23 Nisan 2016 Cumartesi

Urla - 3.Bölüm



Günümüzün yoğun iş temposunda hobilere zaman ayırmak giderek zorlaşsa da bazıları için gezmek bir tutkudur. Bizim için gezmek ve deneyimlerimi paylaşmak, bir yaşam biçimi oldu. 2 hafta sonra tekrar Urla’ya gidip kaldığımız yerden devam ettik. Yöresel yemeklerden yöresel kahvaltıya geçiş yaptık, hem sokak lezzetlerine hem de pazar gezmelerine devam ettik ve en önemlisi deniz ürünlerinde Türkiye’nin belki de en iyi 5 lokantasından birini keşfettik.


28.12.2013 Urla
Ucuz havayollarının promosyonlarını takip etmek bizim ata sporumuz oldu. Genelde Pegasus ve Atlasjet promosyon biletleri ile uçardık, gidiş dönüş 51.98 TL’lik bilet yakalayınca uzun zaman sonra ilk defa Sunexpress’den biletimizi aldık. Cumartesi sabah 7’de Sabiha Gökçen’den İzmir’e uçtuk, ertesi gün akşam 7’de geri döndük.

Ucuz havayollarının tek bir dezavantajı var, koltuk aralıkları çok dar. Benim gibi 1.88 cm boyunda olanlar için biraz sıkıntı olabiliyor, benden tavsiye uçakta “Boarding completed” anonsu yapıldıktan sonra deparı koyup acil çıkış koltuklarına veya önlerdeki boş koltukları kapmak lazım.

İzmir’de havalimanından önceden ayarladığımız Kiralık aracımızı ‘Zeplin Rent A Car’dan teslim aldık. 2 kişi için Opel Corsa yetti de arttı bile, 45 dakika sonra Urla’dayız. Saat 09:00’de Hikmet (Beğendik Abi) ile kahvaltı için buluşacaktık ama saat 08:00’de vardığımız için sokaklara yayılan çorba kokuları bizi Merkez Lokantasına götürdü.


Baktık tezgaha, mercimek, işkembe ve kelle paça çorbası varmış. Adem Ustam kestirmeli kelle paça tavsiye edince “Ver ustam” dedik ama az olsun.

Kelle, işkembe, ayak ayrı ayrı duruyor. Siz hangi tarafından istiyorsanız, Adem Ustam ona göre kesip ayıklıyor.


Adana’da da bu kelle paçayı çok güzel yaparlar, çürük denen siyah etli tarafına bayılırım. Meraklısıysanız Adana Anti-Kebap yazısına bakınız.


İsteyene paçanın yağlı tarafı da var, siyah kelle tarafı da , isteyene işkembe de. Kim ne isterse.


Ama en önemlisi dana iliği ekletmekmiş. Paçayı hazırlarken ustam kuzu kelle ile birlikte dana kemiğini de pişiriyormuş. Kemikten çıkan ilikleri ayrı bir yerde bekletip, hatırlı müşterilere veriyormuş. O gün bugündür ben de çocuklarıma her ay dana kemiği alıp hem yemekleri kemik suyuyla yapıyorum, hem de dana iliği yediriyorum.


Etler kaseye konduktan sonra üzerine 7 saat haşlanan kuzu kelle ve dana kemiğinin suyu ekleniyor. Kestirmeli kelleye yoğurt atılıyormuş. Kellenin suyundan yoğurtun içine atıp boza kıvamına gelince azar azar çorbaya katılıyormuş. İlk defa gördüğüm bir pişirme tekniği! Çok ama çok lezzetli. Adana ve Maraş’daki gibi çok acı değil, Ege işi! 2 az çorba 6 TL.


Urla merkezde sabahçılar için açık 2 tane lokanta var, her ikisinde de kelle paça varmış. Acaba Merkez lokantasının çorbası mı güzel yoksa Şafak lokantasının mı denemesi için, ikinci durağımız Şafak Lokantası oldu. Aynı şekilde işkembe kelle paça ve mercimek var. Az kelleden devam.


