6 Ocak 2016 Çarşamba

Büyük Ege Turu - 2.Bölüm Çanakkale Altınoluk Foça



Her gezinin bir amacı, bir bahanesi vardır. Biz son yıllarda yemeği bahane ederek yollara düşüyoruz. Gittiğimiz yörenin yerel yemeklerini bazen bir lokantada, bazen de arka sokaklardaki çay bahçelerinde yiyoruz. Çanakkale’den başlayıp Datça’ya kadar gittiğimiz Büyük Ege Turunu işte bu yüzden yaptık, ve elbette sizlerle paylaşıyoruz. Size de aynı bahanenin peşine düşüp, lezzetli yolculuklar yapmanızı öneririm.

13.10.2013 Çanakkale - Foça
Bir gece evvel o kadar yemişiz ki sabah kahvaltısını otelde 2 bardak çay içerek geçiştirdik. Bugün de yolumuz uzun ve uğranacak bir çok lezzet durağı var. Kahvaltı faslında önce peynir helvası, sonra kapaktan kesme yiyeceğiz, akşama da Foça’da artık denizden ne çıktıysa.

Otelden çıkıp arabaya doğru giderken, hemen pansiyonumuzun yanındaki Conk Kafe’de sepetlere yığılmış nar ve portakalları görünce, durup birer bardak taze sıkılmış meyva suyu içtik. Sabah sabah aç karnına o kadar güzel geldi ki, zaten aç olan midemiz iyice acıktı. Sonradan öğrendim ki kavurmalı tostu da meşhurmuş buranın kaçırdık.



İkinci lezzet durağımız peynir helvası için limandan biraz uzakta olan Kadir Usta. Burası yazın Gökçeada ve Bozcaada dönüşlerinde zaman kaybetmemek için bir türlü giremediğimiz bir gizli cennet.


1979 yılından beri tezgahın başında Kadir Usta var. Bir yandan fotoğraf çekerken, bir yandan da kendisini dinliyoruz. Tuzsuz koyun peyniri kazanda eritiliyor, sonra üzerine irmik atılıyormuş. Pancardan üretilen şeker ile 3-4 saat pişiriliyormuş. En sonunda da tepsilere atılıp fırınlanıyormuş. Normal peynir helvası da var ama bizim tercihimiz fırınlanmış olanı.


Hafif ılık peynir helvası aç karnına o kadar güzel geldi ki anlatamam. Ayrıca fıstıklı tahin helvası da satılıyor. Eceabatın susamlarıyla yapılan helvadan, yolda acıkma olursa diye yarım kilo sardırıp Kadir Abiye veda ederek yola çıktık.


Çanakkale çıkışında Erenköy mevkiinde manzaraya nazır kahvaltı yapmak isterseniz Bağevi’ni deneyebilirsiniz. Yol üstünde olduğu için defalarca burada durup gözleme, çibörek yemişliğimiz var, ama biz biraz daha devam edip Altınoluk’ta Cemal Ustanın Yeri’nde (Çam Mahallesi Hürriyet Meydanı 0.266.3969196) durup karadut suyu içip, kapaktan kesme yemeyi tercih ettik.

Cemal Ustanın Yeri anayoldan 300 metre içeride kalıyor, içeri sadece bilenler giriyor. Koca bir çınar ağacının altında, tahta masa ve sandalyelerde mükellef bir kahvaltı yapabileceğiniz sıcak bir mekan. Biz saat 11:00 gibi vardığımızda oldukça kalabalıktı. Köy kahvaltısı da var ama esas uzmanlıkları kapaktan kesme ve çibörek, yanında da dut suyu ve koruk suyu.


Böyle ufak yerlerde mutfağa girmesini severim. Aile işletmesi olduğu için mutfak ekibi samimidir, patron patronluk yapıp “Yassagh hemşerim” demez, tam tersine “Buyur gel güzel kardeşim” der. Bize de adabına uygun olarak mutfak işlerini aksatmadan, kenardan sessizce fotoğraflamak düşer.


Çibörek kıymadan yapılıyor ve porsiyon olarak epey büyük. Tertemiz yağda her iki tarafı da güzelce kızartılıyor ve sonlara doğru hamur şişsin diye el yordamıyla üzerine yağ sıçratılıyor.

