11 Ağustos 2016 Perşembe

İsrail Filistin Turu - Tel Aviv 1. Bölüm

Klasik tatil rotalarını yeniden ziyaret etmek hiç adetimiz değildir. Gerçek bir keşif duygusu ve biraz da heyecan yaşayabileceğiniz İsrail ve hatta zaman zaman da yusuflayabileceğiniz Filistin gezisi ilginç bir destinasyon olabilir. Eğer yemeğe meraklıysanız, Arap ve Yahudi lezzetleri için bence ideal bir seçim.

THY’nın Sabiha Gökçen’den Tel Aviv’e sefer koyması şerefine 99€’ya sattığı biletlerden daha ilk haftada kaptım. Hatta sosyal medyada reklamını yapıp 2 arkadaşım daha bu tura katıldı. Özenç doğum için Amerika’da olduğundan, Löplöpçülerin fiks üyesi Aşkın Baba ve şirketten arkadaşım Aziz Başkan ile erkek erkeğe tura çıktık. İsrail’e gitmek aklımın ucundan bile geçmezdi ama bizim olayımız malum, nereye ucuz bilet yakalarsan oraya gideriz.

Bileti aldık almasına ama vizeyi nasıl alırız, güvenli midir, sakata gelirmiyiz o ayrıntıları daha sonra düşünmeye başladık. Vize biraz ürkütücü olarak görünse de son derece basit. Bir kere Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına İsrail vizesinin ücretsiz olması büyük avantaj. Aynı Schengen vizesi alır gibi bir sürü evrak toplayıp, konsolosluğa gidiyorsunuz. Ertesi gün vizeniz elinizde. Filistine giriş çıkış için de herhangi resmi bir kısıtlama yok. Tabii yetkililer sizin gerçekten turistik amaçla gittiğinize tatmin olurlarsa.

Konsolosluğa girişte çok ciddi bir güvenlik araması var, sonradan öğrendik ki İsrail’in her yerinde bu durum böyleymiş.Giriş katında Türk bir güvenlik görevlisi sizi kısa bir sorgulamadan geçirip evraklarınızı kontrol ediyor, sonra asansörle konsolosluğun olduğu kata çıkıyorsunuz. Burada İsrail’li bir güvenlik görevlisi ve üniformalı bir Türk polisi var. Yaklaşık 10 dakika kemerinizden getirdiğiniz tüm evraklara kadar güzelce bir arandıktan sonra içeri giriyorsunuz. Biz 3 kişi olmamıza rağman, beraber seyahat edeceğimiz için sadece ben çıktım ve üçümüzün evraklarını verdim, “Vize tamamdır ertesi gün gel al” dediler. İleride Arap ülkelerine vize almak için sorun olabilir diye internette vizeyi ayrı kağıda basılı olarak vermelerini talep edebilirsin diye yazıyordu ama sadece Arap ülkeleri ile ticaret yaptığını kanıtlayalanlara bu hak tanınıyormuş.


“İsrail'e gidilir mi?”, “Sakın gitmeyin sizi keserler, bomba atarlar, çatışmanın arasında kalırsınız” gibi uyarılara kulak asmayın. İsrail hakkında medyada bir sürü hikaye anlatıyor, ama ben prensip olarak gözümle gördüğüme inanırım. Bu ülkenin gerçekte nasıl bir yer olduğunu ve insanların nasıl yaşadığını, ne yiyip ne içtiğini görmeye gittik, derdimiz politika veya din değil.

Hazır yolumuz İsrail”e kadar düşmüşken, bir de Filistin’e gidip bakalım dedik. Gazze’ye giriş pek kolay olmadığı için, Küdus’den hiç bir sorun yaşamadan Batı Şeria’ya gidip çıktık.


19.12.2013 Perşembe
THY’nin Sabiha Gçkçen’deki Lounge o gün itibariyle benim gözüme çok eksik geldi. Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminalindeki Lounge ile kıyaslama bile yapılmaz. Bir çorba bir sandviç ile geçiştirmişler ve koltuk sayısı da çok kısıtlıydı.


Ama uçağa tam binerken adımı anons etmeleri, bir anda keyfe yolaçtı! Uçak çok dolu olduğu için Business Class upgrade olmuştum.


Önden meze çeşitleri, humus, somon tartar ve tabule ile altlık yaptım, güzeldi.


Üstüne karides sote ile devam. 3 adet jumbo karides ile sebzeleri sotelemişler, karides sayısı biraz az gibi görünse de gece vakti kafi geldi. Zira önden soğukların gelmesi açlığı kesiyor.


Yemekle birlikte bir de peynir tabağı geldi ki çok başarılıydı. Brie, emental ve cheddar peyniri ile ikinci rakıyı yuvarlayınca karnımız da doydu, keyifler de tavan yaptı. Artık tüm pozitif enerjimle İsrail’e girmeye hazırım.


Business Upgrade olmuşuz, o son altın vuruşu yapmadan iner miyim uçaktan?!?