Etler bu sefer tencerenin içinde duruyordu, ve kepçeyle birlikte hem çorba hem etler aynı anda kaseye kondu. Kelle ve işkembe ayrı ayrı tencerelerde var ama genelde karışık yeniyormuş. İşkembe ile kellenin aynı tasa girdiğine ilk defa şahit oldum. Merkez lokantasında yediğimize göre daha hafifti, ve öyle baş döndürücü bir lezzete sahip değildi. Asla kötü değildi yanlış anlaşılmasın, lakin sarımsak sirke takviyesiyle anca gitti. Merkez lokantasının çorbasını daha çok sevdik.


Tam hesabı ödeyip çıkarken mutfaktan toprak kapta pişmiş güveç geldi. İki az çorbanın üzerine kahvaltıya davetli olmasan kesin bundan da yerdik ama artık bir başka sefere...


İki farklı lokantada 2 az çorba sonrasında Hikmet kardeşim ile buluşup Konal Cafe’ye gittik. Hikmet’in dediğine göre Serap Hanım Urla’da harikalar yaratıyormuş. Oturur oturmaz, bir anda masamızı donattı.

Konal Cafe’nin sahibi Serap Hanım Slow Food’un Urla’daki önemli temsilcilerindenmiş. Urla’da kahvaltı meğer Konal Cafe’de yapılırmış. Her şey doğal herşey buranın mutfağından çıkıyormuş. “Köy kahvaltısında Nutella veren” işletmelerden değil anlayacağınız.

Masa oldukça zengin olduğu için öncelikle ilk defa karşılaştığım lezzetlere değinmek istiyorum.

Süt peyniri diye bir şey duydunuz mu? Keseden süzdürülen yoğurt ile süt karıştırılarak hazırlanan süt peynirinin içinde çok az biber var. Ekmeğe sür ye, kendinizden geçersiniz.

Bu da armola peyniri. Süzme yoğurt ve lor ile yapılıyormuş. Sade sade yiyebileceğiniz gibi ekmeğin üzerine sürüp reçele yatak yaparak yemekte fayda var.



Siz diyin lor peyniri ben diyeyim kaymak. Löplöp gidiyor abisi, yerken ağızda adeta patlıyorlar.


Bir kahvaltının bence olmazsa olmaz ikilisi çay ve ekmek. Çay yeni demlenmiş tavşan kanı olacak, ekmekler de mümkünse fırından son 1 saat içinde çıkmış çıtır çıtır taze olacak. Burada her iki kriter de çok başarılı.


Ayva reçeli ve turunç reçelini Serap hanım kendi yapıyormuş. Reçellerin üzerine gülyağı çiçeği yaprağı konuyor. Bu ilginç yaprak defne yaprağı gibi yenmiyor ama hoş bir tat veriyor.


Daha dün yapılan lor peyniri ile birlikte turunç reçelini gömdük ve nirvanaya doğru uçuyoruz.

Maydanoz, dereotu, zencefil, zeytinyağı ve limonla yapılan bu karışım Serap Hanımın gizli lezzetiymiş. Kahvaltı için önce biraz garip geliyor ama Olimpiyatlara katılsa İtalyanların pesto sosuna rakip olur.


İzmir diyince akla gevrek gelir, yani simit. Urla’da simit ekşi mayadan yapılırmış. Daha 20 dakika önce odun fırınından çıkan simitlerin dışı çıtır içi yumuşacık. Çavdar ekmeği yerine bol bol bundan yedik.


Zira bal kaymak olayına simit ile girişmesi pek keyifli oluyor. Çatal bıçak ile önce kaymağı al, ekmeğe sür, sonra balı al sür uzun iş. Simitin ucundan tuttuğun gibi tabağın dibine dibine bandırdın mı, işletmeye fazla bulaşık çıkartmadan bu tabağı bitirebilirsin.


Bol tereyağlı sahanda yumurta ve sahanda sucuk keyfinden sonra sıcaklara başladık ve Urla’nın peynirli pidesi çıktı sahaya. Zeytinyağında kızartılarak yapılıyormuş, dıştan bakınca bizim pişiye benziyor.


Ama içini açıp bakınca sade boş hamur olmadığını görüyorsunuz. Mayalı hamurun içine lor, maydanoz, karabiber, domates ve tulum konuyormuş, daha sonra zeytinyağında kızartılıyormuş. Nefsinize hakim olun insan gibi 1 tane yiyin! O çorbalarla altlık yapmasak hepsini yerdik.


Böreğin içinde sanırım rendelenmiş patates vardı, çok lezzetliydi. Elde açma hamur ile yapılmış baklava hamuru gibi çıtır çıtırdı. İyi ki kahvaltıya bu börekle başlamamışız, koca tepsi böreği bitirir, üzerine tepsinin kendisini bile ısırabilirdik.


Köy kahvaltısı veya yöresel kahvaltı sunan yerlerde 2 şeye illet olurum. İlki nutella verilmesi, ikincisi de hazır paket meyve suyu verilmesi. Arkadaş, ülkemiz taze meyve cenneti, al koy mutfağa bir meyve suyu sıkacağı misler gibi doya doya içsin millet. Ay yetiştiremiyoruz, ay çabuk bozuluyor diye hiç atıp tutmayın, bak işte yapan nasıl yapıyor.


Sıcaklardan sonra portakal suyunu da içince kahvaltıyı bitiririz sandık ama reçeller o kadar güzel ki insan tatlı niyetine biraz daha yemek istiyor.


Lor peyniri ile birlikte bu ev yapımı reçellerden yiyince, bu kahvaltının hiç bitmemesini isteyeceksiniz. Unutamayacağınız, kaybolmaya yüztutmuş lezzetler bunlar.


Urla’da kahvaltı sadece katmer değilmiş onu öğrendik. Hikmet’in sayesinde gerçek bir Urla kahvaltısı nasıl olur yerinde denedik. Hem de mekan sahibi Serap Hanım ve eşi Gürcan Bey’le birlikte oturup muhabbet ederek.


Bu tip insanlar dürüst, yaptığı işi seven, elindekiyle yetinen, fazlasına tama etmeyen, büyümekten çok kendi yapığını en iyi yapmayı düşünen insanlardır. Karnınız tok olsa bile sırf o tatlı dilleri için kahve içmeye gidebilirsiniz, veya yemek sonrası kahveyle birlikte terasa kurulup bu keyfi daha da uzatabilirsiniz


Çok uzun yıllar unutamayacağım bir keyif aldım. Urla’da boğazına düşkün arkadaşlarımız Hikmet vasıtasıyla kahvaltının kralını yemiş olduk. Biz löplöp yiyip tüm yemekleri sevdiğimizi görünce, Nihal Hanımın gözlerinin için güldüğünü hissettim. Sanki bizim mutlu olmamızdan çok onlar daha mutluylardı. Sık sık karşılaşmadığınız ilginç bir bağ.


Urla’ya gidecek tüm dostlara Konal Cafe’de kahvaltı etmelerini aşırı şiddetle tavsiye ederim. Şahsiyetli insanlar olduğu gibi, şahsiyetli lokantalar da var. Bu şahsiyetli lokantalardan az miktarda bulunuyor, bizimde amacımız işte buraları keşfetmek. Böylesine özenli aile işletmelerini bulmak artık bu vakitte çok zor.

Kahvaltıdan 2 saatte anca kalktık, Urla sokaklarında biraz turladıktan sonra, geçen geldiğimizde çok tok olduğumuz için yiyemediğimiz Kuzu Döner’e uğradık. Döner %90 kuzu %10 dana etinden yapılıyormuş.


Döner kesilirken, bir yandan da pide sacın üzerinde ısıtılıp üzerine de mutlaka et suyu ekleniyormuş. Çok sevdiğim bir uygulama! Yoksa döner eti sıcak, ekmek soğuk olunca bana göre dönerin lezzetini gölgeliyor.


Sırf tadımlık bir porsiyon söyleyip Aşkın Baba ile paylaştık. İskender olayına girmeden, sade pide ve döneri ağır ağır löplettik. Uzun zamandır sade döner yememiştim, ikimizde çok beğendik.


Tapu Dairesinin yanındaki Kuzu Döner (B.Baratalı Bulvarı No: 15/3) , Hüseyin Usta’nın dedesinden kalma bir mekanmış. Dedesinin reçetesini önce babası Oktay Usta, şimdi de Hüseyin Usta aynı özenle koruyormuş.

Öğlen yemeğini hafif attıktan sonra Urla’ya 25 km uzaktaki Özbek Köyüne gittik. Sabah saat 11:00’de Urla Merkezde yapılan balık mezatı var, öğlen 13:00’de de Özbek köyünde yapılıyor.


Balıkçıların yakaladıkları balıklar plastik sepetlere konup her biri için ayrı ayrı ihale yapılıyor. Kilo fiyatı yok, hangi sepeti gözünüze kestirirseniz, “10-20-30 yok mu arttıkan, 35, 38, satıyoruuum, saaatttım” hesabı teker teker satılıyor.


Sadece balık değil, Ege kıyılarının medahi iftiharı ahtapotta var. Eğer burada mutfağı olan bir evde kalıyor olsaydık, kesin 2-3 kiloluk koca bir ahtapot alır akşama yahnisini yapardım.


İhalede kazandığınız balıkları ufak bir ücret karşılığında hemen arka tarafta ayıklatabiliyorsnuz. Tabii bütün bu olan bitenleri yutkuna yutkuna seyredince alarm durumuna geçen mideleri yatıştırmak için soluğu Akın’ın Yeri’nde aldık.


Urla’nın en güzel yerlerinden biri, kuşkusuz nefis kokuların kaynağı balık restoranlarının sıralandığı iskelesidir. Ama balık ve deniz ürünleri için bizim tercihimiz Özbek Köyündeki Akının Yeri  oldu.

Türkiye’de bir balık restoranlarında genelde sadece balık olur, hadi bilemedin, bir de kalamar tava veya karides güveç olur. Ama İspanya ve İtalya turlarında gördüm ki elin Akdenizlisinde en az 15 çeşit deniz ürünü bulunuyor.


İşte Akın’ın Yeri de böyle bir yer. Sadece kalamar ızgaranın 3 çeşidi var. Tezgaha bakıyorsun, kidonya, istiridye, uskumru (erkek) balık yumurtası var. Koç yumurtası bilirdik ama uskumru yumurtası denememiştim. Birbirinden renkli deniz ürünleri en inatçı diyetleri bile sonlandıracak kadar leziz görünüyor.


Balıklardan ise dil, kırlangıç, uskumru, kalkan, fangri ve lagos gözüme ilk çarpanlar. Tabii boy boy deniz levreği her genç kızın rüyasındaki gibi burada da bulunuyor.


Şeytan diyor koca bir kırlangıçı yardırıp mideye indir ama bugün balıktan ziyade çeşitli deniz ürünleri yiyeceğiz.


Meze dolabı da en az deniz ürünleri tezgahı kadar zengin. Üstte duran çeşitli otlar beğeni toplarken, sol alttaki acılı Antep ezmeyi buraya yakıştıramadım.


Ben böyle rakı dolabı görmedim arkadaş. İstanbul’da yaşarken gittiğimiz balık lokantalarında genelde Yeni Rakı, Tekirdağ veya Yeşil Efe olurdu.


Burada en az 10 çeşit rakı var. Ben pek anlamam rakıdan, 3-4 tek atarım yeter. Yeşil Efe tercihimdir ama bu meretin meraklısı çok. Yok Göbek Rakısı olsun, yok 3 distile olsun diyenler var.


Salatayı özel istek üzerine karışık Ege otlarından yaptırdık. Cibes, turpotu, radika ve rezeneden oluşan ot salatası. Araya brokoli ve dolma da girmiş ama olsun ziyanı yok.


Eğe otlarını oldum olası çok severim. Bir balık lokantasında balık yemekten çok, Ege otları ile 2 kadeh rakı içip, sonra da azar azar ahtapot, kalamar, karides, midye gibi ara sıcaklardan devam etmeyi severim. Otların önce damak sonra mideyle buluşması ise keyfin tavan noktası, tabii 1 duble rakı eşliğinde. Öğleden sonra rakısı gibisi yok vallha.


Dolma diyince bir Antep’linin aklına biber salçalı kuru patlıcan dolması gelir. Kuzey Ege’de ise içi prinçle doldurulmuş yaprak sarması gelir. Akının Yerindeki dolma ise bu güne kadar yediğmiz dolmalardan çok farklıydı.


Pazı yaprağını biraz aralıyorsun, kalamar bacakları içerden el sallıyor. Ama öyle kuru kuru kalamar değil, o kadar güzel hazırlanmış ki sulu sulu bir harç yapmış ustam. Izgarada pişerken pazı etin kurumasını engellemiş, tüm suyunu içeride hapsetmiş.


Izgara bebek kalamar mükemmel ötesi güzeldi. Şu an dünya turuna çıkmış bir arkadaşın deyimiyle, “Bunu yiyip İstanbul’a kadar koşabilirsiniz”. Merak ettim garsona sordum, illa yerli kalamar olacakmış, derin dondurucuda 1 hafta kalacakmış. Bu iki kriteri tutturdun mu tadından yenmezmiş. Az pişmiş bu kalamarlara resmen öldüm bittim eridim. Şu an midesel orgazmın doruklarındayım.


Ustam bebekleri bacaklarıyla birlikte una bulayıp ızgaraya yatırmış. Bence kalamarın en güzel tarafı bacaklarıdır. Pembe pembe sütun gibi bacakların rahiyası var ya... Kumsalda, ay ışığında, 3 tur aşk yaşarmışcasına hunharca yedik.


Siparişleri verirken garson arkadaş şevketi bostanlı deniz ürünleri güveci tavsiye etti, hiç tereddüt bile etmeden tamam dedik. Deniz ürünlerini karıştırıp, toprak kaba koymuşlar vermişler fırına. Hoş güzel ama üzerinde kaşar peyniri çok gereksiz olmuş.


Yunanlı arkadaşlar Garides Saganaki yaparlar ama mis gibi beyaz peynir kullanırlar. Kaşar peynirinin uzayan lastik gibi bir görüntüsünden başka bir numarası yok. İzmir tulumu olsa hadi neyse, bir karakteri olur ama taze kaşar yok, olmamış.

Kaşarları üzerinde alıp bir kenara koyduktan sonra güveç bir şeye benzedi. Genelde bu gibi şeyler elde kalmış malzemeler ile yapılır bol tereyağı ve pul biber ile allanıp pullanıp bir şekilde elden çıkartılır. Bunun farkındayım ama Allah için çok lezzetliydi. Tad alma duyularım bu lezzetten daha fazla pay alabilmek için birbiriyle kıyasıya kavga ediyordu.


Ahtapotlar iri iri kesilecek diye haber ettik ustaya. İçinde hem tereyağı ve hem de zeytinyağı var, haliyle lezzet yerinde. Mantar koydurmadık konserveydi. Ama bu sefer de acıyı basmış ustam.

