17 Mart 2016 Perşembe

Urla - 1.Bölüm

Lezzet odaklı haftasonu kaçamaklarımız adresi bu sefer İzmir’in cennet köşesi olan Urla. 1 ay içinde 2 kez gittiğimiz Urla’nın altını üstüne getirdik. Katmer, balık, deniz ürünleri, Ege otları , paça, döner, kokoreç ne bulduysak itinayla mideye indirdik. Bir biraya 30 TL verilen sosyetik Çeşme plajlarından ziyade, gözlerden uzak olup lezzet turu yapmak istiyorsanız Urla biçilmiş kaftan. Zira Urla kendini yakından tanımak isteyenleri nazik imbat rüzgarı eşliğinde topraktan fışkıran otları ve denizden çıkan gerçek deniz balıkları ile karşılıyor.

İzmir’in en önemli lezzet durakları olan Tire ile Urla’yı 7 sene önce yazmıştım, bu sefer Urla’yı en ince ayrıntısına kadar keşfettik. O yüzden sindire sindire 4 bölüm yazacağım. Lakin, bu yazıyı lütfen aç karnına okumayın, ağır tahrik ihtiva etmektedir. Monitörü yalarsanız, I-Padı ısırırsanız sorumluluk almam ona göre.


07.12.2013 Urla
Urla lezzet turunda ilk gün ekip çok temiz! Ben, Aşkın Baba ve İzmir’li iyi yiyici dostum Kutlu. +100 kilo olan 3 kişi yaptığımız bu lezet turu beklenilenin aksine son derece temiz, aşırıya kaçmadan ve en önemlisi sonuç odaklı oldu. Biz Aşkın babayla bir gün evvelden İstanbul’dan gelmiştik, sabah kalkar kalkmaz kahvaltı bile etmeden Kutlu’yu da alıp saat 8’de Urla Limana vardık.



2009 Urla lezzet turunda katmeri, Lale Katmercisinde yemiştik, bu sefer İskele’de Ünal Kardeşler’i http://www.urlakatmeri.com/ denedik. Normalde burası için haftasonları çok kalabalık olduğundan “kalitesi düştü” filan diye yorumlar okumuştum, ama biz gittiğimizde henüz çok fazla müşteri yoktu. Çibörek ve kahvaltı da var ama buranın olayı katmer!

Fazla kalabalık olmamasının avantajıyla daldım mutfağa, olay yerinde incelemelere başladık. Ocağın başında Fatih Usta ve Sadullah Usta var.


Katmerler önce oklavayla bir miktar açılıp daha sonra havada elle çevirmek suretiyle incecik açılıyor. Meraklısı bilir, Antepte de katmer hamuru böyle açılır.


Açılan hamur, düzenli bir şekilde sacın üzerine yerleştiriliyor. Hamurun incecik olması için her türlü çaba sarfediliyor.



Hamurun üzerine daha sonra isteğe göre tulum loru, kıyma ve maydanoz konup ayrıca yumurta da kırılıyor. Biz 3 kişi sırf tadına bakmak için bir tane peynirli, bir tane de kıymalı peynirli karışık söyledik.


Lor peyniri ve yumurta bulamacı tahta bir mala ile iyice birbirine karıştırıldıktan sonra önceden kavrulmuş olan kıyma ilave ediliyor.


Kıyma harcının içine domates konmazmış, yoksa sulu olur, hamuru patlatırmış. Ama iç harç çok kuru olmasın diye de yumurta kırılması makulmüş.


Zarf gibi katlanan katmer artık pişmeye hazır. Hamur o kadar güzel parlıyor ki “Gel beni ye” diye ciyak ciyak bağırıyor.


Alttan alevi verip sacı ısıttıktan sonra kepçeyle biraz çiçek yağı ekleniyor.


Ve seremoni işte burada başlıyor. Sacın üzerinde pişen katmerimizin sadece bir yeri kızarıp diğer tarafları mahsun kalmasın diye devamlı çevrile çevrile kızartılıyor.


Her ne kadar katmer yağda kızartılıyor olsa da, yağ az ve çok kızgın olduğu için hamur yağ çekmiyor. Burada ustalık yağın sıcaklığını doğru ayarlamakmış. Eğer çok sıcak olursa incecik hamur hemen yanarmış, eğer yeteri kadar sıcak olmazsa da hamur yağ çekermiş. İki ucu boklu değnek yani.


Her iki tarafı pişen katmerler ocaktan alındıktan sonra mutfakta kesiliyor.