Kızgın yağdan çıkartılan çibörekler, bir telin üzerinde kısa bir süre dinlendirilip üzerindeki yağların süzülmesi bekleniyor. Bu uygulama bence çibörek hazırlarken yapılması gereken zaruri adım. Eğer yağı süzmezseniz ve çiböreği direk tabağa koyarsanız sıvı yağ çiböreğin çıtırlığını bozuyor ve hamurlaşmasına neden oluyor.


Kapaktan kesme ise çiböreğin kızkardeşi. Un yumurta ve zeytinyağı ile açılan taze hamurun içine belirli aralıklarla lor peyniri ve maydanoz konuyor.


Daha sonra bir kapak vasıtasıyla çiböreğe nazaran daha ufak boyutlarda kesiliyor. Bu sırada ben yutkunmaktan helak oluyorum.


İlginçtir kapaktan kesmenin şekli çibörek gibi yarım daire değil. Büyükçene bir hamurdan kapakla kesilen hamurlar yarım dairenin kenarından sanki üçte biri tırtıklanmış gibi duruyor.


Kızartılma aşaması ise çibörekle aynı, boyutlar daha ufak olduğu için teker teker değil, 4-5 tane aynı anda kızartılabiliyor.


Cemal ustaya bu kapaktan kesmeye daha önce hiç rastlamadığımı ve nerden çıktığını sordum. Önceleri çibörek yapıyorlarmış. Ama hamuru açması pişirmesi biraz uzun sürdüğünden hamur açma makinası alıp, büyük bir hamur açarak bir seferde 8-10 tane ufak ufak çibörekler yapmaya başlamışlar. Sabah kahvaltısında da içine kıyma yerine lor peyniri daha çok tercih edildiği için “kapaktan kesme” keşfedilmiş.


Kapaktan kesmenin bir porsiyonunda 3 tane var. Sıcak sıcak yeni çıktığı için, fotoğraf çekmek için zamanımız var. Pofuduk pofuduk şişmiş kapaktan kesmeler inanılmaz güzel görünüyor.


Nar gibi kızarmış hamurlar insanın iştahını açıyor. Sıcak diye millet beklerken, hemen 2 tanesinin icabına bakıyorum ve kendimi suçlu hissediyorum


Küçükken pek maydanoz sevmezdim ama içerdiği C vitamininden dolayı artık alıştım. Lor peynirleri kuru kuru değil, tadı tuzu yerinde. Bazen kupkuru çökelek peyniri koyarlar illet olurum. Ne tadı vardır, ne lezzeti.


Ama yine de kim ne derse desin ben etçiyim arkadaş. Cunda’da lor peyniri yapan mandıraya girip, yeni hazırlanmış koca bir kalıp lor peynirinin üzerine dut reçelini boca etmişliğimiz var ama hamurla birlikte et olmalı.

Çibörekte kullanılan et yağlı yağlı olacak, böreği ısırdığınız zaman dudakların yanından çeneye doğru suları akacak, peçete kullanmadan dilinle yalayacaksın. Yağa atmadan önce mutlaka hamurun güzelce kapatılmısı gerekiyor yoksa bu güzelim etin suyu akar gider heba olur. Siz de kösele gibi kavrulmuş kıyma yersiniz.


Çibörek ve kapaktan kesmenin yanında en güzel içecek sıcacık çay. Çinliler sıcak yemekle birlikte sıcak içecek içmeyi uygun görüyorlar, hem yediğiniz yemeğin yağının ağızda donmaması için, hem de bir sıcak bir soğuk gören mideyi rahatsız etmemesi için. 3-4 bardak çayımızı içtikten sonra müessesenin spesyali olan karadut suyundan ve koruk suyundan tattık.


Karadut meyvesi çok güçlü antioksidan içerirmiş, böylece bağışıklık sistemini güçlendirirmiş. İçerdiği flavonoidler sayesinde kalbi koruyucu ve yaşlanmayı geciktirici etkisi de bulunuyormuş. Yahu insan Altınolukta yaşasa, zaten yaşlanmaz be!

Koruk suyu ise biraz ekşi geldi pek sevmedim. Biz bu üzüm suyunun hafif tatlı ve alkollü olanını seviyoruz. Ama yine de doğal yollarla imal edildiği için birer bardak içip mideyi nötürledik.