Deniz ürünleri lokantasında en sevdiğim şeylerden biri ahtapot ızgaradır. Kralını Rodos turunda yemiştim. Çünkü bizim memlekette derisini soyup dımdızlak bırakırlar onu da ızgaraya atınca çubuk krakerden hallice bir kıvama gelir. Burada ahtapotun bacaklarını önce una bulanıp sonra ızgara edilmiş, sonra tereyağında çevrilmiş lakin baharata boğularak ağırlaştırılmamış.


Bazen klavye gurmesi arkadaşların bol kekikli kırmızı pul biberli ahtapot ızgara resimlerini görüyorum gülmemek elde değil. Ulen ahtapota kokoreç muamelesi yapmışlar farkında değiller, bir de yazıyorlar “Ayol çok lezzetliydi”.

Finale doğru sıra erkek uskumru yumurtasına geldi. Antep’te üniversite okurken Koç yumurtası yerdik ama bunu ilk defa deniyoruz. Şöyle tarif edeyim, biraz tavuk kanat biraz uykuluk kıvamında bir et. Kesinlikle Foça’da yediğimiz Dülger yumurtasından çok çok daha başarılı. İlginç lezzetlere açıksanız atın bir şiş.


Kapanışı ise midye ile yaptık. Midye dediğin sadece Mardin usulü baharatlı pilavlı olmaz. Sağdaki ufak olan kidonya, soldaki büyükler ise istiridye!


Taze istiridyenin bizim sulardan çıktığını bilmiyordum. Seneler önce Fransa’da denemiş, ama çiğ çiğ yendiği için pek sevmemiştim. Üzerine hafif tereyağı koyup fırında veya ızgarada hafif pişirildiği için bu çok güzeldi. Ustam hakkını vererek pişirmiş, kurutmamış. Umarım bol bulunan midye, İstanbul’da Ankara’da da bu şekilde kullanılmaya başlanır.


Deniz ürünlerinden sonra Türk Kahvesi içmek adettendir. Hele bir de yanında ikram likör gelince keyifler iyice tavan yapar. 18 yaşımda bir otelde çalışırken patron bize de öğretmişti. Eğer masada içki içiliyorsa, mutlaka kahvenin yanına ikram olarak likör götürün, bahşişi kaparsınız diye tembih etmişti. Likör ve ananas bizleri bayramda hediye alan çocuk gibi şenlendirdi.


Urla Özbek köyündeki Akın’ın Yeri “Lütfen yine gelelim” diye arkadaşlarınıza yalvaracağınız bir lokanta. 35’lık rakıyla birlikte 3 kişi hesap 170 TL geldi. Benim için artık Türkiye’de ilk 5 deniz ürünleri lokantasından biridir. İşin sırrı çok basit, malzeme en iyisi olacak ve taze olacak.

Ey yemeğe düşkün gezginler, Urla’ya geldiğinizde Özbek Köyüne uğrayın! Balıklıova'dan 3 gömlek üstün Akın’ın Yeri var. Şu linke tıklayın Tanju Okan'ı dinleyerek resimlere bakmak bile ruhunuzu açacaktır.


Eski zevkler kalmadı diye lokantalar artık işin kolayına kaçıyorlar. Ama dünyada sistem tam tersine işliyor. Bizim gibi genç nesiller eski geleneklere çok meraklı ve o lokantaları arıyorlar. Lütfen sizde bir lokantaya gittiğinizde, neden sızma zeytinyağı değil, neden odun kömürü değil, neden gerçek patates değil diye sorgulayın. Türk mutfağının kalitesini hatırlatın. Hele hele deniz ürünleri lokantalarında bunu mutlaka yapın.

Paket turları, görülmesi gereken yerler listenizi ve her şey dahil otelleri bir kenara bırakın. Gittiğiniz kentte bir ailenin yanında konaklayın, alışverişinizi pazardan yapın. Yerel yaşamın bir parçası olun.





Hiç yorum yok:

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World