Tel Aviv BenGurion Havalimanı yeni temiz oldukça heybetli bir görüntüsü vardı. Pasaport sırasında acaip bir kuyruk var, ama insanlar birbirine saygılı “Lütfen siz buyrun” gibilerinden sıra veriyorlar. Ama pasaport polisi ile olan o diyalog biraz stresliydi.

Polis: İsrail'e ne için geldiniz, nerelere gideceksiniz?
Semih: Turistik gezi için geldik, 2 gün Tel Aviv, 1 gün Kudüs, belki bir de Bethlehem’e (Filistin) uğrarız
Polis: Beyaz odaya geçin, arkadaşlar size yardımcı olacak

Hop kardeş ne oluyor filan derken kibarca bir odaya götürüldük, ama çok uzun sürmedi. 15-20 dakika sonra üniformalı bir polis pasaportumla beraber geldi, babamın ve dedemin ismini sordu. Doğru cevabı verince sanırım gerçekten turistik olarak geldiğimize kanaat getirdi ve girişimize izin verdiler ve her gezginin gönlünde ki destinasyon olan İsrail’deyiz.

Havalimanından şehir merkezi taksi ile yaklaşık 150 ILS (42USD) tutuyor. Gecenin bir yarısında Florentine Backpackers Hostel’in kapısına dayandık. Geceliği 50USD’den 4 kişilik odayı kapatmıştık. Her ne kadar bize giriş kapısının şifresini verdilerse de gittiğimizde kapı duvar. Şifreyi yazıyoruz yazıyoruz açılmıyor. 20 dakika sonra tesadüfen hostelde kalan biri alemlere akmak için dışarı çıktı da içeri girebildik. Siz siz olun geçe geç saatte gotele giriş yapacaksanız önceden resepsiyon ile görüşün ve mutlaka yetkili birinin cep telefonunu alın.


20.12.2013 Cuma
Uzun zamandır ilk defa hostelde kalıyoruz. Aslında bir çok gezgin arkadaşımın tercihi hep hostel oluyor, ama nedense bizi pek sarmıyor. Yanlız ve uzun süreli gezginler için mantıklı olabilir. Hostellerde kahvaltı genelde marketten alınan malzemelerle ortak mutfakta hazırlanır ve ucuza getirilir. Ama bizim olayımız geziyi ucuza getirmek geğil, değil, yöresel lezzetlere ulaşıp bir İsrail’li gibi sabah şakşuka, humus ve masabacha ile kahvaltı etmek.

İlk günkü planımız, sabahtan Tel Aviv Port (Bebek), öğlen Jaffa (Eminönü), akşamüstü Dizengoff (Nişantaşı) şeklinde. Kahvaltı için hostelden çıkıp yürüyerek Dr.Shakshuka’ya gittik. Tel Aviv lezzet turu başlasın!


İsrail’de sabah kahvaltıda Shakshouka yenirmiş! Bizim bildiğimiz patlıcanla yapılan şakşukadan ziyade, menemene benziyor. Önceden pişirilmiş küp küp domateslerin, sipariş alındıktan sonra tavada tekrar pişirilmesi ile yapılıyor. Bizdeki künefe ocağı gibi bir düzenek var, aynı anda 5 tane şakşuka hazırlanıyor. Pişen domateslerin üstüne, yumurta kırılıyor fakat sadece beyazları karıştırılıyor, sarısı hiç patlatılmıyor. Beyazı güzelce sıcak domateslerle homojen olarak karıştırılıyor, sarısı ise göz gibi ortada.


Gerçekten çok mantıklı. Yumurtanın beyazını sevmeyen bir çok kişi biliyoyum, ama sahanda yumurtanın sarısını patlatıp ekmek bandırmaya hayır diyecek birini tanımıyorum. Menemen yaparken yumurtanın hem sarısını hem de beyazını karıştırınca, sarısına ekmek banma keyfi karambole gidiyor.


Önce domatesler pişiriliyor. İçinde soğan sarımsak ve hafiften baharat var, çok değil ama biraz acı. İsteğe göre ayrıca yağda bekletilmiş hafif acılı domates kurusu ekleniyor. Bir tane normal sade olanından, bir tane de merguez denen acılı sosislisinden aldık. Menüde alternatif olarak mantarlı, soğanlı, dana etli, tavuk etli, patlıcanlı, veya dönerli (shawarma) seçenekler mevcut. Masaya piştiği tavayla birlikte geliyor. Ekmek bandırıp, sıyırttırmak suretiyle yeniyor.


Sosisli olanın lezzet açısından hiç bir farkı yok, sadece tavada 2 adet sosis var o kadar. Sosis normalde işlenmiş gıda olduğu için yemiyoruz, çocuklarımıza da yedirmiyoruz. Yurtdışında yapılan kaçamaklar hariç! Ama net  bir şekilde söyliyeyim buradaki sosisi pek beğenmedim, hiç fantazi yapmaya gerek yok, sadesi en güzelidir.


Ekmek bizim sütlü ekmeğe benziyordu ve içi dolu doluydu. Her kahvaltıcıda olması gerektiği gibi tazecikti. Doktorum sanki şakşukaya bol bol ekmek banalım diye misler gibi ekmek sunuyordu.