Şehrin bir yerlerinde gizli kalmış çok özel yerler vardır. Şahsen bana en çok keyif veren yerler buralardır. Altınoluk civarından geçerken Cemal Ustanın yerine uğrayıp burayı görmenizi öneririm. Kahvaltıda tüm ürünler kendi imalatlarıymış ve %100 doğalmış. Koruk suyunun tadına bakmak, karadut suyundan en az iki bardak içmek, şart! Ayran içip yolda iyice uykunuz geleceğine karadut suyu içip zımba gibi yola çıkarsınız. Çibörek, kapaktan kesme 5 TL, karadut suyu 4TL, koruk suyu 3TL.

Yemek sonrası köy meydanında kurulan pazardan büyük şehirlerdeki hipermarketlerde bulamayacağınız yöresel ürünlerden alabilirsiniz. Andız kozalağı diye bir şey gördük, astıma bronşite iyi geliyormuş. Hiç duymadığımız, bilmediğimiz bir şey. Yenir mi içilir mi bilen kullanan varsa beri gelsin.


Bir ara ortalıktan kaybolan Ege’yi cevizlerin üzerinde oynarken bulduk. Cevizci teyzeye selam verdik borçlu çıktık. Güzel güzel kırmış 3-4 tane ortaya koymuş, tadına bakınca dayanamadık, 2’şer kilo sardırdık.


Bu civardan arabayla geçiyorsanız, Altınoluk'u pas geçmeyin. Merak ve başka diyarlarda olmanın verdiği heyecanı doya doya yaşayın.

Dünyada zeytinin anavatanı Akdeniz havzasıdır, Türkiye’de ise Kuzey Ege’dir. Küçükkuyu-Ayvalık arasındaki bölge zeytinyağının Türkiye’deki anavatanı sayılabilecek düzeyde yerlerdir. Fakat bu potansiyeli işleyip marka değerini oluşturmakta biraz zayıf ve eksiğiz.


Bizim zeytinimiz ham olarak İtalya’ya İspanya’ya gidiyor orada işlenip butik markalarla New York’ta Paris’te ve dünyanın önde gelen gastronomi kentlerinde satışa sunuluyor. Değerin aslı bizim ama nemalanan başkası oluyor.


Altınoluktan 17 km sonra Akçay’a gelmeden hemen önce Güre civarında bir çok ufak zeytinyağı fabrikası var. Ferhatoğlu Zeytinyağı fabrikasına gidip zeytin ve zeytinyağı sektöründe şöyle bir kamuoyu yoklaması yaptık.

Fabrika tertemiz, paslanmaz çelik makinalarda zeytinyağı çıkartıp işliyorlar. Asidite oranına göre fiyatlandırma yapmışlar. En iyisi ve pahalısı taş baskı.


Fabrikayı gezdikten sonra hemen yan taraftaki satış mağazasından, önce zeytinlerin tadına bakıp, sonra 10 lt civarında zeytinyağı yüklendik. Biz de Ege’li olduğumuz için pilavı bile zeytinyağı ile yaparız. Sadece kızartmalara çiçekyağı kullarız, bir kalıp tereyağı ise aylarca buzdolabında sürünür.


İnsanlık tarihinde zeytinle iç içe geçmiş başka bir ağaç yoktur desem yeridir. Binlerce yıllık geçmişe sahip zeytin ve zeytinyağı üretimi, tarihin her döneminde dünyanın en önemli gıda sektörlerinden biri olmuştur.


Kuzey Ege kıyılarında en önemli lezzet duraklarından biri Edremit’te ki Cumhuriyet Lokantasındır. Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılından beri açık olan bu lokantada malesef hiç aç olmadığımız için malesef durup 2 porsiyon kadınbudu götüremedik ama siz notunuzu alın. Ayrıca 50 çeşit sulu yemek arasından seçim yapmak hiç kolay değil.

Biz yolumuza devam edip Ayvalık sapağındaki Ekbir Dinlenme Tesislerinde molamızı verdik. Onlarca çeşit etli sebze yemekleri, zeytinyağlı bulabilirsiniz. Tek bir dezavantajı var, hamburger, lahmacun ve Urfa kebap gibi farklı şeyler de yaptığı için kalite bir Cumhuriyet Lokantası kadar yüksek değil.


