın diye konur, bizde ise mutfağın kokması makbuldür” dedi!


Ahtapot ile hafiften kıvama gelince ikinci altlığımız dilber dudağı rengindeki karides ve çirkin sevgilisi percebe ile devam ettik. Karidesler hafif limonlu suda haşlanmış, soğuk soğuk servis edilmişti. Barselona’da da aynen bu şekilde gelmişti, ilk başta alışık olmadığın için beğenmiyorsun ama sonra bir bakıyorsun 2 dakikada bitiyor. Karides konusunda benim kriterim, malın derin dondurucuya girmemiş olmasıdır. Zira derin dondurucuya giren karides eti çözüldükten sonra pörsüyor, tazesi ise kütür kütür oluyor.


Percebe ise bizim denizlerde yetişmeyen, hatta akdenizde bile olmadığı için Yunanistan, İtalya ve Hırvatistan’da bile hiç görmediğim bir tür deniz kabuklusu. Tabakta yukarıda duran parça percebenin masaya gelen normal hali. Sağ ucunda tırnak gibi sert bir kabuk var, ortasında kadife gibi derisi, sol tarafında ise hayvanın kayaya tutunduğu vantuz gibi yumuşak organı var.


Alttaki ise patlatılmış teknik resim gibi parçalara ayrılmış hali. Kadife deri bölgesi ile beyaz kabuk bölgesini tutup hafif burarak çekince kabuklu tarafla birlikte derinin içinden eti çıkıyor. İşte bu ortadaki et yeniyor, sağdaki beyaz kabukla soldaki kadife deri yenmiyor.


Tadı nasıl sorarsanız, anlatılmaz yaşanır cinsten. Bizim bildiğimiz siyah midyeden ziyade vongole denilen kum midyesine benziyor. Eti sert ve daha yoğun bir aroması var. Sosa limona bandırılmadan löplöp yeniyor. Herkesin beğeneceği bir lezzet değil, ama yöresel lezzetlere gereken hürmeti göstermekte fayda var. Dene, beğenmezsen yemezsin. Mutluluktan gözümden yaş gelecek kadar olmasa da, ben beğendim.


Karideslerin kabukları, percebenin derileri derken epey bir atık çıkıyor. Yani demem odur ki koca bir tabak yemişler üstüne de ana yemek yemişler diye abartmayın. Her ikisinin de yenen kısmı toplam miktarlarına göre %30 civarında diyebilirim. Adı üstünde “Altlık”


Portekizin meşhur morina balığı (Bacalhau) ıspanak yatağında ve kabuklu patatesle birlikle fırında pişmiş. Löp beyaz etli büyük bir balıktan tekerlek dilim kesmişler. İşin komik tarafı morina balığı Portekiz’de avlanan bir balık değilmiş, kuzey denizlerinden ithal geliyormuş ama ülkede en çok tüketilen balık türü ve bu balıkla acayip övünüyorlar. Tuzlanarak kurutulduğu için pişirmeden önce 2 gün suda bekletmek gerekiyormuş. Hal böyle olunca sebzelerle filan makyajlamak gereken, bence ortalama bir balık türü.


Gitmişken bir kere denemekte fayda var. En azından doğal yöntemlerle pişirildiği için ve önemli jambon gibi işlenmiş bir ürün olmadığı için sağlıklı. Sardalya gibi küçük balığın pullarıyla kılçığıyla uğraşmak istemeyenlere ve balığı çatal bıçakla yiyen babacanlara tavsiye olunur.


Striploin steak yani antrikot bir güveçte geldi, üzerine de beyaz/sarı bir sos (Portugalia Sauce) içinde yüzüyordu. Etin üzerindeki sarı kılıç ise sanırım etin orta seviye pişirildiğini gösteriyor. Steak yazısında bahsetmiştim, Amerikada hangi et nasıl pişirildiyse mutfaktan çıkıp masaya gelene kadar garson karıştırıp sakata gelmesin diye farklı renklerde kılıç saplanıyor. Yoksa az pişmiş isteyen birine çok pişmiş et verirsen direk cinayet sebebi olabilir.


Tırtırlı bıçağımızla eti kesip pembeyi gördük, mutlu olduk. Ama bu kadar fazla sosa bulayınca insan kıllanıyor. Alışık olmadığımız bir sunum şekli, neticede bizim olayımız da böyle alışık olmadığımız yemekleri keşfetmek. Hatta Portekizliler bir de bu etin üzerine sahanda yumurta koyduruyorlardı. Yan masadakiler öyle sipariş vermişlerdi ama ben etimi maymuna çevirmemek için istemedim.


Yemekle birlikte şarap içtik, sudan ucuz! 35’lik şaraba 5.85€ yazmışlar. Zaten yemek öncesi yeşil şarapla kelle olduğumuz için yemekle birlikte ne içsek beğenecek kıvama gelmiştik. Yanlız bu da Porto şarabı değil. Sırası gelince Porto yazısında onu da anlatacağım.


İki kişi 55.75€ hesap ödeyerek turun ortalamasını düşürmeye devam ettik. Barselona’da öğlen 3-5 tapasa verdiğimiz parayla Lizbonda’da percebeli, steakli akşam yemeği yiyebiliyorsunuz. Aynı Alaçatı’da bir kahvaltı fiyatına herhangi bir Yunan adasında ahtapotlu kalamarlı öğlen yemeği yiyebileceğiniz gibi.

Çıkışta vitrine baktım, akvaryumda ıstakoz yüzüyordu. Bizim ülkemizde ıstakoz çok pahalı olduğu için pek fazla yemişliğim yoktur. Hele hele akvaryumda canlısını görüp de “Aha bunu istiyorum” diyince alıp pişiren lokantaya hiç rastlamadım. Bir tek efsanevi Bozcaada gezisinde iyi yiyici kankalarla yemiştik o kadar. Meğer ıstakozdan pilav yapıyorlarmış, garson arkadaş lokantadan çıkarken “Bizim pilavımız İspanyolların paellasından daha güzeldir, yarın bekleriz” diye olta attı.


Cervejaria Portugalia’yı şiddetle tavsiye ederim. Bir kere asla turistik bir yer değil, fiyatlar anormal iyi, servis hızlı, yemekler de lezzetli daha ne söyleyeyim. 1925’ten beri hizmet veren eli yüzü temiz, güzel bir işletme. Şehirde bir kaç şubesi var. Yemekten sonra yol yorgunu olduğumuz için Barrio Alto’daki Fado barlardan birine takılmadan metroyla otelimize döndük. (Fado: Lizbon’un varoşlarından doğan, dünyanın en damar parçasını söylerken bir anda en şenşakrak parçalarına dönüşebilen, Portekiz taverna müziği)

Bir kenti dolaşırken değişiriz, günün sonunda kentin ruhu üstünüze siner. Türkiye’den bakınca sanki kardeş ülkelermiş gibi görünen İspanya ve Portekiz meğer çok farklılarmış. Kendine farklı bir karakteri varmış.





Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World