Şakşukaların yanına bir de değişiklik olsun diye dana etli, nohut ezmeli ve çam fıstıklı couscous söyledik. Bizim Türkiye’deki kuskusla alakası yok, bildiğin irmik bu. Özellikle Kuzey Afrika ülkelerinden çok sık yapılan bir yemekmiş. Üzerindeki levazımatlar olmasa öyle kuru kuru yenecek gibi değil, nohut ezmesi ve dana eti sayesinde lezzeti patlamış.


Şakşukaya dönecek olursak, ben çok beğendim. Kış vakti olmasına rağmen domates hem lezzetli hem de kıpkırmızıydı. Geçen hafta Söğüt’te yediğimiz menemene göre çok daha fazlası vardı. Naticede İsrail’deyiz ve kabul etmek gerekir ki adamlar ziraat konusunda çok iyiler.


Taze sıkılmış ev limonatası ile birlikte değişik ve güzel bir kahvaltı yaptık. Yanlız dikkatinizi çekerim, 3 kişi olmamıza rağmen 2 porsiyon şakşuka söyledik, öyle kişi başı birer tane yiyeylim, eti bol olsun, 1.5 posiyon oldun yok. Malum sizler için fotoğrafını çekip, tadına bakıp notlarımızı alıyoruz, daha sonra başka kahvaltıya gideceğiz vesselam.


Menüde şakşukadan başka bir çok yemek var ama Dr.Shakshuka’ya gelip yemeniz gerek zaruri yemek bu. Gelip denemenizde, ortamı görmenizde fayda var. Garsonlar çok samimi, sevecen. Türk olduğumuzu öğlenince, Türkçe laf atmaya muhabbet kurmaya başladılar. Kafamdaki “Türklerden hoşlanmayan İsrailliler” olgusu bir anda değişti. Fiyatlar gayet ucuz, şakşuka 34 ILS, az kuskus 22 ILS (1 USD = 3.5 ILS)


Yolda ikinci lezzet durağı Abu Hasan/Ali Karavan’a giderken yolda bir balıkçı görünce hemen içeri girdik vitrindeki balıklara baktık. Deniz ürünlerin düşkünüz ya, güzel bir balık ziyafetini nerede çekebileceğimizi sorduk, adres verdiler ertesi güne rezervasyon yaptık.


Balıklardan başka bebek kalamar, yengeç ve karides de vardı. Aynı Selanik balık halindeki gibi hissettim kendimi. Karadenizde zaten bulmazsın da, Üsküdar’da balıkçılarda yengeç bulursan öp başına koy.


Abu Hasan/Ali Karavan en az Dr.Shakshuka gibi yaptığı özel bir yemek ile ünlü. Buranın olayı humus ve masabacha. Abu Hasan terkedilmiş bom boş sokakların arasında olmasına rağmen dükkanın önündeki kuyruğu görünce doğru adreste olduğumuzu anladık.


İçeride 5-6 tane masa var, mekan adından da anlaşılacağı gibi Arap kökenli. Garsonlar koştumaca içinde “Vahab Abi 2 humus çeeek, full olsun” diye bağırıyor. İçerideki gümbürtü patırtı bizim Anadoludaki lokantaların sıcaklığını hissetiriyordu. Yemeğini yiyen efendi gibi kalkıyor, sırada bekleyen başka birisi oturuyor. Öyle çay içeyim, cigaramı tüttüreyim filan yok.


Menü yok, zaten yenecek iki şey var, biri humus diğeri masabacha. Kuru fasulyenin yanına gelen kurusoğan gibi tabakta ikram olarak soğan geliyor


Çatal var ama usulen! İşin raconu taze pide ile 3 parmak dalmakmış. İsteyenler kuru soğandan bir parça koparıp humusa daldırmak suretiyle yancı yapıyor, isteyen kıvam artırıcı sos niyetine sarımsaklı limon suyu humusun üzerine boca ediyor.


Daha önce Adana’da Antakya’da defalarca humus yemiştim. Bazı yerlerde sabah kahvaltı niyetine, bazı yerlerde  akşam rakı mezesi olarak yemişliğim vardı. Tabii her yörenin kendine göre farklı humus yapma şekilleri var. şimdiye kadar benim en sevdiğim Adana yazısında anlattığım Kuruköprü paça salonunda yediğim pastırmalı humustur.


Abu Hasan’da humusun üzerine normalde sadece nohut konuyor. İsteyenlere bakla (foul) ilavesi yapılıyor, bunu başta söylemeniz lazım. Antep’deki lahmacuna patlıcan söğürme koması gibi. Normalde pek bakla ile aram iyi değildir ama ilk defa bu kadar sevdiğimi itiraf etmeliyim.


Nohutun tahine, tahinin de nohuta verdiği tadı size anlatabileceğimden emin değilim. Gerçekten gidip burada, yemeniz lazım. Böyle bir keyif olamaz

Masabacha ise humusa göre biraz saha sulu kıvamda ve sıcak yeniyor. