2 Ağustos 2016 Salı

Dalyan Akyaka Selimiye Söğüt turu - 2.Bölüm

Yazının 1. bölümü için lütfen tıklayın

Dalyan, Akyaka, Söğüt, Selimiye asla bayramlarda veya Temmuz Ağustos aylarinda yani yaz tatilinde para vererek gideceğim yerler değildir. 4-5 ay sezonu olan mekanlar tüm yılın satışını kısa vadede yapmak için kalabalıktan dolayı standartları biraz düşürmekteler. Ama Ocak ayında yapılan bu lezzet turunda lokantalar bomboşken, aşçılar özene bezene en güzel ahtapotu, en güzel kalamarları size hazırlayabilirler. Pansiyonların bomboş olmasından dolayı, fiyatlarda bir güzellik yapılması da cabası. Üstelik Dalaman uçak biletleri bu dönemde çok daha ucuz. Ucuzuçak bileti konusunda benim favorim Turna.com

05.01.2014
Günaydın ahali. Pansiyonun odasından manzaramız budur. Yataktan kafayı bile kaldırmaya gerek kalmadan, denizi görebiliyorsunuz. Deniz kızı Pansiyon denizin tam 12 metre uzağında.


Sabah kahvaltı öncesi sahilde bir tur atıp Ege denizinin iyotlu kokusunu ciğerlerimize depoladık. Sessiz sakin bir kış sabahında, denizin sesi ve kokusu insana daha bir güzel geliyor.


Yazın buraya gelseniz, teknesini bağlayan, bağıra çağıra konuşan, mutlu görünmek için yırtınırcasına kahkahalar atan “purolu babaları” görebilirsiniz. Ama sezon dışında köyde bizden başka 1 tane bile turist veya gezgin yoktu.


Koca koyda, sadece iskelede kalamar temizleyen teyzelerin sesi geliyordu o kadar.


Yanaştık baktık, koca 2 leğen kalamarı ayıklıyorlardı. Yaz sezonuna hazırlık söz konusu.


Çarşaf gibi enfes görüntü karşısında Ozan dayanamayıp iskeleden denize atladı. Aslında hava çok güzel gibi görünse de neticede Ocak ayındayız ve su buz gibi soğuktu.


Hafif sabah sporundan sonra menemen istedik. Menemenden yükselen güzel kokular ve enfes manzara eşliğinde sizler için fotoğraf işlemlerini tamamladık.


Denizkızı Pansiyon’da kahvaltımız budur! Lütfen yorum yapınız, ben hala şoktayım. Yazlık yerlerde veya köy kahvaltılarında jambonlu veya sucuklu yumurtadan ziyade mis gibi domates ve biberle yapılan menemen yemeyi tercih ediyorum. Gerçi domatesin mevsimi değil ama olsun.


Güne zımba gibi başlamak için Zeynep zuladan nar suyunu çıkarttı ve çaylar gelene kadar salgılanan endorfin ile içimiz sağlık mutluluk doldu.


Sabahın köründe taze meyve suyu ile uyanmaya alışığız ama nar suyu ile güne başlangıç bizim için de bir ilk oluyor.


10 yumurtadan yapılan menemenden sonra Haydar’ım kahvaltı tepsisini getirdi. Klasik köy kahvaltısı, domates, biber salatalık, peynir, bal, ceviz. Ben daha çok peynirlerin üzerine zeytinyağı döküp kekik serpiştirerek ekmek banmayı tercih ettim. Yoğun iş temposunda kısa bir mola - Marmaris Söğüt.


Aşkın Baba, Ozan ve ben az kahvaltı ile yola çıktığımız normal bir günde bir ufak bir danayı mideye indirebilecek kapasiteye sahibiz. Zeynep ise bize göre daha bir insancıl. Yolda gördüğümüz şu yavrucak bizim midemizin derinliklerinde ziller çalmasına sebep olurken, Zeynep kucağına alıp öpüp koklamayı, sarılmayı tercih etti.


Yazın biraz fazla kalabalık olan Söğüt’e mutlaka sezon dışında gelmenizi öneririm. Ahtapotun, kalamarın babası zaten kış aylarında çıkıyor. Yağmur çamur da yoksa iki biradan sonra denize atlayıp atlamamak sizin elinizde.


Buralara gelmişken köylülerde bal almakta fayda var. Marmaris çam balı malum, Türkiye’nin sayılı değerlerinden biri. Ama piyasada o kadar çok çakal var ki, her an glikoz şurubunu 80 TL’den okutabilirler. Üreticisinden almakta fayda var.


Söğütten sonra ikinci durağımız Selimiye. Buranın ulaşımı Söğüt’e göre daha kolay olduğundan, haliyle biraz daha turistik. 5 Ocak öğlen vaktinde bizden başka yabancı bir allahın kulu yok.

