11 Ocak 2016 Pazartesi

Büyük Ege Turu - 4.Bölüm Datça Bodrum


Üzerinde yaşadığımız ülkeye planlarımızı, hayallerimizi taşıyor sonra da deneyimlerimizi size aktarıyoruz. Düşlerimizi, okuduktan sonra bir kenara atmayıp yıllarca bilgisayarınızda saklayacağınıza inandığımız blogumuzda somutlaştırdığımıza inanıyoruz. Datça bizim için sadece Datça değildir. Palamutbükü, Ovabükü, Mesudiye yollarında ne gizli saklı yerler var bir bilseniz. Hele ki o ağaçlar. Datça’dan Palamutbükü'ne giderken yol boyunca zeytin, badem, incir ağaçları taşlara aldırmadan her taraftan yükselmişlerdi.


16.10.2013 Datça
Apart otelde kahvaltı yapmak uzun süreli gezilerde ekonomik olabilir. Marketten alacağınız ürünlerle çok ucuza kendiniz kahvaltınızı hazırlar yersiniz. İşçilik ücreti cebinizde kalır, biz lezzet turunu çıktığımız için sabah erken kalkıp, sırf kahvaltı etmek için 5 km ileride kargı koyundaki Yeşim Bar’a gittik.

2009 yılında burada hayatımızın en güzel limonatasını içmiş hayran kalmıştık. Ne yaptık ne ettiysek o lezzeti başka hiçbir yerde bulamadık. Önce çimenlerin üzerindeki hamaklara yayılıp güzel bir köy kahvaltısı ve o tadı damağımızda kalan limonata ile adeta kendimizden geçtik.


Köy kahvaltısında olması gerekenler bence yöresel peynirler, ev yapımı reçeller, salatalık, domates peynir. Köy kahvaltısında nutellanın veya fındık ezmesinin yeri olmamalı. Sevenler illa ki vardır ama bence yeri burası değil.

İşte tam olarak bahsettiğim budur. Markası olmayan, ev yapımı reçeller, pekmez ve peynir. Mis gibi tavşan kanı demleme çay ve şahane “serpme” kahvaltımız masanızda yerini alınca, ne kadar yediğinizi bilmez hale geliyorsunuz, Japon balığı gibi ne var ne yok süpürüyorsunuz.


Genel olarak kahvaltıda mutlaka ekmek yenir, o yüzden ekmeğin kahvaltıda ki rolü çok büyüktür. Asla bayat veya kuru olmayacak. Buradaki ekmeği hem kendileri yapıyorlarmış, hem sıcak hem de beyaz undan değil, mübarek köy ekmeği. İçinde de tarçın ve karanfil lezzeti var. Tanıştırayım, Datça Ekmeği!


Kahvaltının vazgeçilmezi yumurtadır. Omlet olur, sahanda olur, sucuklu olur ama benim için en güzeli menemendir. Yaz sonu tam mevsiminde kıpkırmızı domatesler yapılan menemenin tadını anlatmak için kelimeler kifayetsiz kalıyor. Ustam tecrübesini konuşurmuş. Damağım şaşkına döndü.


Lor peynirinin üzerine reçel koyup yemek Ege’de adettendir. Hem göze hem damağa hitap eder. İşin erbabı birinin elinden çıkan lor peyniri ise damağınızda lezzet isyanlarına neden olabilir.


Gelelim mekanın medai iftiharı limonataya! 2009 yılında Mesut abinin limonata yapışını bizzat 3 kere sipariş vererek izlemiştim, mümkün oldukça artık evde onun gibi yapmaya çalışıyorum.


Önce limonlar sıkılıp şeykırın içine atılıyor, üstüne şeker, bütün halde limonun kabukları ve esas vurucu lezzet olan bodrum mandalinası ince ince dilimleniyor. 2 dakika güzelce karıştırıldıktan sonra bardaklara konup, limon kabukları alınıyor.


Limonatada ki esas oğlan ise, taze nane yaprağı. Mesut abi, buz koymadan önce zuladaki taze naneleri ekliyor.


Yeşim Bar’ın limonatasının aroması akıllara ziyan. Mesut abi aynı 4 sene önceki gibi öyle özene bezene yapıyor ki, limonun ve mandalinanın tadını tüm hücrelerimde hissettim.


Saat 9’da başlayan kahvaltımız 11:45 gibi bitti, bol köpüklü sade kahveyle 15 dakika dinginlik sonrası, hemen öğlen yemeği faslına geçtik. Yeşim Bar’ın sadece limonatası veya kahvaltısı değil, pidelerinin ve çökertme kebabının çok güzel olduğunu okumuştum. Bu saatte çökertme biraz ağır gelir diye onu akşama bırakıp, öğlen pide tercih ettik. Elbette limonatayla birlikte.


En sevdiğim pide kıymalı yumurtalı pidedir. Soğanlı kıymalı harç hamurun üzerine döşendikten sonra pide fırınlanır, diğer tarafı da kızarsın diye pideyi çevirmek için fırından çıktığında üzerine yumurta kırılır ve tekrar fırına atılır. Yumurtanın özelliği verdiği lezzetten ziyade kıymaları açık alevden koruyarak himaye altına alması ve etin kurumasını önlemesi.

Off midem!” nidaları ile pideyi midemize indirirken bir yandan da, yeni limonata siparişi vermeye devam ediyoruz. Mekandan inanılmaz mutlu kalktık. Limonatası, pidesi, çökertmesi, bahçesi, çalışanları, herşeyiyle Yeşim Bar’ın hastasıyız. Ördeklerle yüzmek, hayatınızın en güzel limonatalarını içmek ve güleryüzü, hızlı bir servis ve en önemlisi huzur istiyorsanız Datça’daki tek adres! Haydin akşama görüşmek üzere.

Mutlu mesud bir şekilde bizi her köşesinden farklı manzaralar sunan yoluyla Mesudiye, Hayıtbükü ve Ovabük üzerinden Palamutbüküne gittik. Palamutbükü sırtını yeşil tepelere yaslamış küçük bir balıkçı köyü. 20 yıl önceye kadar sadece deniz yoluyla ulaşılıyormuş. Ama maalesef yavaş yavaş lüks restoranlar ve hoteller açılmaya başladı, zira muhteşem denizi var. Sahil lokantalarında bolca zaman geçirip tazecik deniz ürünlerinin tadına bakmak da cabası. Deniz ürünleri burada da Datça’daki kadar pahalı.

Tuna Restaurant’ta Ogün abi arı gibi çalışıyor. Hem patron hem garson rolünde, hanım da mutfağın başında. En sevdiğim işletme şekli, böyle yerlerde kelek olmaz, sadece ekip profesyonel olmadığı için aşırı yoğunluk olursa servis yavaş olur. Akşamüstü demlenmesi için biranın yanına patates tava ve kalamar, biraz sağlıklı bir şeyler olsun diye de kabak çiçeği dolması ve bademli kabak söyledik.


Dün köftenin içinden çıkan kabak burada da kabakla yapılan yoğurtlu mezenin içinden çıktı. Pek bir yakışmış. Dereotu ile birlikte bademler yoğurda ilginç bir lezzet vermiş. Biranın yanına yakışmaz diye, önce istemem yan cebime yok havasında bir kaşık atıyorsunuz ağzınıza ve lezzet komasına girip, düşüp bayılıyorsunuz, tam kendinizden geçmelik.


Kalamar ise yerli kalamar, bu denizlerden çıkan, bebek gibi bacaklı kalamar. Hem damakta kaymak gibi eriyor hem de öyle lezzeti var ki içeride böyle dalga dalga yayılıyor. Kalamar sübye gibi balığa göre eti oldukça sert olan kafadan bacaklılar mutlaka pişirme öncesi bir takım soslara yatırılarak dinlendirilir. Sordum bira, şeker ve çok az tuz ile dinlendiriliyormuş.