Yanlız katmer boyutlarına dikkat, Antep katmerinin 3 misli büyüklükte, neredeyse ufak bir seccade kadar.


İşte Urla’ya sabahın köründe gelmemizin sebebi budur. Çarşaf gibi denizin kenarında taze taze pişen Urla katmeri ile kahvaltı etmek. Yıllarca Antep’te sabah kahvaltıda fıstıklı kaymaklı Antep usulü katmer yedim, ama deniz kenarında yenen katmer bir başka güzel oluyormuş.


İçindeki peyniriyle, yumurtasıyla ve kıymasıyla gerçek bir Urla lezzeti. Sabah sabah güne zinde başlamanız için birebir. Kıymalı peynirliye zaten laf yok ama, kıymasız isterseniz bol yumurta attırın, yoksa biraz zayıf gelebilir. Biz 3 yumurta kırdırttık, beklentileri fazlasıyla karşıladı.


Ünal kardeşlerde sadece katmer yok, çibörek veya normal kahvaltı da var, ama bugün maraton koşacağımız için sadece katmerini yedik, çok da memnun kaldık.

Urla’da kahvaltı edecek mekan sadece Ünal kardeşler değil. Katmer değil de normal kahvaltı isterseniz, yine deniz kenarında ahşap masalarda ve sandalyelerde huzuru bulabileceğiniz yerler bol bol var.


Öğlene doğru limandaki balık lokantalarında hareket başlıyor. Levrek, çupra fiks balıklar, ayrıca dil ve fangri de var. Deniz kabuklularından karides, ve midye göze çarpıyor.


Bu midye olayını seviyorum arkadaş. Egede, Akdenizde, Marmara denizinde olmasına rağmen, pek fazla yenmiyor. Nedense midye kültürü bizde fazla gelişmemiş.

Hemen yan tarafdaki balıkçının vitrin daha zengindi. Yerli uskumru ve lüfer bol bol var. Sanırım lüfer bizim denizlerimizdeki en güzel balık. Uskumruyu da yabana atmamak gerekir. Eskiden o kadar boldu ki balık ekmekçiler yerli uskumru kullanırlardı, artık onlar da Norveç palamutu kullanmaya başladılar.


Ama limandaki balıkçılar anlamsız derecede pahalı. Neredeyse İstanbul fiyatları var. O yüzden biz önce merkeze dönüp kuzu etli, Ege otlarıyla hafif bir öğlen yemeği yiyip, sonra da Balıklıova mevkiindeki balıkçılarda akşamüstü rakılaması yaptık.

Vitrinlerdeki balıklara bakıp biraz acıktıktan sonra soluğu Urla Merkez lokantasında (Kemalpaşa Caddesi No: 3) aldık. 2009 Urla yazısında burayı yazmıştım. Sadece Urlanın değil, İzmir’in ve hatta Türkiyenin sayılı esnaf lokantalarından biri. 1934’ten beri değişmeyen lezzetleri burada bulabilirsiniz.


Türkiye’de lezzetin merkezi diyince akla hemen Antep gelir Hatay gelir. Ama Egenin otlarını yabana atmamak gerekir. Camekandan arapsaçı, rezene, şevketibostan gibi otlarla yapılan yemekleri seçip ister sade, ister üzerine kuzu eti ilave ettirerek sipariş edebilirsiniz.


Samsunda yediğimiz, bol tereyağlı kavurmalı pidelerin aksine, son derece karaciğer dostu, kalp dostu yemeklerden bahsediyorum ağalar. 2 porsiyon 3 porsiyon hatta 5 porsiyonu bile rahatlıkla yuvarlayabileceğiniz yemekler. Patron Sezai Bey her daim dükkanın başında. Adem usta ise mutfaktan sorumlu.


Ortaya 3 çeşit ot söyleyip, keyfimize baktık. Kuzu etli ilaveli arapsaçı ile keyfe başladık, çok lezzetli. Tadını sonradan hatırladım, eskiden Aliağa’da yaşarken annem buna yumurta kırarak kavururdu.


Hiç mideyi yormuyor, normalde içinde et yok, ama sırf doymayız diye 3 parça attırdık. Olmasaymış da olurmuş. Arapsaçı kendine has lezzeti olan bir ot, bulursanız kaçırmayın.


İkinci yemeğimiz ise şevketi bostan. Şevket kral demek, yani bostanın kralı. Damakta kaymak gibi eriyip gidiyor.


Nasıl olsa sebze yiyoruz diye hiç acımadık, karaciğer dostu şevketibostanın dibini sıyırırcasına yedik.