Urla lezzet turuna çıktığımız İzmir’li löplöpçü dostumun tavsiyesi ile Sardunya Restorana gidip, deniz ürünlerine tadına bir de burada bakalım dedik. Zeytin ağaçlarının altında misler gibi kokan sardunyaların yanında çarşaf gibi denize baka baka öğlen rakısını patlattık.


Menümüz bu gün de aynı; kalamar, ahtapot rakı (ekmeksiz)! Önden kalamarımız geldi bu safer tava. Kalamarın dolmasını da fırında pişmiş halini de seviyorum ama kırk yılda bir yediğimiz için sağlık sıhhat hususlarına göz yumup tavasını yemek lazım. Kalamarın raconu budur.

Tuz, şeker, limon suyu ve karbonat ile hazırlanan sosta dinlendirilen taze kalamarlar “bammık prenses” gibi olmuştu. İyice dinlenip halvet olan kalamar derin yağda kızartlılıyor. Bu turda yediğimiz en iyi kalamar Selimiye Sardunya Restorant’ta yediğimiz bu kalamardı. Elbette yerli kalamar, elbette bacaklı. Ustam kızartmanın hakkını sonuna kadar vermiş, tabağın dibinde 1 damla bile yağ yok. Acemi aşçılar gibi tabağın dibine peçete sermeye ihtiyaç bile duymamış.


Selimiye’de öğlen rakısı pek güzel geldi. Yoğun iş temposundan uzaklaşıp, şu manzaranın verdiği keyif o kadar yoğun ki, rakısız kafayı bulursun. Bütün bunların üstüne atılan 2 tek rakı ise, sizi Türkiye’nin bu gizli cennet köşelerinden birine aşık ediyor.


Ahtapot aynen Söğütte yediğimiz gibi sadece kekik ve zeytinyağı ile servis edilmiş, kullanılan baharat ahtapotun tadını maskelemiyor, ona katkı sağlıyor. Amcam ahtapotuna güveniyor ki Trabzon usulü tereyağı içinde yüzmüyor veya Mardin usulü pul bibere bulanmamış.


“Hadi buyrun arkadaşlar” diye kibarlık yapıp birbirimize ikram ederken bile, ağzımdan salyalar akarcasına bir aşk vardı. Güzel bir ortamda güzel bir yemeğe duyulan ilginç bir aşk bu. Dilimler halinde ahtapotu kesip, biraz zeytinyağına buladıktan sonra şuursuzca yemeye başlıyoruz.


Ahtapotun içi hala beyaz. Saatlerce morartıncaya kadar haşlamamışlar. Ne Yunan adalarında yedimiz kadar sert, ne de İstanbul’daki balıkçılardaki gibi laçkalaşmamış. Buram buram deniz kokusu geliyor.


Deniz ürünlerinin çok doğal olmazı, az pişmesi ve sulu kalması lazım. Her zaman için fazla pişirme tadını bozuyor. Söğüt’te yediğimiz ahtapot mu güzel, Selimiyede yediğimiz mi? İşte bütün mesele bu!!


Fiyatlar fena değil, ahtapot 30, kalamar 25 civarında. Lezzet ve manzara dünyalara bedel.


Bir gün evvel sabah İstanbul’da havalimanında uçağı beklerken, yanımıza oturan Mehtap Hanım ile laflamıştık. 1999’da İstanbul’dan ayrılmışlar, 5 yıldır Okluk koyunda yaşıyorlarmış, telefonunu vermişti ziyarete gittik. Okluk koyunun ismini daha önce duymuştum ama hiç görmemiştim. 10-15 tane yelkenli var, evi barkı satıp yaz kış yaşayan orta yaş üstü aileler var genelde. Marmaris’e 20 dakika, büyük şehir hengamesinden uzak, huzurlu, çok sakin, ilginç bir yaşam şekli. Çocukları everip, emekli olduktan yapılacak iş...


Gün batımına doğru, Sedir Adası yolu üzerindeki Çamlı Köyünde son lezzet durağımız olan Halil’in Yeri Burak Restoran’a  vardık. Bu civardaki rakı & balık için en düzgün yerlerden biri burasıymış. Malum iki gündür ahtapot kalamar yiyoruz, bu sefer şöyle kallavi bir balık ise son vuruşu yapalım istedik.

Baktık vitrinde 1.8 kiloluk babacan bir sinarit var, daha masaya oturmadan hemen şerh koyduk; “Bu balık bize gelecek”!

Ustam “Sinarit biraz geç pişer, önden biraz da sokkan göndereyim mi?” deyince, ne olduğunu bile sormadan elbette teklifini kabul ettik. Maksat yöresel lezzetleri keşfetmek.