Elde soyulmuş gerçek patates gelince film koptu. Bir çok lokanta işin kolayına kaçıp artık dondurulmuş patates verdiği için, gerçek patates kızartmasının lezzetini unutmuşuz. Çıtır çıtır patatesleri masaya ketçap mayonez gelene kadar silip süpürdük, hemen bir duble patates daha sipariş ettik.


Akşamüstü bu tabağı ben mi bu kadar beğendim ve etkilendim diyorum ama masada herkes mest olmuş halde. Keyiften insan kendini denize atar, o derece. (ekim ayında denize girildi)


Bu arada kabak çiçeği dolmasının gelmediğini fark edip Ogün abiye hatırlatıyorum. Daha hazır olmadığını, mutfakta hazırlıkların devam ettiğini söyleyince, işin detaylarını öğrenmek üzere mutfağa daldım.

Kabak çiçekleri arka bahçeden toplanmış gelmiş. Bildiğim kadarıyla sabah erken saatte çiçekler açıkken toplanması ve hemen akabinde de doldurulması gerekir ama neyse (bakınız Bodrum Gündoğan yazısı). Sonuç olarak maalesef o gün kabak çiçeği dolmasının tadına bakamadık, anca fotoğraflamakla yetindik.


Ogün abicim bu satırları okuyorsan sana ufak bir not! Yahu burası badem memleketi, bira siparişi veren masalara küçük bir kapta bir avuç badem koysan ne olur? Şıklık olur, farklılık olur. Birinci kabı ücretsiz ver, ikinci üçüncü siparişlerde zaten parasını çıkartırsın. Bak ben bu satırları yazarken taaa Namibya’da bir yandan biramı içiyorum bir yandan da Datça’dan gelen (Ayhan kardeşim saolsun) nurlu bademimi götürüyorum.

Akşamüstü gelip içkiyi fazla kaçırmaya meyilliyseniz, hiç o engebeli Datça yoluna çıkmayın, bungalov evlerde kalabilirsiniz. Palamutbükündeki Tuna Restaurant’tan moraliniz sıfırın altında olsa bile ağzınız kulaklarınızda çıkarsınız.

Köylerin, çam ve badem ağaçlarının arasında dolana dolana Datça merkeze geri döndük. Akşama güya Yeşim’de Çökertme kebabı yiyeceğiz ama yolda altlık olarak Zekeriya’nın önünde kalabalığı görünce “Nooluyo burda” diye işkillenip durduk. Daha öğlen 5 kişi yemek yemişiz, aynı ekip akşamüstü de gelince tezgahtaki abla asla unutamayacağımız “Unutma Beni” yememizi önerdi.


İtiraz edecek gibi olsak ta gereği neyse yapılmalı diyerek birer tane afiyetle yedik. Adana Antep yöresindeki analı kızlıya benzettim. Öğlen ki yediğimiz boranide olduğu gibi bunda da bulgur köfteleri vardı, üzerine de tavuk eti tiftiklenmiş. Bu yemeğin lezzeti mutlu sonla biten bir masal gibi. Sen de “Unutma beni” bitanem...

Bayram dolayısıyla Datça’da ki balık fiyatlarının çıldırmış olmasından dolayı (ekim ayında 34 plakaları bulmuşlar, son saplamalar!!) Datça merkez’de denize nazır balık yiyeceğimize, akşam yemeğine tekrar Yeşim Restaurant’ta gittik. Bodrum’a ait yöresel bir lezzet olan çökertme kebabının tadına bir de Datça’da bakalım dedik.


Hafif yağmurlu olduğu için midir bilinmez, öğlen tıklım tıklım olan Yeşim Bar akşam bomboştu. Tahmin ettiğimiz için öğlenden geleceğimizi söylemiştik saolsunlar hazırlıklarını ona göre yapmışlar. Format şu şekilde, kare kesilmiş ince lavaşların üzerine önce süzme yoğurt, sonra kremalı et sote, son olarak ta rendelenmiş ve kızartılmış patates eklemişler.

Lezzetine diyecek bir şey yok, etler muhteşem yumuşacık, patatesler çıtır çıtır ama bence et ile yoğurt birbirine temas etmese daha iyi olurmuş. Zira et sıcak sıcak yenmeli, yoğurt ise dolaptan çıktığı için eti soğutmuş. En çok patatesleri sevdim. Çökertme kebabını en son Bodrum’da yemiştim orada yoğurdu etlerden ayrı koymuşları.


Çökeeeeertmeeeden çıktım da Halilim, aman başım selaaaameeetttt
Sonuç itibariyle çökertme kebabından yana şansım bir türlü tutmadı ama Yeşim Bar’ın o sıcak ortamından dolayı, keyfimiz kaçmadı. Limonatayla başlayan geceyi, birer tek rakı atarak bitirdik.

Yemek sonrası otelimize dönüp bu güzel Datça seyahatinin sonuna geldik. Mavi yolculuk turlarının yeni durağı Datça, ıssız kumsalları sıcak sonbahar güneşi yeni otel ve lokantalarıyla Ege sahillerinin yıldızı olmaya hazırlanıyor. Henüz gitmediyseniz çok şey kaçırdınız. Yarın Bodrum yolcusuyuz, oradan İzmir ve İstanbul’a dönüş.


17.10.2013 Datça - Bodrum
Erken kalkan feribota yetişmek için biraz dolanıp, açık bulduğumuz yegane pastaneye kapağı attık. Pastanede çay ve poğaça ile kahvaltı yapmak hiç adetim değildir, ama Datça yavaş şehir. Sabah çorbası için Zekeriya’nın kapısına dayandık ama herkes daha mışıl mışıl uyuyor.

Evin Pastanesi saolsun erkenden fırını yakmış, peynirli, pazılı, otlu börekler yapmış. Sıcak börek dedin mi iş değişir. Yanında mis gibi taze demlenmiş çay ile itinayla böreklerin icabına baktık.


Lakin Bodrumda öğlen yemeğine güzel sulu yemek yeriz diye hiç abartmadan kararında karnımızı doyurduk. Otlu börekleri pek bir sevdik, önce onlar bitti.


Peynirli üçgenler ise pek tutulmadı, kuru olduğu için masada kaldı.


Feribotla Bodrum’a vardığımızda önce limanda Neyzen Teyfik Caddesini, sonra da Cumhuriyet Caddesini boydan boya yürüdük. Yoksa yazın Bodrum’u böyle sessiz sakin yakalayamazsınız. 1960’lı yıllara kadar küçük bir balıkçı ve süngerci kasabası olan Bodrum günümüzde Türkiye’nin en önde gelen turizm adreslerindendir. Yazın nüfusu bir anda 10 misli artar, buna bağlı olarak çarşı pazar yiyecek fiyatları da uçuşa geçer. Temmuz ayının ortasında da yerli ve yabancı turistler doluşunca derin dondurucudan çıkan balıklar gazlanır.

Bodrum merkezde sulu yemek için lokanta ararken, yemek yemekten hoşlandığı her halinden belli olan kuyumcu bir abiyi görünce, “Heh dedim işte bilse bilse doğru yeri bu abi bilir” dedim. Selamın aleyküm, hayırlı işler diyip sulu yemek için tavsiye istedim. Adını unuttuğum güzel abim, gözlüğünü kaldırıp babacan bir ses tonuyla “Arkadaş bu işi löplöpçüler bilir, ben ne bilirim” diyip kahkaha atmaya başladı. Ben tabii dumur haldeyim! Meğer benim takipçimmiş, sarılıp bayramlaştık öpüştük.


Bodrum merkezde Sakallı restaurant varmış, ortaklar seneler önce ayrılmışlar. Meşhur Sakallı isim hakkını alıp başka yerde açmış, eski ekip ise aynı yerde kalıp hem sulu yemekler hem de şiş köfte yapmaya devam ediyormuş, ismi Köfteci Bilal’in Yeri olmuş. Kuyumcu abim burayı tavsiye etti.

Bilal Alpay, hem Antalya Burdur usulü şiş köfte, hem de ev yemekleri yapıyor. Hangisini yiyeceğinize karar veremiyorsanız, öncen az sulu yemek alın, üstüne de köfte atın derim.


Benim favorim patlıcandır. Özenç patlıcan sevmediği için sulu yemek yapan bir yer gördüm mü hemen patlıcanlı yemek siparişi veririm. Hem ortak çıkan da olmaz hepsi bana kalır.


Orman kebabı da hiç fena görünmüyor. Kuzu eti, patates ve bezelye ile yapılan yemeğin kendisi kadar suyu da çok cezbedici görünüyordu.


Benim patlıcan musakka dana etinden ve salçalı yapılmıştı. Et lokum gibi olmuş, patlıcanlar yayılıp bayılmamış. Ustam malzemelere saygı göstermiş. Musakkamı geride iz bırakmamacasına bitirdim.


Köfte söyleyeceğim ama aklım Aşkın Babanın yediği orman kebabında kaldı. Aklımda kalacağına mide de kalsın diyip, ortaya bir tane daha söyleyip çatal attık. Kuzu eti kesinlikle ağır ya da iç bayıltan cinsten değil. Hem hafif hem de kompleks bir lezzet. Yazık olur bu lezzetler tarihe karışırsa.


Köfte fena değil güzeldi ama sulu yemeklerin lezzeti o kadar güzeldi ki o kadar yemeğin üstüne köfte pek sarmadı. Bir sonraki sefere buraya gelip sadece köfte yemek lazım.


And the oscar goes to “Orman kebabı” oldu... Orman kebabından 1.5 yedim ama 3 bile yenirmiş.

Biz ete yüklenirken Özenç ise bamya tercih etti. Genelde 1 haftalık löplöp turlarının sonuna doğru et yemeyi bırakıp, sebzeye döner. Ben tadına bile bakmadım ama ayıla bayıla yediği için meraklısına tavsiye ederim.


Bence ev yemeği veya esnaf lokantası diyince tek kelime ile zirvede yer almalı. Bu kadar güzel yemekler, büyükşehirlerdeki esnaf lokantası kıyafeti giymiş soygunculara ders olarak okutulmalı. Tek kelime ile mükemmel. Dışarıdan çok mütevazi görünen bu dükkan, içeride şaşırtıcı bir çeşitliliğe sahip. Aşırı şiddetle tavsiye ederim.


Bodrum’a geldik gidiyoruz, adam akıllı bir balık yemek için akşama evde mangal yakalım dedik. Yarımadanın en iyi deniz ürünlerini Metro Hipermarketten alabilirsiniz. Carrefour veya Kipa’da fazla zaman kaybetmeyin. Şansımıza o gün yerli kalamar vardı, hemen 2 kilo aldım. Ekim ayında balık sezonu açıldıktan sonra balık hem taze hem de ucuz olur. Yerli Ege kalamarından tutun, kaya levreğine kadar müthiş ürünler bulabilirsiniz.


Bodrum’da olduğumuz için levrek çupra bol. 3-4 kişi olunca çiftlik de olsa 1-1.5 kiloluk levreği ben şahsen çok seviyorum. Hem eti yağlı oluyor, hem de fiyatı abartı ucuz değil. 25-30TL/kg’e taş gibi balık var. Datça’daki 120TL/kg’ye balık satan gözüdönmüş lokantalara önerim, gelsinler buradan +1 kg çiftlik levrekle doldursunlar vitrinlerini.


Eve gelince ilk işim kalamarları temizlemek ve hazırlamak oldu. Buyrun efendim yıllardır bağıra bağıra “Bacaklı kalamar yiyin, bacaksız kalamar yemeyin” dediğim kalamar budur. Bacaklar bak! Sütun sütun!!!