Rezene diye bir sebze varmış ve hatta bunun sulu yemeği yapılırmış. Rezene, zambakgillerden kök bitkiymiş. Sapları ve yaprakları ile birlikte yemeğe konuyormuş, mutlaka önceden haşlanması lazımmış. Sanırım hayatta çok şeyler kaçırmışım.


Anasona benzer kokusu vardı, yapraklarından geliyormuş ama esas yenen yeri kökü. Kereviz gibi kökü yeniyormuş. Valla annem evde yapsa hayatta yemem ama Urla lezzet turu olunca afiyetle mideye indirdik.


Rezeneyi biraz merak edince, Adem Ustaya rica ettik, mutfaktan bir tane rezene getirdi. Kerevize benziyor ama pazarda görsem hangisi kereviz hangizi rezene ayırt edemem herhalde. Türkiye’nin lezzet diyarı olan Antep’e Hatay’a Ege taraflarından sevgiler.


Merkez lokantasında hiç tatlı bile yemeden sadece 3 çeşit ot yemeği ile zevkten 4 köşe olduk. Hem Sezai Bey’le hem de Adem Ustayla hoş sohbet muhabbet eşliğinde çok keyifli bir ot tadımı yaptık. Fiyatlar çok makul, İstanbul’da lüks bir pastanede poğaça fiyatına mis gibi yemek yiyorsunuz. 100 kilonun üstünde 3 kişi, lokantaya oturup 3 tane sebze yemeği yiyip fotoğraf çekmemiz komik oldu ama lezzet turu bunu icap ettirir.

Çayımızı içip hesabı ödedik, dışarı çıkar çıkmaz yoğun bir ekmek kokusu sardı. Nereden geliyor bu koku derken Eltimurlar Unlu Mamülleri’nde bulduk kendimizi.


Tatlı maya ekmeği yapılmış dilim dilim tepsilere diziliyordu. Ayrıca gevrek, boyoz, galeta, pastiç ve nohut ekmeği gibi Egeye has unlu mamüller de varmış ama mahalleye yayılan ekmek kokusu peksimetlerden geliyormuş.


Ekmekler ayvalık tost ekmeği gibi kocaman, ama tek bir farkı var tatlı. Evet ekmek bildiğiniz poğaça gibi tatlı. Lakin bu şekilde satılmıyor, dilim dilim kesilip fırınlandıktan sonra peksimet olarak satılıyormuş. Selanik’te de peksimet yapan yerler görmüştük, Egenin diğer yakasında da yapıldığına ilk defa şahit oldum.


Urla’nın gerçek köylü pazarı pazar günleri iskeleye yakın yerde kuruluyormuş, Cumartesi ise merkezde kadın üretici pazarı var. Esas büyük Pazar kadar olmasa da bol bol ot görebilirsiniz.


Bu sağdaki radika, soldaki ise çoban düdüğüymüş. Nasıl yapılır, nasıl pişirilir geyiği yapmak serbest.


Tezgahlarda radika, arapsaçı, ebegümeci, ısırganotu, labada, turpotu, gelincik otlarınının karışımından bir yığın ile karşılaşıyoruz.


Beğendik Abi diyince Urla’da akan sular durur. Geçen Urla’ya gelişimizde burada yiyememiş içimde kalmıştı.

Handan Hanımın eşi mandıracıymış. 4 masalı bir lokantadan işi büyütmüşler, koca bir işletme olmuşlar. Dolmaya kadar bütün yemekler odun ateşinde taş fırında pişiyormuş. Ama biz zaten öğlen yemeğini yiyip, üstüne balık yemeyi kafaya koymuştuk, o yüzden sırf kapıdan uğrayıp ne var ne yok diye bakındık.

Daha sonra şöminenin kenarına 3 kişi kurulup kahve siparişi siparişi verince tabii komik bir durum oldu. En az 8 kişilik yemek yeme kapasitesindeki bu 3 azmana, kahvenin yanında ikram olarak kadayıflı muhallebi getirdiler.


Aslında tam tersi olur, yemek yersin kahve ikram gelir ama kahve kuru kuru gitmez diye tadına bak dediler. Beğendik mi beğendik. Ama ikinciyi sipariş etmedik, yarına tekrar gelelim, doğru dürüst Beğendik Abi ziyafeti çekelim diye bahanemiz olsun dedik.

Handan Hanımın oğlu Hikmet, takdir edersiniz yemeğe çok düşkün. Arı gibi çalışıyor. Löplöpçüleri o da sosyal medyadan takip ediyormuş, “yarın söz tekrar geleceğiz teker teker bütün yemeklerin tadına bakacağız” diyerek ayrıldık.

Akşamüstü olunca, Urla merkezin 20 km ilerisindeki Balıklıova Köyüne gittik. Burası pek turistik bir yer değil bildiğin köy. Ama denizinin üstünde iskeleye atılan masalarda rakı içip balık yiyebileceğiniz yanyana 2-3 lokanta var.

Kutlu’nun tavsiyesi ile Özal’ın Yeri’ne oturduk, fava, roka salatası, kalamar ve kızartma söyledik. İkram olarak zeytinyağında enginar sapı geldi. Enginar sapından da meze olur mu demeyin, bal gibi olurmuş. Zira Urla Türkiye’nin enginar deposu.


Ege’de balık lokantalarında salata isterseniz, “göbek mi çoban mı?” diye sormazlar, kafadan roka salatası gelir. Burada rokanın içine lezzet versin diye birazcık da rezene yaprağı koymuşlar pek bir yakışmıştı.


Deniz kenarında öğleden sonra kararında içilen rakının keyfi apayrı.


Artık son zamanlarda gittiğim lokantalarda ekmeklerin de fotoğrafını çekip, hangi lokantanın nasıl ekmek verdiğini yazıyorum. Beyaz undan yapılan somun ekmek getirenleri kınıyorum, hatta dünden kalan ekmekleri ısıtıp getirenleri ise burada ifşa ediyorum. Özal’ın Yeri’nde tam buğday unundan ekşi mayalı nefis bir ekmek geldi. Tam zeytin yağına banıp banıp yemelik.


Aralık ayında balığın en bol olduğu zaman. Barbunlar tazecik, daha bugün ağdan çıkmışlar. Tadımlık iki porsiyon ortaya söyledik, tez zamanda bitti meret. Çok güzel pişirdiklerini söyleyemeyeceğim ama balık çok taze ve çok lezzetliydi.


Balık lokantalarında balık siparişi vermeden önce malları görmek adettendir. Yıllar sonra bacaklı Ege kalamarı görünce hemen yapıştırdık siparişi. Ufacık kalamarlar o kadar canlı görünüyordu ki anlatamam.


Patrona bol bacaklı olsun diye özellikle tembih ettik, saolsun sırf bacak yapmış. Endonezyadan veya İspanyadan gelen halka kalamardan asla alamıyacağınız lezzeti barındırıyor bu arkadaş. Adeta bir başyapıt. Kutlu kalamarları sevdi okşadı, ön sevişme sonrası hepimiz bir anda yumulduk.


Bu güzel yemeği elbette helva ile noktaladık. İster fakir ol, ister fukara her balıktan sonra çak bir helva.


Özal’ın Yeri namı diğer Çınar Balık Restoran tipik bir aile işletmesi. Çok fazla bir servis beklemeyin. Mezeler ve balık çeşitleri de çok zengin değil, ama olanların hepsi çok taze. Televizyonun altında Türk bayrağı olan, 70 yaşındaki amcaların gömlek kravat rakı içmeye geldiği, denizin üzerinde huşu içerisinde kendinizden geçebileceğiniz bir yer.


Balıklıova’ya gelmişken Kumru Unlu Mamüllerinden un kurabiyesi almayı ihmal etmeyin. İsterseniz mısırlı, çavdarlı, köy ekmeği de alabilirsiniz.


Biz yemekten daha henüz kalktığımız ve İzmir yolcusu olduğumuz için, yolluk olarak 1 kilo paketlettirdik. Olur ya lastik patlar, yolda kalırız, aç kalmayalım diye. Daha virajı dönüp otobana çıkmadan yolluk diye aldığımız ılık ılık kurabiyeler Urla çıkışında bitti.


Urla’nın şehir merkezi denizden uzak ama gizli saklı bir çok yöresel lezzet bulabileceğiniz yer var. Merkezden biraz uzaklaşınca hem Balıklıova tarafında hem de Özbek tarafında deniz kenarında onlarca güzel yer var. Teker teker hepsini keşfetmek lazım. İkinci bölümde ağırlıklı olarak Beğendik Abi’den bahsedeceğim, yazı hemen geliyor.





7 Mart 2016 Pazartesi

Samsun-Ordu Lezzet Turu - 3.Bölüm Ordu



İnsanların hayatta bir yapmak zorunda olduğu şeyler vardır, bir de yapmaktan keyif aldığı için yaptığı şeyler. Hafta sonu evden uzaklaşıp yeni yerler ve yeni lezzetler keşfetmek en büyük tutkularımızdan biridir. Biz löplöpçülerin zevk aldığı yemek yeme eylemi günde 5 öğüne yayıldığından, neredeyse lezzet turlarının tümü neşe içinde geçer. Hani yaşamak için yemek yemeliyiz ya, itiraf edeyim, bizler yemek için yaşıyoruz.

Hayatımda en çok sevdiğim şey, yöresel yeni damak tadlarını keşfetmek. En korktuğum şey de damak zevkimin standartlaşmasıdır. Bu açıdan bakınca yöresel lezzetlere çok önem veriyorum. Peki koca Ordu’da “Löplöpçüler” sıfatıyla geze geze şehir merkezini mi gezdik sadece. Sümme Haşa! Eğlence bundan sonra başlıyor esas. Sıfatımızın hakkını vereceğiz arkadaş. Gelsin Perşembe gitsin Fatsa.

Ordu’dan Samsun’a geri dönerken anayoldan çıkıp, sahil şeridinden devam ettik. Az ileride Perşembe ilçesi var. Deniz kenarındaki ufak kasabalarda balık her daim taze olur teorisiyle, balığımızı Ordu merkezde değil burada yemeyi tercih ettik. Deniz kenarında yanyana sıralanmış bir sürü balıkçı var. Özcan & Pamuk Balıkçılıktan balıklarımızı alıp, hemen arka taraftaki Ceren Cafe Restoran’da da pişirttik.
  

Balık almadan önce teker teker bütün tezgahlara gözatmak adettendir. Levrek, barbun, mezgit ve deniz alası, hamsi ve kefal en bol bulunan balıklar.


Zargana ise heryerde yoktu. İzmir’de kolay kolay tazesini yeme şansımız olmadığı için bulunca kaçırmadık.


Barbunlar o kadar taze görünüyordu ki oracıkta çiğ çiğ yiyesi geliyordu insanın. Oldum olası balık masasına oturmadan önce, altlık olarak 3-4 barbun atmayı severiz.


Klasik balıkçılarda pala bıyıklı abiler ağzında sigarayla balıkları ayıklarlar. İlk ve son kez Batum balık halinde sadece kadınların balık ayıkladığını görmüş ve çok şaşırmıştım. Perşembe’de de balıkları kadınlar ayıklıyorlardı, takdir ettim.


Ceren Cafe Restoran dışarıdan alınan balıkları belli bir ücret karşılığı pişirmeyi kabul ettiği için onu seçtik. Ayrıca Pancar Diblesi, Sakarca, Melocan gibi yöresel otlar olduğu için favori lokantamız oldu.


İlk defa adını duyduğum bu otları girişte vitrinde görebiliyorsunuz. Hangisinden isterseniz, balıklar pişene kadar altık olarak götürüyorsunuz.


Her Karadeniz lokantasında olduğu gibi burada da mısır ekmeğimiz geldi. Bazı lokantalarda verilen mısır ekmeği ağızda un gibi dağılır pek hoşlanmam. Ama bu çok kıvamlı ve lezzetli yapılmış.


Ve karşınızda Pancar Diblesi, Sakarca ve Melocan. Egenin cibes, radika şevketi bostanı varsa, Karadenizin de kendine göre otları var. Otların hepsi sıcak sıcak yeniyor.


Melocan otu diğer adıyla “dikenucu” çok faydalı bir otmuş, kanı temizlermiş, deri hastalıklarında kullanılıyormuş. Pırasa veya ıspanak gibi kuru soğan ile kavrulup yenirmiş. Sonradan araştırdım, Şile ve Adapazarı civarında da yetişirmiş, dolayısıyla Beşiktaş ve Kurtuluş semt pazarlarında nisan ayından sonra yer alırmış. Çoğu restoranda soğanı yağda çevirip öldürerek başlarlar, ama bu usta soğanları öldürmemiş yaşatmış.


Pancar (karalahana) diblesi olsada olur olmasa da denen cinstendi. İlla ki bu da bir şeylere faydalıdır ama bizim olayımız damaktan geçerken verdiği lezzet ve keyif. Üzerine tuz ve zeytinyağı ilave ederek şifa niyetine yedik.