Balıklar gelene kadar zeytinyağı takviyeli çökelek peyniri, salata ve yoğurtlama ile altlık yaptık. Yoğurtlama daha önceden bildiğim bir şey değildi. Sırf garson arkadaşa “Bodrum’da Marmaris’te bulamayacağım, size özel bir şey var mı?” deyince getirdiği bir meze.

Son zamanlarda başımı döndüren lezzetlerden biri. Sıcacık, kızartma patlıcan, biber ve patatesin üzerine ılık süzme yoğurt koymuşlar. Az da salçalı tereyağı gezdirmişler. Tabakta sessiz sedasız duran mütevazi görünümlü yoğurtlama başlı başına bir ziyafet.


Lokanta salaş bir yer ama ekmek konusunda ileri seviyedeler! Dünden kalan somun ekmeği ızgarada ısıtıp kakalamaktan ziyade, bazlama tarzında sıcak bir ekmek geldi. İster sade ye, ister zeytinyağına bandırarak ye, her türlü gideri var. Düşünenin, uğraşanın, getirenin eline sağlık. Ufak bir not, Yunan adalarında da masaya şahane ekmek gelir ve bundan para alırlar. Merak ettim baktım, adisyon fişine ekmekten para almamışlar.


Kuzey Egede lor peyniri üzerine karadut reçeli koyup tatlı niyetine verdiklerine çok şahit oldum, ama nispeten daha kuru ve yağsız olan çökelek peynirini önden meze olarak pek rastlamadım. Üzerine konan zeytinyağı çok yakışmış, o güzelim ekmekle birlikte kadehlerimizi sadeliğe ve mutlak lezzete kaldırdık.


İzmir’de İstanbul’da ve hatta Türkiye’nin en taze balığının bulunduğu iddia edilen Ankara’da bile bulunmayan sokkan balığı ile nihayet tanışıyoruz. Kabaca şöyle anlatayım, İstanbul için istavrit neyse Marmaris için de sokkan o.


Bol kılçıklı ama lezzetli beyaz etli bir balık. Kızartma yapmışlar o yüzden kılçıklar çok fazla rahatsız etmedi. Eti çok ama çok lezzetliydi. Zaten o kadar lezzetli olmasa kimse bu balığın kılçığı ile uğraşmaz. Çocuklara yedirilecek bir balık değil, ama 10 parmak elle kolla balığa dalabilenlerin kaçırmaması gereken bir lezzet.

Sokkanla midelerin özsuyunu aldıktan sonra, bir mutfağa gidip bakalım dedim. Bizim 1.8 kiloluk sinatiri yanlız bırakmaya gelmez. Ustaya baştan “sulu kalsın, kurumasın” filan dedik ama bir yandan da merak ettim, koca balığı nasıl ızgarada pişirecek diye.


Çakır gözlü Mustafa Ustam, emanete ihanet eder mi?!? Yılların ızgarasıcıymış. Bebekler gibi bakıyordu balığımıza. İçi daha iyi pişsin diye üstüne aluminyum folyo koyarak pişiriyormuş. Kömür bir yandan alttan ızgara etkisi gösterirken, bir yandan da folyo ile ısı içeride hapsedilip fırın muamelesi yapılıyormuş.


Arkadaşlar, bu haftaki Ortaca, Dalyan, Söğüt, Selimiye lezzet turumuzu, Çamlı Köyünde bu güzel kardeşimizle birlikte noktalıyoruz. Kendisinin gözlerine baktık, solungaçlarını gördük, dokunduk kokladık, anlayacağınız balık daha mutfağa gitmeden önce alenen sevişmiştik.


Aslında kimsede açlık filan yok ama maksat, İstanbul’daki rutin koşuşturmalı hayatımızda yaşayamadığımız güzellikleri, o keşmekeşten uzaklaşıp sessiz sakin bir yerde doyasıya yaşamak.

Sinariti anlatmaya gerek yok. Büyük beyaz etli bir balık. Çiftlik değil de deniz sinarite rastlarsanız affetmeyin. Parası neyse verin yiyin. anlatılmaz bir deneyim olacaktır. Lokum ile pişmaniyeden hallice löp beyaz etli bir balık. Kömür ateşinde pişen et, hem suyunu muhafaza etmiş, hem de inanılmaz bir lezzete ulaşmış.


Bakmayın siz masaya limon geldiğine. Balığına güvenen usta sadece usulen bir parça limon koyar. Ama balığa o limonu sıkarsa da ters ters bakar. Kömüründe pişen sinariti yerken dikkat edin, arada parmakları da yiyebilirsiniz.

Sanki o köy ekmeğini zeytinyağlı çökeleğe biz bandırmamışız, sanki o sokkanları bir bir gömmemişiz gibi sinarite öyle bir giriştik mi kendimizi tutamadık. Venüsmü desem afrodit mi, eli yüzü düzgün bir için su. Tabağın sonuna doğru “Hop abi dur yapma” diyenler oldu.


Balıktan sonra helva veya meyve yemek adettendir. Yağlı et olduğu için, gazını alır derler. Bu gezide bizimle olmayan, çooook uzaklarda olan sevgili eşim , doğum için bir şüpriz hazırlamış ve masaya yanar döner meyve tabağı geldi. İşte sevgi böyle bir şey. Okyanusun öteki kıyısından kendisini hissettirir!


Gerçi Sinariti her yerde bulursunuz ama buralara kadar gelmişken, sokkan yemeyi aman ihmal etmeyin. Tabelaya “Tarihi” veya “Meşhur” yazmakla bu işler olmuyor. Mutfakta gösteremediğini, tabelada göstermiş olursun. Servisi, mezeleri, balığı ve özellikle aşırı samimi ilgilerinden dolayı Halil’in Yeri Burak Restoranı çok sevdik. Bu güzel tatilin kapanışını böylesine bakir ve güzel bir yerde kapatmanın mutluluğunu yaşadık. 4 kişi hesap 232 TL geldi.

Büyükşehir hayatından uzaklaşıp huzuru bulmak istiyorsanız Söğüt’e Selimiye Çamlı Köyüne gidin! Ahtapot orada, kalamar orada.

Yemek sonrası Dalaman Havalimanına dönüp kiralık arabamızı teslim ettik, Pegasus’un PC4179 no’lu uçağına binip havalandık, fakat o da ne, kaptamınız uçak kalktıktan 20 dakika sonra Denizli semalarında hava muhalefetinden dolayı Dalaman’a geri döndü.


Uçaktan indik, terminale döndük, pilot ve hostesler anında arazi olup otellerine giderken biz yolcular çok afedersiniz sap gibi ortada kaldık. Bir tane bilet satışta Pegasusun görevlisi var, bütün millet sinirden o garibim bilet satışçıya bağırıyor.


Neyse 1 saat sonra bağrış çağrıştan sonra otel hakkımızın olmadığını ve uçağın yarın sabah kalkacağını söylediler. Biz de kaderimize küsüp Dalaman havalimanının iç hatlar terminalindeki bekleme koltuklarına kıvrılıp uyuduk.


Değil yemek, bir bardak su bile ikram etmediler gece buyunca. Malum Pegasus, uçakta bile suyu parayla satan bir firma. Bu kadar güzel bir lezzet turunun sonunda böyle rezil olacağımızı hiç tahmin etmemiştim.

Ama rezillikler bununla da bitmedi. Sabah kalktık, Pegasusun İstanbul’dan başka bir uçağı alana indi. “Hah dedik, dünden rezil olan yolcuları ilk kalkacak uçakla geri gönderirler”, ama yok malesef öyle olmadı. Sabah havalimanına gelen PC179 yolcuları babalar gibi uçağa bindiler gittiler, biz PC4179 yolcuları ise çok afedersiniz yine sap gibi ortada kalktık.

Ulan bütün gece zaten havalimanında koltukların üzerine üzerine kıvrılıp yatmışız, İstanbul’a gidecek 2 uçak var meydanda, neden dünden mağdur olan vatandaşı ilk kalkan uçakla göndermezsin ki? O gün yemin ettim Pegasus ile bir daha uçmayacağım diye....

Her ne hikmetse, bizim uçağımız aynı anda da kalkmadı, ilk uçak kalktıktan yaklaşık 1 saat sonra hareket ettik. Ama uçakta tarihi bir olay yaşandı ve Pegasus havayolları belkide tarihinde ilk kez, tepsiyle bardak bardak ücretsiz su dağıttı. Ama yine de yolcuların sinirini yatıştıramadılar.


Hostesler bütün gece mışıl mışıl otellerinde yatarken, biz yolcuların terminal köşelerinde kıvrılıp yattığımızı bilmiyorlarmış. Doğrudur, ama yolcularını bu şekilde rezil rüsvan eden Pegasus firmasında çalıştıklarından dolayı, bir şekilde bütün yolcuların kızgınlığı da malesef onlara patladı.




Pegasus havayollarının doğum günüm olan 06.01.2014 tarihli PC4179 uçuşuyla bana verdiği bu unutulmaz doğumgünü hediyesini, TC-DCA kuyruk numaralı ve “Pınar” isimli uçağını ömrüm boyunca unutmayacağım. Halen aklıma geldikçe sinirlenirim!

·        Neden mağdur olan yolcuları otele yerleştirmediler?
·        Neden mağdur olan yolcuları ertesi gün kalkan ilk uçakla göndermediler?

Bir daha asla #ucurmabenipegasus


Hiç yorum yok:

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World