Ahtapot gibi kalamarın da 8 tane bacağı vardır, ayrıca bu bacaklardan daha uzun olan 2 tane de dokunaçı vardır.


Kalamar nasıl ayıklanır, nasıl marine edilir bütün süreci Küçükkuyu yazısında detaylıca anlatmıştım, gözatmakta fayda var.


Kalamarın en lezzetli yeri bence bacaklardır, marine etmeye pek gerek yoktur. Tüp denilen kafa kısmı ise daha etli olduğu için büyükse halka halka kesilip marine edilmelidir. Eğer kalamarların gövdesi 7-8 cm’den küçükse hiç kesmeye veya marine etmeye bile gerek yoktur.

Ben marine ederken tuz ve şeker koyup iyice yoğuruyorum, sonra da biraz bira ekleyip dinlenmeye bırakıyorum.

Kalamarın bacakları ise ayrı bir kapta bekliyor. Bacaklarındaki deriyi bile soymaya gerek yok.


Kalamarlar dolapta en az 2 saat dinlenmesi lazım ki yumuşacık olsun. Bu sırada biz de mangalımızı yakıyoruz. Yazlık evlerde en sevdiğim sabah şey sabahtan denize girmek değil, akşamları yakılan mangaldır. “Ay koktu, ay komşuya ayıp olacak” derdi yok, kokuyu alan gelir beraber yersiniz. Sizden levrek kokuları yükselirken, yan komşu da kuzuyu yatırmıştır. Bütün kokular siteyi kaplar, duman altı olur.


Ateş iyice kor olduktan sonra pehlivanları tuzlayıp yağladıktan mangala yatırıyoruz. Boyutlarını iyice anlamanız için yanına yemek çatalı koydum, artık babaların ebadını siz tahmin edin.


Kalamarın nasıl kızartılacağını da Babakale yazısında detaylı anlatmıştım. İyice una bulandıktan sonra çok bol yağın içinde yüzecekler. Tavaya az yağ koyarsanız veya yağı yeteri kadar kızdırmazsanız, kalamarlar sünger gibi yağı çeker, bir çuval incir berbat olur.


Kalamar asla “una bulayıp yağda kızartılacak” basit bir şey değildir. Malın iyisini bulup, özenerek yaparsanız, tadından yenmez. Kızartma bana dokunuyor diyen annem bile parmaklarını yalayarak yedi.


İşte bizim evde balık öncesi rakı masasının altlığı budur. Ezine peyniri, roka salatası ve kalamar. Az yiyelim ki balığın önü tıkanmasın. Sıcak sıcak kalamarları yiyip mide öz suyunu aldıktan sonra, peynir ve rakıyla ikişer kadeh parlattık. Babayla birlikte içilen rakının tadı bir başka güzel.


Ege’nin meşhur balığı levrek en sevdiğim iki balıktan biridir. 18 yaşıma kadar İzmir’de büyüdüğüm için lüferle, kalkanla, palamutla anca İstanbul’a geldikten sonra tanıştık. Size tavsiyem ucuz diye kişi başı 250-300 gramlık levreklerden değil, 1 kilonun üstündeki levrekten 1 tane alın 2-3 kişiye hayli yeter. Derya kuzusunun eti hem daha bol olur hem de ızgarada daha sulu kalır.


Yarın sabah İzmir yolcusuyuz, ardından da İstanbul. O yol üzerinde ne lezzet durakları var, bir bilseniz.






2 yorum:

Yalçın Tan dedi ki...

5. bölümü bekliyik!

kelebek dedi ki...

Merhaba..

Bloglardaki tavsiyeler üzerine bizde "Tuna Restaurant" a gittik..

Ama hiçte umduğumuz gibi olmadı.. Resmen yalvardık garsonlara , siparişimizi lütfen getirin artık diye.. Servis diye birşey yok.. 15 günlük tatilde bizi hayal kırıklığına uğratan tek yer

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World