22 Şubat 2016 Pazartesi

Samsun-Ordu Lezzet Turu - 2.Bölüm Ordu



Karadenizin hangi köşesini dönerseniz ayrı bir lezzet karşınıza çıkıyor. Bu kadar bol malzemenin bulunduğu bu coğrafyada lezzetli yemek yapmanın tek sırrı, malzemelere saygı gösterip onları doğru işleyebilmek. Pide heryerde pidedir, “hamuru açarsın, üstüne kıymayı koyar, fırına atarsın” değil olay. Bu topraklarda pide bir başka güzel. Balıklar ise en Trabzon turunda olduğu gibi yine bizi mest etti. Fındığıyla, balıyla, pidesiyle ve elbette balıklarıyla Ordu lezzet turunun hakkını verdık. Bu sefer et ağırlıklı değil, deniz ürünleri ve sebze ağırlıklı çalıştık.

Samsun’dan çıkıp Ordu’ya girerken şirin bir ilçe var, Ünye. Samsun’da çalışan eski işyerimden yemeğe düşkün bir müdürüm “Çakırtepeye çıkıp pide yemeden geçme” diye tavsiye etmişti. Atakale Restaurant Çakırtepe’de, şahane Ünye manzarası var.


Beyaz peynirli, kaşarlı, çökelekli, çökelekli çırpma, ıspanaklı, kıymalı, kuşbaşılı, pastırmalı gibi çeşit çeşit pideler bulunuyor. 2 farklı lokantada yenen dönerden sonra pek aç olmadığımız için sırf tadına bakalım diye 2 tane ortaya söyledik. Menüde “Yumurta farkı 50 Krş”, yazıyordu onun hatırına iki pideyi de çift yumurtalı yaptırdık.

Pidelerden önce altlık lahana turşusu geldi. Ben hiç iştahımı kapatmamak için bulaşmadım.


Ve akabinde pidelerimiz teşrif ettiler. Çabuk soğumasın diye metal tabaklarda değil, tahta tepsilere koymuşlar. Pizza servisinde tahta kullanıldığını görmüştüm ama pidede ilk defa denk geliyorum.


Bir tane kuşbaşılı yumurtalı, bir tane de çökelekli çırpma söyledik. Tabii bunları ortaya geldiği için ekip, atmaca gibi elde çatal bekliyor. Ozan’ın “Semih Bey, efendim çekimler ne zaman biter acaba??” diye sorması gezinin en renkli kahkahalı anlarını yaşattı.


Çökelekli çırpma sırf adı farklı olduğu için söylemiştik. Söke’de yapılan pide gibi, çökelek peyniri ve beyaz peynir önce yumurta ile karıştırılıp harç yapılıyor, pidenin bir tarafı pişirilip ters çevirirken üstüne tekrar yumurtalar kırılıp biraz daha pişiriliyor.


Hamur harikaydı, hem lezzetli hem de incecik, damağı yormuyor. Tereyağından da nasibini alınca ortaya güzel bir ürün çıkmıştı.


Peynirli hoştu güzeldi ama bence pide dedin mi ya kıymalı olacak, ya da kuşbaşılı olacak arkadaş. Yoksa bana peynirlisi diyet yemeği gibi geliyor. Ha iki dakikada silip süpürdük orası ayrı!

Domates, soğan ve dana kuşbaşı ile hazırlanan pide, üstündeki yumurtayla birlikte adeta bir sanat eseri gibiydi. “Ben ucundan azıcık alırım yeter” diyenleri bile baştan çıkartır. Pideyi yerken arada, neredeyse onunu birden yalayarak parmaklarınızın bakımını yapabilirsiniz.


Et biraz tereyağı katkılıydı. Yağlı et kullanmak yerine löp yağsız et kullanınca ufak bir tereyağı takviyesi gerekmiş. Kötü mü olmuş? Sümmehaşa!! Gönül rahatlığıyla son yıllarda yediğim en güzel pideydi diyebilirim. Hem kuşbaşılının hem de peynirlinin lezzetleri damağımda dört nala koşturdu.

Atakale Restaurant Ünye girişinde durup soluklanmak için, soluklanırken de mideye bayram ettirmek için pide yemeniz gereken bir yer. Kuşbaşı öldürür, peynirli süründürür. Kıymalı aklımızda kaldı ama buraya tekrar gelmek için de bahanemiz oldu. 

Hesabı istedik, yok dediler. Meğer eski müdürüm bizim için rezervasyon yaparken hesap almayın demiş, yıllar sonra yediğimiz bu güzel pideler için kendisine tekrar teşekkür ederim.

Ordu lezzet turuna çıkacağımızı önceden twitterda paylaşımda başımıza piyango vurdu ve daha gitmeden bir takipçim “illa akşama bendensiniz” dedi ve midemize talih kuşu kondu. Bu akşam Küçük Ev’de (Uyunluk Sokak No: 12 – 0.452.2254560) yöresel ve Gürcü yemekleri yemeye davetliyiz. Ömer Çoruh (0.532.3959204) eczacı bir arkadaş, en az bizim kadar yemeğe düşkün. Ailede Gürcüler olduğu için bu gece bize hem Gürcü hem de Ordu lezzetlerinden ikram ettiler.

Küçük Ev’de sadece salı ve Perşembe günleri Gürcü yemekleri sunuluyormuş. Diğer günler ziyaret etmek isteyenler en az bir gün önceden rezervasyon yaptırmalıymış.

Dedruli denen çorba ile başladık. Kavrulmuş mısır unu, çörek otu, sarımsak, kuru kişniş (kinzi), pirinç ve tavukla yapılıyormuş. Özellikle kuru kişnişden dolayı çok farklı bir lezzete sahip.


Gokyani; taze fasulyenin taneli olanına denirmiş. Sarımsak, taze yeşil kişniş (maydanoza benzer bir ot), domates, fındık ve limonla yapılırmış. Farklı tadlara açıksanız tam size göre. Yanlız baştan uyarayım, bu taze kişnişi seven gerçekten sever, sevmeyen de nefret eder, öyle bir lezzeti var.


Masada 3 çeşit ekmek gözden kaçmadı. Tam buğday ekmeği, normal somun ekmek ve karadenizin olmazsa olmazı mısır ekmeği. Bizim tercihimiz elbette mısır ekmeği oldu.


Gürcü yemekleri ne alaka demeyin, neticede Gürcistan’a çok yakınız. Müslüman Gürcülerin en fazla yaşadığı yer de Orduymuş. Bu iki Gürcü lezzetinden sonra Şamar’ı yedik. Heheh! Ordu’da el yapımı ezme sucuk ve kaşar peyniri ile yapılan tosta “şamar” deniyormuş.


Ekmeğin üzerine hafif yağ sürüp güzelce tost makinasında kızartmışlar. Ayvalık tostu gibi zengin içerikli değil ama ezme sucuk ilginç bir deneyim oldu. Yazarken bile dilim damağım birbirine yapıştı.


Tüm karadenizde olduğu gibi Ordu’da da pide sofraların vazgeçilmeziymiş. Öğlen kuşbaşılı yediğimiz için, akşam kıymalı tercih ettik. Ordu’da pideye “Yağlı” deniyormuş. Ama öyle vıcık vıcık yağlı değil, adı yağlı sadece. Bol soğanlı ve kıymalı hazırlanan harca domates koymamışlardı. Ama yumurta olmazsa olmaz.


Bundan 25 sene önce hatırlıyorum, Coca Cola ve Sprite bu kadar piyasaya hakim olmadan önce, her memleketin kendine ait gazozu vardı. Niğde Gazozu, Ankara Gazozu, Bağlar Gazozu... Burada da Ordu Ufuk Gazoz milli gazozmuş. Yöresel firmaları kalkındırmak namına içtik.


Yemeğin sonunu yine bir Gürcü lezzeti olan Gürcü Papası ile bitirdik. İzabel üzümü (muhacir üzümü) ile yapılıyormuş, buğday unu, mısır unu ve şeker katılarak yapılan bir tür muhallebi.


Sanayi üretimi değil de Nihal Hanımın kendi ellerinden çıkan bir ürün olduğu için kısa sürede kasenin dibini gördük.


Gürcüler kırmızı şarap konusunda çok iyiler. Sovyet döneminde Moldova ile birlikte Gürcistan neredeyse tüm Sovyetler Birliğinin şarap ihtiyacını karşılarmış. Kindzmarauli yarı tatlı kırmızı şarap, Kazakistan’da yaşarken aşık olduğumuz eski sevgilimiz.


Bazı yemekler vardır ki insan onların lezzetini anlatabilmek için kelime bulmakta zorlanır. İşte bu yemekler o yemeklerdi. Küçük EV Cafe’de işletme sahipleri Engin ve Nihal Atabeyoğlu ile birlikte yaşadığımız bu çok özel yemekler ve lezzetler için dostum Ömer Çoruh’a ne kadar teşekkür etsek az.

Akşam yemekten sonra teleferikle Boztepe’ye çıktık. Yıllarca İzmir’de yaşadım, bizim Balçovadaki teleferiğe hiç binmemiştim. Tertemiz tıkır tıkır işleyen bir sistem kurmuşlar.


Öyle pahalı da değil, haftaiçi 5 haftasonu 6 TL. Gezginler bilir, Cape Town’da Masa Dağına çıkıp şehre tepeden bakmak için teleferiğe 240R = 48TL bayılmanız gerek. Ordu’da yapılması gerekenler listesinde olmayı hakediyor.


Merkeze geri döndükten sonra şehrin en janjanlı mekanlarından biri olan Hüner Pastanesinde salep içtik. Üniversite yıllarından beridir Salep’i çok severim. Malesef pek sahiplenilmiyor ve Türkiye’de hakettiği ilgiyi göremiyor. Yurt dışındaki hiç bir Türk lokantasında da Salep satıldığını görmedim. Acaba bu güzel içecek neden millileştirilmez, neden reklamı yapılmaz? İlla Yunanlıların “Salepis” diye piyasaya çıkıp ortalığı kızıştırması mı lazım?


Gecenin bir yarısı otele vardığımızda resepsiyondaki ablanın gözü yollarda kalmıştı. Şehrin biraz dışında kalan Grand Ayzek hoteli arabası olanlar için tavsiye ederim. 4 yıldız tertemiz otel, fiyatlar da baya uygun.


15.12.2013 Pazar
Otelimiz ne kadar güzel olsa da açık büfe kahvaltısında Pınar marka paketli küçük tereyağlarından görünce bir anda soğuduk. Karadenizin bağrındayız, hala hijyenik fabrikasyon tereyağı veriliyor. Sadece çay içerek geçiştirdik. Halbuki koy oraya açık tereyağı, markasız peket bal, fındık, mısır ekmeği, bak nasıl yumulurduk o zaman.

Otelin hemen yanında Sagra’nın fabrikası vardı. Ordu’nun en kıymetli ürünü olan fındık ve fındık ürünleri ile yapılan onlarca çeşit ürünün arasında kendimizi kaybettik.


Butik tarzda çikolatalar gördük, fiyatlar fena değil! İstanbul’daki butik çikolatacıların yarı fiyatına diyebilirim. Gerçek bir çikolata tutkunuysanız, Sagra’ya geldiğinizde Disneyland’a girmiş bir çocuk gibi hissetmemenize imkan yok.


3-4 tane masa atmışlar, isterseniz ortaya karışık çikolata tabağı yapıp kahveyle birlikte yiyebiliyorsunuz. Kaçırırmıyız, aç karnına öyle bir güzel gitti ki anlatamam.


Erdi, truffle, portakal, badem ve fındıklı çikolataların tadına baktık, sütlü çikolata kaplı fındık krokantı grup içerisinde favori seçildi. Ama cila niyetine bir tur daha ondan yemedik.


Bir de ekmeğe sürmelikler var ki en tehlikeli bölüm. Annem karadenizli olduğu için benim çocukluğum Sagranın fındık ve kakaolu ezmeleriyle geçti. Fındık ezmesinin sağ üst köşede olan krema gibi olanından değil, sağ üst köşedeki harbi harbi ağza tıkır tıkır fındık geleninden almanızı tavsiye ederim.


Her ne kadar Sagra’da olsak da fındık ezmesi Gürsoy markaymış ki benim bu fındık aleminde bildiğim en kral markadır. Hem Gürsoy marka fındık ezmesini, hem de vakumlu pakkette fındık gördüm mü affetmeyiz.


Orduya gelip Sagra fabrikasına uğramamak olmaz! Bademli fındıklı portakallı truffle ile kahvaltı öncesi altlık yapın. Kahvaltıdan sonra pek gitmez belki ama aç aç iyi gidiyor.

Çikolata ile alarm durumuna geçen mideleri yatıştırmak için Kahvaltı Diyarı’na gittik. Ordu şehir merkezine girerken ara mahallelerde bakkala benzer bir yer. Bir Samsun Çamlıdağ olmasa da ufak bir şarküteri diyebiliriz, ne ararsanız var. Mekan sahibinin kızı Emel pek bir hamarat, her işe yetişiyor.


Zeytin peynir domates değil de, Ordu’ya ait lezzetlerin peşinde olduğumuzu söyledik. Kuymak ve börek tavsiye ettiler. Her ne kadar kuymak veya mıhlama Ordu’ya ait değilse de bizim gibi dışardan gelenler için bulunmaz lezzet


Kuymak İstanbul ortalamasının üstündeydi ama 2 hafta önce Trabzon Müze Çay Bahçesinde yediğim lezzeti vermedi, peyniri biraz azdı. Saolsunlar tereyağını esirgememişler o yüzden hakkını yemeyelim lezzeti yerindeydi.


Ancak peyniri az unu fazla olduğu için homojen bir karışım yoktu. Bir yerde toplanmış bolca erimiş tereyağı, diğer tarafta hafif kuru bol unlu kuymak.


Tekrar ediyorum kötü değildi ama kişi başı bir porsiyon almaya gerek yok, 4 kişi bir porsiyon söyleyin maksat, tadına bakmak.

6 çeşit peynirle hazırlanan börekler üçgen katlanmış yağda kızartılmıştı. İçi yumuşacık, dışı çıtır.


Finali ise Sagrada gördümüz Gürsoy marka fındık ezmesi ile yaptık. Yediğim en güzel fındık ezmesi, normal bir şey değil bu. Damaktan mideye doğru kayarken, insan kendini damat adayı gibi hissediyor.


İlginçtir fındık burada merkezden daha ucuzdu. Vakumlu pakette satılan Gürsoy marka fındıklardan 4-5 kilo yolluk yaptık.

Kahvaltı Diyarı, Ordu’nun ara mahallelerinde eliyüzü düzgün, temiz, iyi işletilen bir esnaf bakkaliyesi ile kahvaltıcı karışımı bir yer bir yer. Mutfaktan “Kızıııım servis hazıııır” diye seslerin geldiği samimi bir aile işletmesi. Bol tereyağlı kuymak eşliğinde 5 bardak yerli karadeniz çayı ile huzuru bulacaksınız.

Kahvaltı sonrası, Ordu merkeze dönüp arabamızı park edip dolanmaya başladık. Sahilde Ordu Arı Yetiştiricileri Birliği’nin dükkanını görünce daldık içeri. Çam balı, çiçek balı, kestane balı gibi balları görünce tekar teker tadına baktık! Abi bu bal nasıl oluyor, tadı nasıl?


İki kaşık ondan bir kaşık bundan derken 1 aylık şeker yüklemesini oracıkta yapıverdik.

Ordu’da “Deli bal” diye bir bal varmış. Günde en fazla 1 çay kaşığı yenirmiş. Fazlası dokunurmuş!! Ormangülü Balı diye geçiyormuş. Yöresel lezzet istiyoranız buyrun yöreselin dibi. Ama alırken doğru dürüst satıcıyla konuşun, hakikaten fazlası zararlı olabiliyormuş.


Geleneksek olarak halk arasında öksürük kesici ve mide ülseri tedavisinde kullanılırmış, eczacı arkadaşımızın dediğine göre doğru miktarda tüketildiğinde çok etkiliymiş.

Şehirden ayrılmadan önce çarşıda kısa bir gezinti yapıp Ordu lezzetlerini midenizle buluşmak iyi bir fikir. Ordu şehir merkezinde son lezzet durağımız tekrar Hüner Pastanesi oldu. Dün akşam geç saatte gittiğimizde kapanmak üzeriydi pek bir şey anlayamadık. Ama menüdeki alfredo soslu fettucine ilgimi çekmişti. Efendiler Ordu’dan bahsediyorum. Kaçınız alfredo sosun içinde ne var biliyor?? Menüyü biraz karıştırınca Risotto Quattro Formaggi bile gördüm. Gerçi Tulum peyniri koyuyorlarmış ama olsun.


İsteyene domates soslu patlıcan kızartma, fasulye diblesi gibi yöresel lezzetler de var. Ama daha hiç aç olmadığımız için fotoğrafla geçiştirdik.


Ammmaaaaaa fırından yeni çıkmış laz böreğini görünce, dedik budur! Tezgahdaki genç oğlan “Ilık ılık yenmez abi dokunur” diyince “2 tane ver o zaman” dedik, ilkini yerken diğeri soğur.


Laz böreği konsept olarak Antep baklavasının benzeri. Ama içinde antep fısıtığı değil, peynir var.


Peynir dediysek ezine beyaz keçi peyniri değil. Koyun sütünden yapılmış, lor peyniri kıvamında, kaymağa benzer bir peynir. Selanik’te galaktaboureko diyorlar buna. Ayvalıkta da Güler Tatlıhanesinde, Trabzonda da Nejla Hanım’da yemişliğimiz vardır. Sanırım en iyisi Ayvalıkta olanıydı.

Hüner lokantası yarım asırlık bir yermiş. Sanırım dünya üzerinde hem laz böreği hem de Fettucine sunan yegane restoran. Ordulu arkadaşlara göre çeyrek asırdır kalitesinden ve muhteşem tatlarından ödün vermiyormuş, damak tadımız için her gün menüsüne yeni lezzetler katıyormuş.


Ordu’yu çok sevdik, Karadeniz’in İzmir’i gibi. İnsanlar mutlu şehir cıvıl cıvıl. Şehir merkezinde bir çok balık lokantası olmasına rağmen, biz Samsun dönüşünde Perşembe’de durmayı tercih ettik.

Perşembe gibi ufak yerlerde yöresel lezzetlere ulaşmak daha kolay. Yoksa biz Ordu’ya melocan yemeye gelmiştik, Fettucine bulduk.





15 Şubat 2016 Pazartesi

Samsun-Ordu Lezzet Turu - 1.Bölüm Samsun

Tuna’nın doğumu için Kasım 2013 sonunda Özenç Amerika’ya gidince, 2 ay boyunca bana da her hafta sonunu itinayla değerlendirmek düştü. Aylar öncesinden aldığımız uçak biletleriyle hiç bir hafta sonunu boş geçmeden Samsun, Ordu, Tel Aviv, Urla, Bafa, Bodrum, Dalyan, Selimiye - Söğüt turları yaptık. Hepsi güzeldi ama has löplöpçü ekip Ozan, Zeynep ve Aşkın Babayla yaptığımız Samsun-Ordu haftasonu lezzet turu efsaneydi.

Kötek buğulamadan tut, pastırmalı yumurtaya, karadeniz dönerinden pidesine kadar bir çok yemeği Samsun’da tattık. Ordu’da ise hayatımda ilk defa ismini duyduğum pancar dible, melocan, sakarya yiyip ayrıca Ordu’lu bir arkadaşımın evinde Gürcü yemekleri tatma fırsatımız oldu. Cuma akşam çıkıp Pazar gece geç saatte biten bu hafta sonu lezzet turunda sanırım 10 öğün yemek yemişizdir. Çok yemek normal insanlarda hazımsızlığa yol açarken, Löplöpçüler’de Talcid görevi görerek günlük yaşamı sindirmeye yarıyor.


13.12.2013 Cuma
Eylül ayında Anadolujetin 54 TL’lik promosyonlu biletini görünce Cuma akşamına Samsun’a gidiş bileti almıştık. Pazar dönüş uçuşunda promosyon bilet olmadığı için almamıştık ama şansımıza, 2 ay sonra da Pegasusun promosyonunu yakalayınca dönüş biletini son anda ayarladık.


Bizim gibi zırp pırt haftasonları biryerlere kaçacaklar için Sabiha Gökçen çıkışlı ve varışlı uçaklar daha mantıklı. Hem uçak bileti, hem otopark çok daha ucuz. Hem havalimanının dışında günlük 7 TL’ye otopark var, hem de ücretsiz havalimanına ulaşım aracı.

Saat 19:35 gibi Samsun’a iner inmez kiralık aracımızı aldık. Avis veya Budget gibi havalimanında şubesi olan firmaları değil, Holiday Autos ile internet üzerinden arabayı kiralamıştım. Osmanlı Rent a Car yetkilisi bizi havalimanında karşıladı ve havalimanı dışındaki ofislerinden dizel Fiat Lineamızı teslim etti.

Şehir merkezine varır varmaz, otele bile gitmeden Karadeniz Balık Restorana (Cumhuriyet Caddesi No 106) gittik. Samsun 2011 turunda aynı işletmenin Atakum mevkiindeki deniz manzaralı janjanlı şubesine gitmiştik, ama şehir merkezinde ki bu ufak lokantanın mutfağı Samsun’lu arkadaşlarımın dediğine göre çok daha iyiymiş. Kalkanlar küçüktü ama koca koca minekopları (Samsunda Kötek diyorlar) görünce hemen siparişimizi verdik.


Biz balıkları tezgahta seçerken, balıkçı arkadaş “ızgarası da güzel olur ama buğulamasını da mutlaka tavsiye ederiz” demişti. Ustamı kıracağımıza kafamızı kırarız! 2 tane 1250 gramlık kötek alıp birini ızgara birini de buğulama yaptırdık.

Balıklar gelene kadar önden altlıklarımız geldi. Turşu kavurma bir karadeniz klasiği. Benim turşuyla aram pek iyi olmadığı için bu sıcak yemekle bile ilgilenmedim, tüm iştahımı köteklere sakladım.


Beni bilenler bilir, salatayla da aram pek iyi değildir. Bir tek havuç salatası ve roka salatası severim. Balığın yanına tercihim roka salatası olur. Üzerine biraz da beyaz peynir koydun mu benim için en kral salata olur.


Karadeniz lokantalarında en sevdiğim şey ise mısır ekmeğidir. Bazı yerlerde gündüzden pişirirler soğuk soğuk gelir, bazı yerlerde de siparişe müteakip pişirip sıcak sıcak getirirler. En son tavada kızartılarak yenen mısır ekmeğini Batum gezisinde yemiştik, ona benzettim. Ekmek değil, pasta mübarek.


Karadeniz Balık Lokantası içkili lokanta olduğu için meze de var. Ama biz löplöpçüler balık yemeye gidince prensip gereği hiç meze söylemeyiz. Sadece salata ve balık. Gerçi mısır ekmeği geldikten 5 dakika sonra bitti. “Yenisini söylesek mi?” oldu ama balığın önünü kapamasın diye güçte olsa nefsimize hakim olduk.


Minekopa karadenizde kötek diyorlarmış. Beyaz etli büyükçene bir balık. Bazı yerlerde kaya levreği diye geçiyor. Yağlı balıkları genelde ızgara tercih ediyorum, balığın gerçek lezzetini anlamak için en güzel pişirme yöntemi. Ustam balığın üzerine pişmiş biber ve domates de eklemiş ki takdir edilecek bir uygulama. Bazen buz gibi domatesi koyuyorlar hatta kabuğundan da gül motifiyle gereksiz süsleme sanatı yapıyorlar, hiç hazetmem.


Kötek beyaz etli ve yağlı bir balık. Bizim yavru 1 kilonun üzerinde olduğu için tekerlek kesip dilim dilim pişirmişler. Saolsun ustam hiç kurutmadan sulu sulu bırakmış. Ama üzerine sanırım biraz baharat atmış lezzet versin diye, olmasaymış da olurmuş. En son Adana’da bu kadar güzel minekop ızgara yemiştim, ama bu da hafızamda uzun zaman kalacak bir balık oldu.


Izgaraları löplettikten sonra koca bir baklava tepsisinde sıradaki kötek buğulamamız geldi.


Kemikleri üzerinde kalacak şekilde fileto çıkartılmış, domates, soğan, biber ve balık suyu eklenerek fırında pişirilmişti. Türkiye’de balık denince akla ya ızgara ya da tavada kızartması gelir. Buğulama çok yaygın olan bir pişirme tekniği değildir. Manzaraya bak, olimpiyatlara girse altın madalya alır.


Ozan kardeşim çekimleri bekleyemedi ve dayanamayıp birtane cumburlop ekmeği bandırdı. Ama adam haklı, balığın suyu aşırı tahrik edici. Balıklar bitip de kenara çekildiklerinde dibindeki o enfesliğe ellerimi şıp şıp diye sıvıştırıp, pıt pıt diye yüzüme, boynuma, kulaklarımın arkasına süresi geliyor insanın.


İçinde neler yok ki?!? Domates ve biber klasik sebzeler. Belki biber kullanılmasaymış daha olabilirmiş. Ama sarımsak ve soğan o kadar güzel lezzet vermiş ki inanılmaz. Ekmek banmaktan helak olduk.


Izgarası mı daha güzel yoksa buğulaması mı diye sorarsanız, kavga çıkar. Biz ikisini de sevdik. Ama sulu sulu buğulama yemeğe pek alışkın olmadığımız için sanırım bu daha çok sevdik. Yoksa balık aynı balık.


Buğulama yaparken en önemli konu balığın omurgasının mutlaka balık suyuyla birlikte pişmesiymiş. Hatta mümkünse bir kaç yerden omurga kesilecek ki, dana kemiğinin iliği gibi omurganın içindeki lezzetler suya karışsın.


Tatlı yemek pek adetimiz değildir, ama balık sonrası 2 lokma birşeyler yemek lazım. O yüzden 4 kişi için sadece 2 porsiyon söyledik. Kabak tatlısı ve helva.


Kabak tatlısı çok başarılıydı. Rengiyle pek fazla göze hitap etmese de, tadıyla damağımızı bayram ettirdi. Üzerine elbette ceviz değil, fındık serpiştirilmiş.


Tahin helvası da en az kabak kadar başarılı yapılmış. Her lokantanın kendine has bir helva sunumu var. Bazen çok sert olur fırında pişirirler, bazıları da yumuşak hatta neredeyse sıvı gibi olur.


Bitmesini hiç istemediğimiz bir yemek oldu ama maalesef sonuna geldik. Yediğimiz kötek balığı beklenmedik bir anda kalbimizi çalıyor ve Samsun’da ki favorilerimiz arasına girdi. Karadeniz Restaurantın bu şubesini daha çok sevdim. Her ne kadar lokanta biraz eski olsa da, manzarası olmasa da mutfaktan çıkan malzeme çok daha iyiydi. Rakıyı efendi gibi içtik, 4 kişi hesap 195 TL geldi. Samsuna bir daha gidersem gözüm kapalı tekrar Cumhuriyet Caddesi üzerindeki Karadeniz Rastaurant’a giderim.

Löplöpçülerin olayı da daha çok gezmek, daha çok yöresel yemekleri keşfetmektir. Otel ve konaklama konusunda pek titiz değilizdir. Otele vereceğimiz parayı, pastırmalı kavurmalı yumurtaya, karidese, ahtapota veririz. Otel Altay hem şehir merkezinde olmasından hem de ucuz fiyatından dolayı beklentileri karşıladı.


14.12.2013 Cumartesi
Otelde oda fıyatına kahvaltı dahil olmasına rağmen, sadece 2 bardak çay içip gerçek kahvaltı için Çamlıdağ Şarküteri’nin 56’lar şubesine gittik. Sırf otele yakın olduğu için ve şehir merkezindeki diğer lezzet noktalarına yakın olduğu için burayı tercih ettik, yoksa 5-6 şubesi daha var. Tezgah sağlam, salam, sucuk, pastırma, yumurta, kavurma, bal, peynir, zeytin ne ararsanız bulabilirsiniz, zor olan ne yiyeceğini seçmek.


İsterseniz satınalıp eve götürebilirsiniz, isterseniz de oturup, güzel bir kahvaltı ile güne zımba gibi başlayabilirsiniz.

Aslında gönlümüzde sadece 10 yumurtayla hazırlanmış, pastırmalı yumurta yemek vardı ama çeşit çeşit kavurmaları görünce son anda kavurma da aklımıza girdi.


Pekmez, helva ve bal (hem süzme hem de petek) yumurta sonrası yenecek cilalar. Bizim için mükellef bir kahvaltı mutlaka güzel bir bal kaymak ise sonlanmalıdır. Hatay gezisinde de aynen böyle yapmıştık, Diyarbakır'da da


Sosis, salam sucuk gibi işlenmiş etlerden uzak duruyoruz. Tamam belki lezzetli olabilir ama neticede doğal şeyler değil, kendimiz yemiyoruz, çocuklarımıza yedirmiyoruz. Dolayısıyla şarküteri ürünlerinden yediğimiz iki şey var, biri pastırma diğeri de kavurma.

Pastırma Türklere özgü bir et ürünüdür. Tuzlanıp kurutulduktan sonra çemen sürülür ve tekrar kurutulur. İlave katkı maddesi olmadığı için doğaldır.


Pastırma dana etinin farklı yerlerinden yapılırmış. Bonfile ve antrikot tarafı pastırma için en makbul olan yerleriymiş. Yumurtaya katılacak ise ve yumuşak olanı (Bonfile) iyi gidermiş, ama löp löp yenecekse yağlı tarafı (Antrikot) daha lezzetli olurmuş. Yumurtaya da konsa da pastırmalar kesinlikle tava ile temas etmemesi gerekirmiş.


Kavurma ise bir başka severek yediğimiz şarküteri ürünü. Sadece tuz (etin %3’ü kadar) ve böbrek yağı ilave edilerek 3-4 saat pişirilirmiş, böylece etin dış tarafı iyice kızarır ve böbrek yağını emermiş. Genelde dananın ön kol ve but tarafından çıkan etler kullanılırmış.


Yağlı löp etin yumurtayla buluşması bambaşka bir şey. Yanlız et zaten daha önceden kavrulup soğutulduğu için kavurmayı çok fazla pişirmeye gerek yok. Ucundan acık ısıtsanız yeter. Önce biraz ekmeksiz, ondan sonra etin yağını damarlarda hissetmeye başlayınca da ekmekle götürdük.


Ekmek dediysem öyle somun ekmek değil, pofuduk pide ekmeği. Bir şarküteride eğer orada yemek yeme imkanı da varsa, olması gereken en önemli ürün.


Finali ise bal kaymak ile yaptık. Çok şükür memleketimizde çok iyi bal üretimi var, ama aynı zamanda ortalık çakal dolu. Adı sanı bilinmeyen firmalar merdiven altı üretimlerle bala benzer şeyleri piyasaya gazlıyorlar.


Ama yılların Çamlıdağ Şarküteri’si bu işin piri olmuş, Karadenizin en ücra köşelerinden bile bal alıp getiriyormuş. Kaymak da usulüne uygun olarak yapılmış olunca ortaya bambaşka bir güzellik çıkıyor. Sorduk Samsunun yerel üreticisilerinden alıyorlarmış, mis gibi ot yemiş hayvan sütü kokuyordu.


Ve nihayet gözlerimizin yaşarma sahnesi. Bizi tanıyanlar bilir, biz löplöpçülere yemek yerken aniden bir his gelir ve mutluluk göz yaşları boşalır bir anda. Artık çok sevdiğimiz yemeği uzun süre sonra yediğimizden midir, farklı bir ortamda bulunduğumuzdan mıdır bilinmez, ara ara eser öyle. Gözümüzden yaş gelmesi demek, yediğimiz yemeğin aşırı keyif vermesi, duygu boşalması  demektir. Bir mekanda mutluluktan gözyaşı geldiyse, hesap ne gelirsen gelsin fark etmez. (Bir demlik çayla birlikte hesap 4 kişi için 34.87TL geldi)


Hangi çaydan isterseniz ondan sipariş verebiliyorsunuz. Elbette hepsi yerli karadeniz çayı ama hepsinin farklı lezzetleri varmış. İstanbul’da yaşayan Samsunlu löplöpçü dostlarımızın tavsiyesiyle Tirebolu 42 çayı içtik.


Samsun’a gidince hangi otelde kalırsanız kalın, kahvaltı için gideceğiniz adres belli, Çamlıdağ Şarküteri. Önce pastırmalı üstüne de kavurmalı yumurtanın tadına bakın, ikisi de ağızda lokum gibi dağılıyor. Finalde de bal & kaymak kaymak patlattın mı yeter, öyle zeytin peynir domatesle hamallık yapmaya gerek yok.

Merkeze doğru yürürken bir anda, İstanbul Bakkaliyesi çıktı karşımıza.


İçeriye bir bakalım dediğik, Türkiye’nin dört bir tarafından kuru meyva getiriyor, ve en kalitelisini getiriliyormuş. Patron Hacı Kenan Civil, Samsun’a ilk defa pestil getiren kişiymiş.


Sabah sabah kan yapsın, diye karışık paket yaptırıp, kahvaltı üstüne afiyetle süpürdük.


Saat 10:30 civarında Samsun’un meşhur Çalıkuşu Lokantasının önünden geçerken bir umutla dönere bakmak için içeri girdik. Daha hazır değilmiş, “Henüz 20 dakikası var” dedi ustam.


Biz elde kameralarla “Yeme içme turuna çıktık, İstanbul’dan sırf bunun için geldik, az pişmiş de severiz zaten” gibilerinden yıkama yağlama çekince saolsun bizi kırmadı ustam, küçük bir parça kesip, elleriyle bizi besledi. İşte karşılıksız sevgi dedikleri budur. “Olmuş abi, pişmiş bu ya” filan diyince de 1 porsiyon kesip verdi.

Kıymadan yapılan döner sevenler için çok iyi. Tadı biraz tuzlu geldi ama lezzetli. Lavaş aynı dükkanda odun fırınında yapılıyor, sıcak sıcak dönerci ustanın yanına geliyor. Sabah sabah ilk müşteri olduğumuz için ikram dediler para almadılar. Çalıkuşu’na bir gün vakitlice gelip doya doya döner yemek lazım. Pastırmalı yumurtadan yarım saat sonra tadını alamadık.


Öğlen yemeği için listemizde, bir önceki Samsun gezisinde ayıla bayıla yediğimiz Lezzet Lokantası var. Ama saat daha erken olduğu için önce Gazi Müzesini gezdik. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının 100 sene önce hangi şartlar altında ülkemizi kurduklarını görünce hüzünlendik.


Atamız 22 Eylül 1924’te demiş ki, “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir, cehallettir, delalettir”.

Çarşıda dolanırken, balıkçıların arasından geçip, bu mevsimde neler çıkıyor diye tezgahları inceledik. İstavrit, zargana, barbun ve sarıkanat ağırlıklıydı. Yanlız tanımadığımız bir balık çıktı karşımıza.


Sorduk, burada “Gomit” diyorlarmış. Bizim bildiğimiz iskorpitin karadenizli amcasıymış. Beyaz etli olurmuş, buğulaması ve çorbası çok güzel olurmuş, aynı lipsoz gibi iskorpit gibi dikenleri zehirliymiş, soktu mu ağlatırmış.


Saathane meydanına geldiğimizde Lezzet Lokantasının olduğu binanın yıkıldığını görünce başımızdan aşağı kaynar sular döküldü. Allahtan “100 metre ileriye taşındık” diye tabela asmışlar, gittik baktık, bulunca sevindirik olduk.


Lezzet Lokantasındaki döneri bir önceki Samsun yazısında detaylı anlatmıştım. Kömür ateşinde değil, odun ateşinde pişiriyorlar, ara sıra açık aleve sürahiden kepçe kepçe erimiş tereyağı sıçırtarak coşkuyu veriyorlar. İnanmazsınız, burada günde 20 kilo tereyağı kullanıyormuş.


Açık alev yağ ile temas edince bir anda alev kabarıyor ve dönere kısa süreliğine çok yüksek ısı veriyor. Bir diğer usta da hızlı hızlı kızaran yerleri kesiyor. İlginç bir pişirme tekniği.


Yanlız en çok sevdiğim şey, etler kesildikten sonra hemen tartılıp daha üzerindeki cozurdamalar devam ederken tereyağlı sıcak lavaşın üzerine konup servis ediliyor. Yani öyle döneri kesip kesip tezgahta bekletme yok. Masanıza geldiğinde dönerin dumanı daha üstünde tütüyor.

Pideler dönerin arkasındaki sacda ısıtılıyor. Kıtır hale gelince önce dönere yapıştırılıp iliklerine kadar bütün lezzeti emdiliyor, sonra da üzerine tereyağı atılıp tabağa yatırılıyor.


Sadece tadım yapacağımız için kişi başı birer porsiyon söylemedik, ortaya yarım kiloluk döner söyledik. İsteyene dürüm yapması için tabağın altına tereyağlı lavaş pide koymuşlar, isteyenlere de löp et götürürken gazını alsın diye pideleri ince ince kıyıp vermişler.


Daha ilk lokmada heryerimi saran lezzet dalgasına kendimi kaptırdım gidiyorum. Bu döner son zamanlarda yediklerimin en iyisi kuşkusuz. Her zaman bu kadar iddialı ifadeler kullanmam ama budur. Döner budur. İçinde kıyma yok, sırf parça et ile yapılmış. Üzerine o kadar tereyağı sıçratıldığı için tadı yağı tuzu hayli hayli yerinde. Baskın bir kekik kokusu geliyor, bence çok yakışmış! Dürüme gelir, pilav üstü olur hele hele sade yersen adamı coşturur


Hünharca saldırdığımız dönerin ardında bu pideler kaldı. Bolca erimiş yağ, hafif biraz kekik ve hafiften et kırıntıları. Hani iskender yerken önce pidesiyle birlikte dönerinden yer sonlara doğru ekmeklerini bırakır sadece dönerini yersiniz ya! Burada sistem farklı, önce “ekmeksiz yiyeyim abi zaten diyetteyiz” diye dönerlere yumuluyorsunuz, sonra “Amaaan olan oldu” diyip, kaymaklı ekmek kadayıfı niyetine tereyağlı pideyi etsiz götürüyorsunuz.


4 kişi 500 gram dönerden elbette bir şey anlamadık, zaten masaya tabak gelince fotoğraf faslından sanırım biraz soğuttuk, 500 gram daha ilave aldık. Yine insan gibi birer porsiyon yiyip kalkamamıştık. Daha da yerdik. Ancak tadı damağımızda kalsın ve bir daha buraya mutlaka yolumuz düşsün diye kendimizce tadında bıraktık. Masadan kalktığınızda damağınızda çok güzel bir et ve hafif bir kekik tadı kalıyor. Mideniz ise sanki 250gr eti yememiş gibi “Daha ver ulan daha veeeeeeeeerrr” diye bağırıyor.

Yemek sonrası çay içmek adettendir. Kesinlikle ve kesinlikle böyle kebap döner gibi yağlı etler yediğiniz zaman soğuk ayran içmeyin. Etin yağı donar, damakta kötü bir tad bırakır. En güzeli hiç bir şey içmeden yemek, üstüne de misler gibi bir karadeniz çayı içmek.


Lezzet Lokantası sanırım Türkiye’nin en iyi 3 dönercisinden biridir, net!! Aman Allahım ne döner. İstanbul’daki Karadeniz Döner ve Ankaradaki Mutlu Döner’e bir kardeş daha geldi, kilo verme işi başka bahara kaldı. Kilo fiyatı 100 TL. Samsun’a yolunuz düşerse buraya gelin demiyeceğim, sırf buraya yolunuz düşmesi için Samsun’a gelin, doya doya döner yiyin. Ama dikkat edin midesi kuvvetli olmayanlara 1 porsiyon üstü ağır gelebilir.

Samsun - Ordu lezzet turumuzun ilk kısmı burada bitti arkadaşlar. Ordu’ya melocan, sakarya, şamar yemeye devam ediyoruz. Samsun’a dönüşte havalimanına gitmeden Gülhan Pide salonunda da bir pide yedik, ama beklentilerin çok çok altında kaldığı için yazmayacağım, bozmuşlar. Meğer pidenin kralı Ordu Atakale’de yenirmiş.


Ordu yazısı aazzzzz sonraaaaa


Gittiğimiz ülkeler