Sakarca ise ucu soğana benzeyen, yeşil sapları olan bir bitkiymiş. Diri ve lezzetli. Mayışmış değil, dolapta beklememiş. Sanırım bu üç ot arasında en çok Sakarcayı beğendik. Ayrıca mısırunu ve yumurtayla karıştırıp kayganası da yapılırmış.


3 porsiyon yöresel ot ve bir dilim mısır ekmeği ile Ordu’da balık öncesi yediğimiz tüm meze budur. Karadenizin mutfağı zayıf diyenlere gelsin.


Balıkları 2 tür sipariş ettik. Zargana, barbun ve deniz alası mangalda ızgara olacak, mezgitler ise tavada. Önce masaya ızgaralar geldi. Karadeniz’in en bilinen yöresel balıkları barbun ve zargana! İkisinin de hastasıyız. Karadeniz seyahatlerimin en güzel dakikaları kuşkusuz balık yediğim dakikalar oluyor.


Zargana bizim Karadenizli başka bir aşkımız. 2 hafta önce iş seyahatinde Trabzonda yediğim zargananın tadı damağımda kalmıştı. Arkadaşlarla birlikte kısmet Orduyaymış. Beyaz etli bu balığın kendine has bir lezzeti vardır, denk gelirse mutlaka deneyin.

Yıllarca İzmir’de İstanbul’da yaşadım Zargana yiyemedim. Halbuki Omega 3 deposu, mümkünse bir Karadeniz seyahatinde deneyin.


O severek yediğimiz zargana 10 üzerinden 10 ise, barbun 10 üzerinden 11 alır. “Barbun ızgara olmaz” diyenlere inat ızgara barbun yiyoruz. Lezzet bombastiği. Pırıl pırıl gümüş rengi derisi üzerimizde “beni ye” diyen bir zoka etkisi yaptı.


Izgara balığı böyle sulu pişiren müesseseye saygı duyarım, ustasının elini öperim. Şu görmekte olduğunuz tabaktaki su, çok iyi pişirilmiş barbunun suyudur.


“Bir çok kişi barbun ızgara olmaz, onun tavası iyi olur” dese de halt etmişler. Seneler önce İğneada’da mereti ilk defa ızgara yedik, o gün bugündür mümkünse ızgara yaptırıyorum. Balıkları kurutup piç etmeyeceğine inandığınız usta bulursanız deneyin derim. Zira bu barbunlar ılık ılık midenize inerken, mideniz barbunlara doğru seranat yapmaya başlıyor. Ayrıca tabağınızdaki barbuna uzun süre bakarsanız, veletler dile gelip konuşmaya başlıyor.

2 çeşit balığın tadına baktıktan sonra, ikinci tur balıklarımız teşrif ettiler. Siparişler genişledikçe, o bıkkın garsonumuzun yüzünde tuhaf bir hareketlenme başlamıştı. 10 masa gücündeki bu masa onu heyecanlandırmaya başlamıştı. “Biraz daha ekmek alabilir miyim?”lerle geçen rutin meslek hayatına renk gelmişti. Tanrı dünyayı bizim iştahımızdan korusun.


Deniz alasını ortadan ikiye kelebek açıp öyle ızgara etmişler, son derece yanlış. Balığın bütün lezzetli suyu akıp gitmiş. Pek bir şey anlamadık.

Ama mezgitler fena değildi. Karadeniz usulü önce tavaya çiçek gibi dizilmiş hep beraber kızartılmış. Yumurtalarını da ihmal etmemişler, onları da kızartıp vermişler.


O gün küçük bir sürüyü mideye indirdikten sonra, adettendir helva istedik. Filiz marka hazır tahin helvası getirdiler. Böyle bakkaldan alıp getirilmiş gibi paketli gelince önce yadırgadık, ama sonra Samsun üretimi olduğunu görünce yedik. Neticede yöresel mi yöresel.


Balıklara ne verdik hatırlamıyorum ama restoranda hesap son derece makul geldi, 4 kişi için 50 TL! Zaten bunun 30 TL’si pişirme parası olduğunu düşünürseniz, diğer kalemler 4 TL 6 TL civarındaydı.

Ordu’ya yolunuz düşerse, Perşembe’ye kadar gidip, balık yemenizi aşırı şiddetle tavsiye ederim. Mesaj açık! Hava atmak yada ünlüleri görüp arzı endam etmek için gelinen bir yer değil burası. Fazla mezeye bulaşmadan ciddi ciddi balık yemek için doğru adres. Perşembe’de, gezilip görülecek bir yer var mıdır bilmem ama bana sessiz sakin huzurlu bir yavaş şehir gibi geldi.