Fakat sulu yemekler şaşırtıcı şekilde güzel ve garsonlar çok ilgili. Benim en sevdiğim sulu yemeklerin başında kuzu etli nohut ve patlıcan musakka gelir. Şansıma ikisi de var, seçim yapmak için hiç kafayı fazla takmadan ikisinden de azar azar söyledim. Açlık seviyesi yüksek olduğu için patlıcan resmi yok (midede), nohut ile idare edeceğiz. Nohutlar kuzu etiyde pişmiş, iliklerine kadar et kokuyor.


Ege ve Özenç bulgur pilavı ile birlikte ekşili köfte yediler. Ege patates ve havuçları löplöp yedi ama köfteler malesef seperatöre takıldı, sağ yanakta birikti. Küçükken sizin çocuğunuzda köfteyi yanakta biriktirir miydi?


Ama yoğurtu çok seviyoruz. İlk yemek yeme denemelerimiz oldukça eğlenceli. Yoğurt yemesini sizden öğrenecek değiliz!


Hamburgerini, Urfa kebabını bilmem ama sulu yemekler için Ekbir tesislerinde durabilirsiniz. Uyku getirir diye şoför için tavsiye etmem ama kendi yaptıkları ayran çok güzel.

Bilenler bilir, Kuzey Ege’nin farklı bir dokusu ve kokusu vardır. Türkiye’de yaşanılacak en güzel yerlerden biridir. Yazın çok sıcak değil, kışın çok soğuk değildir, tam emekliler için! 100 sene yaşarsın bu mübarek topraklarda.

Akşamüstü saatlerinden ikinci gecemizde konaklayacağımız Foça’ya girdik. Rüzgarlı koyları, tertemiz denizi ve eski taş evleriyle tarih boyunca hoşgörünün yurdu olarak tanınan Foça, yaz sezonunun hızını yitirdiği Ekim ayında en güzel günlerini yaşıyordu.


Son yıllarda Ege turizminin parlayan yıldızlarından biri olan bu tarihi ilçeyi tanımak için daracık sokak aralarınan limana doğru uzanıyoruz. Foçalı balıkçılar deniz ürünleri ile arası pek iyi olmayanların bile burada balık tutkununa dönüştüğünü anlatıyor. Balıkçılar kendilerine ayırdıkları balıkları seyyar ocakların üzerine attıkları anda tüm Foça balık kokuyor.

Foça’da yöreye özgür bir ziyafetin vazgeçilmez adresi Kordon boyunda sıralanan balık restoranları. Vitrinin serilmiş balıkların cazibesine kapılıp Celep Restaurant’a oturduk, şef garsonumuza İstanbul’dan geldiğimizi ama buraya özel lezzetler peşinde olduğumuzu söyledik. Çeşit o kadar bol ki ne yiyeceğimizi uzun süre düşünüp sonunda hayatımda ilk defa yiyeceğim koca bir dülger balığında karar kıldık.


Balığın bu kadar bol olmasının sebebi fokların yaşam alanı olması ve balıkçılığın çok sıkı denetim altında olmasıymış. Su altı planktonlarını korumak için öyle trolle filan avlanmak kesinlikle yasakmış. Kontrollü avlanma sonucunda deniz canlıları hızla çoğaldığı için Foça’da balık bolmuş. Ama fiyatlar için çok ucuz diyemeyeceğim


Rakı & balık masasında meze söylemeyi pek sevmem. Ya masayı soğuk meze ve arasıcak ile donatır, finalde ortaya küçük balık söyleriz, ya da adam akıllı balık yiyeceksem sadece roka salatası söylerim. Yağlı bir Ezine peynirini ince kıyılmış rokaya rendeleyince benim mezem yeter de artar bile. Gerçi peynirin üzerine de az da ceviz ve hatta iki damla gerçek nar ekşisi olsaydı fena olmazdı ama, idare edecez artık.


Bizim dülger dişiymiş, kocaman yumurtası çıktı. Dülgerin kendisini kömür ateşinde ızgarada pişerken, yumurtalarını una bulayıp yağda kızartmışlar.


Havyarlı nasıl olur, nasıl olmaz derken bakmışız ki tabağımızı ekmekle sıyırıyoruz. Çok hafif bir şey olduğunu söyleyemeyeceğim, lakin aç karnına olunca ekmekle birlikte pek güzel gitti.


Balık lokantalarında en illet olduğum şey, sırf zengin görünsün diye etrafına yeşillik, domates soğan filan konulmasıdır. Gereksiz süsleme sanatı! Hadi roka neyse de domates soğan sevmeyen vardır arkadaş, koy ayrı bir tabağa yanında dursun, isteyen yer isteyen yemez.


İstanbul’da olsa direk arıza çıkartırım ama garsonumuz o kadar samimi ki sanki misafirliğine geldiğimiz arkadaş muamelesi yapıyor. Balığımızı bir güzel ayıkladıktan sonra bizim “dülger” maşallah “dilber” gibi görünüyordu ve kendimizi o muhteşem kokuya teslim ettik.


Dülger balığı vücudu yassı ve yüksek, çirkin suratlı garip bir balıktr. Dibe yakın yerlerde yaşadığı için iyi beslenir, eti lezzetli olur. Aynı kalkan gibi beyaz ve yağlı bir eti vardır. Peygamber balığı da denen bu balığı, kısaca süper tadı olan çirkin balık diyebiliriz.


Gün içerisinde o kadar çok fazla yerde durup, o kadar güzel şeyler yedik ki, artık iyice kıvama gelmiş her şeyi beğenir olmuştuk. Salatamızı, dülgerimizi sanki bir ritüeli eda edermişcesine tükettik. Celep Restoran samimi bir yer ama sanırım bayram dolayısıyla biraz fazla kalabalıktı. Patron Selanik göçmeniymiş, hal böyle olunca ızgaradan çıkan balık da usulüne uygun olarak kurutulmadan pişirilmişti.

Balık sonrası yemek yemek adettendir. Mümkünse fırınlanmış tahin helvası favorimdir. Çocuk yiyecek bahanesiyşe Çanakkale’den aldığımız tahin helvasını oracıkta çıkartıp, dülgerin üzerine cila yaptık.


Yarın Söke üzerinden Bodrum yolcusuyuz. Ama sabah kahvaltısını Foça’nın en önemli lezzet duraklarından birinde yapacağız!




6 yorum:

Adsız dedi ki...

Helalllll size...aifyet olsun.

Adsız dedi ki...

Zeytinyağının Türkiye'deki ve Dünya'daki anavatanı, Kuzey Ege bölgesi değil Hatay - Mardin - Maraş üçgenidir.

Kuzey Ege ve Aydın bölgesindeki zeytin ağaçları 1800'lerin sonunda bilinçli ekim ve vahşi olarak çoğalmaya başlamış ve çeşiitler konusunda geçtiğimiz yüzyıl boyunca önemli bir aromatik çalışma yapılmadığı ve tahşiş yaygın olduğu için ülkemiz zeytinyağı, diğer menşeilerin pazarlama baskısı altında kalmaktadır.

Zeytinlerimiz yurtdışına ihraç edilmez, zira zeytin oldukça narin yapısı sebebiyle fazla fire vermektedir. Dökme yağ olarak ihraç edildiğini söylemek daha doğru olacaktır.

Bu bilgileri resmi kaynaklardan kolaylıkla teyit edebilirsiniz.

Löplöpcü dedi ki...

Detaylı bilgi için teşekkürler

Adsız dedi ki...

yazıları sanırım artık kendiniz yazmıyorsunuz? kullanılan uslupta ve ifadelerde büyük farklılıklar var.

Adsız dedi ki...

gerçekten sizin üslubunuza benzemiyor yazılar((vee en az 50 kere uğramışımdır..ekber rezil bir yerdir??

Löplöpcü dedi ki...

Yoo yazıları hala ben yazıyorum! Tek fark eskiden iş seyahatlerinde akşam otel odasında bira eşliğinde yazıyordum, şimdi ise evde 2 çocuk var ve Malezya'daki yoğunluğumdan dolayı 2 senelik yazıları yetiştirme telaşı var.
Ekbir'deki nohutu ve patlıcanı ben çok beğenmiştim. Sizin yukarıda ifade ettiğini şeyi kibarca "ama bir Cumhuriyet Lokantası değil" diyerek yazdım.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World