Memlekette bu kadar güzel yemekleri gördükçe, ve öğrendikçe çok mutlu oluyorum. Bu ülkenin vatandaşı olmaktan gurur duyuyorum. Keşke bu tip yerel yemeklerimiz uluslararası platformalarda tanıtılsa, bilinirliği artsa, en az İtalyan’ların mutfağı kadar değerimiz olur.

Ordu Samsun yolunda birçok ufak kasaba var. Her virajı dönerken farklı bir manzara çıkıyor karşınıza. Ama her yerde illa ki balıkçı teknesi görüyorsunuz. Karadenizin o bereketli sularından zarganaları, barbunları, kalkanları, kötekleri masamıza getiren balıkçı tekneleri.


Elbette balıkların hepsi denizden çekilip hemen balıkçılara getirilmiyor. Maalesef ülkemizde balıkçılık konusunda doğru dürüst denetim olmadığı için hızla denizlerimizdeki balıkları tüketiyoruz. Şu an yaşadığım Namibya’da bile Balıkçılık ve Deniz Kaynakları Bakanlığı varken, bizde balık işine Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bakıyor, o da yalandan bakıyor. Kaçınılmaz sonuç balık çiftlikleri.


Yason Burnuna gelmeden önce Vonalı Celal lokantasını göreceksiniz. Hemen denizin üzerinde kurulu ufak tefek ama geçmişi olan bir lokanta. Vonalı Celal Abi, Doğu Karadeniz sahil yolunda koordinatlarıyla anlam bulan abilerden biridir.


Biz durup sadece içeri bakıp fotoğraf çektik. Kuzu pirzoladan tut, çeşitli balıklara, ne isterseniz var. Özellikle turşu konusunda çok iddialılar. Ama her Karadenizli gibi sizi her an şaşırtacak bir espiriye sahip bir mekan.


Ana yola çıkmadan önce Yason Burnu var. Mola vermek için ideal bir nokta. Hemen denizin kenarındaki Yason kilisesini dolaşabilir ve soluklanabilirsiniz.


Medreseönü Mevkiinde Uzun Saçlı’nın Yeri’nde (Medreseönü-Perşembe) durmazsanız Ordu lezzet turu eksik kalır.


Uzun Saçlı lakaplı Nusret abi yıllardır aynı mekanda çay yapıyor. Kendisi çok sevimli olduğu gibi hafif de konuşkan. Türkiye’de tanışılması gereken enteresan kişilerden biri. Genelde yüzünde gülücükler var ama her an aksi bir yaşlı adama dönüşebilir.


Su dağdan gelen kaynak suyuymuş, fındık kabuğu ve meşe kömürünün külleri ile çay pişiyor. Deterjan yok, mangaldaki kül ile bardaklar temizleniyor. Seneler önce Midillide külde kahve yapan bir yer görmüştüm iç geçirmiştim neden bizde yok diye, şimdi Ordu’da da külde çay yapan bir yer bulduk.


An itibariyle Namibya’da Türk çayını yazarken “Olsa da içsek” kıvamındayım.


Herkes onun gibi işine böyle saygı duysa, ve yapabileceği işte sınırlarını zorlasa keşke. Bu tip insanlar dürüst, yaptığı işi seven, elindekiyle yetinen, fazlasına tama etmeyen, büyümekten çok kendi yapığını en iyi yapmayı düşünen yerler.


Çayın fiyatı biraz yüksek ama işçilik ve malzeme anca kurtarıyormuş. Mekan biraz eski püskü görünse de kesinlikle pis değil.


Mangaldaki küllerle yıkanan bardakları görmeniz lazım, ben hayatımda böyle temiz bir bardak görmedim.


Samsun istikametinde giderken, Fatsa’da Gürcü yemekleri yapan bir yer daha bulduk. Saadet Hanım – Bizim Lezzetler Sahil Caddesi üzerinde. Zaten yolumuzun üstünde olduğu için durup, pancar çorbası, Gürcüce Kavurma, Labye, Zetyani gibi adını bile duymadığımız lezzetlerin tadına baktık.


Bunun içinde ne var, güzel mi, acı mı gibi sorulara hiç girmeden, ortaya karışık menüden 6-7 şey söyleyin. Eminim hiç biri masada kalmayacaktır. Biz menüyü baştan aşağı söyledik, sizler için  teker teker hepsinin tadına baktık.

Pancar çorbası = karalahana çorbası, ne kadar tok olursanız olun, kış vakti her daim iştahla içebileceğiniz bir çorba. Bol sebze içeriğinden dolayı hem lezzetli hem sağlıklı.


İçinde hem pancar hem de bolca mısır vardı. Son zamanlarda dışarıda yediğim en ilginç en lezzetli çorbalardan biriydi. Lokantalarda benim gibi ezogelin ve mercimek çorbasından başka çorba bulamamaktan şikayetçi olanların ağzına layık.


Zetyani, çerkez tavuğunun safranla yapılanıymış. Soğuk yeniyormuş o yüzden beni pek sarmadı, hafif ılık olsa daha güzel olurdu. Ama lezzet fena değil. Dandik resim için kusura bakmayın, ekip kuvvetli fotoğraf çekene kadar tabak bozuluyor.


Gürcüce kavurmanın içinde dana eti, safran, kişniş ve ceviz varmış. Bunu daha çok beğendik, o yüzden ilave bir porsiyon daha sipariş edilmeyi hak etti.


Ama ekmekler olmamış be Saadet Ablacım. Hadi kepekli ekmek neyse de böyle yöresel ürünler yapan bir yere, beyaz undan yapılmış somun ekmek dilimleri yakışıyor mu? Gürcistanda gelen sıcak sıcak mısır ekmeklerini aradı gözlerimiz.


Mekan öyle şaşalı lüks bir yer değil, samimi bir aile işletmesini andırıyor, yemeği yerken size sanki misafirliğe gelmişsiniz hissi veriyor. Bence bu tip yerler bizim gerçek kültürel hazinelerimiz.


Fatsa’da ki son lezzet durağımız ise Hünkar Restoran. Ev yemekleri, kebap ve pide yapan klasik bir esnaf lokantası. Etli ve sebzeli yemekler, ve çorbalar var. Aç olsak kesin patlıcan musakkaya dalacağım bir yer, ama buranın olayı sütlaçmış.


Yerli ineklerin sütüyle, gerçek köy yumurtasıyla yapılıyormuş. Onun dışında nişasta, şeker ve bolca sevgi varmış. En önemli özelliği odun fırınında pişiyormuş.


Öyle pastörize süt ile sütlaç olmazmış. İllaki köy sütü ve köy yumurtası olacakmış. Gönül rahatlığı ile hayatımda yediğim en iyi sütlaçtı diyebilirim.


İki sütlaca 4 kişi çatal attık, çayımızı içtik hesabı istedik. (Şahane sütlaç 4 TL). Hemen yan masada yemek yiyen patron Ahmet abi, 2 sütlacın en az 30 kere fotoğrafını çektiğimizi görünce garsona “Gençlere fındıklı ballı hazırlayın” dedi. “Yok abi biz diyetteyiz, az yiyoruz” gibisinden sevimlilik yaptık ama, iki sütlacın üzerine bir de ballı fındıklı ile cila yapıldı.


Karadeniz’e gelip sütlaç yememek gerçekten olmaz!!! Basmışlar üstüne de mis gibi fındığı, az da bal gezdirmişler üstüne pimi çekilmiş bomba gibi geldi masamıza.

Patron Ahmet Abi, ballı sütlaçı götürürken yüzümüzdeki mutluluğu görünce eminim bizden çok daha fazla mutlu oldu. Son cilanın parasını ödemek istedik, “yok o Ahmet Beyin ikramıydı” dediler almadılar.


Hünkarın 2 tane Fatsa’da 2 tane de Orduda şubesi varmış. Bir sonraki Ordu lezzet turunda ilk geleceğim yerlerden biri. Fatsa’ya yolunuz düşerse buraya gelin demiyorum, sadece 3 tane sütlaç gömmek için bile gidilir.

Samsun ve Ordu lezzet turu, tam anlamıyla keyiften dört köşe olduğumuz bir seyahatti. Havalimanına geldiğimizde biz fil yutmuş boğa yılanı gibi çöküp kalmıştık.



Yurtiçi seyahatler, ülkemizde “görümcemleri ziyarete Yalova’ya gittik, gitmişken de kaplıcalara bir  uğradık şekerim” diye kodlandı uzun yıllar. Alın ucuza nereye bilet bulduysanız, gidin görün uzak diyarlarda neler oluyor, neler pişiyor. Samsun, Trabzon, Rize, Giresun’u daha önce gezip, blogda yazmıştık, ama Ordu’ya bir türlü fırsatımız olmamıştı, bu da tamamlandı geriye bir Artvin kaldı.


Gittiğimiz ülkeler


Henüz 59 ülke (26.2%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World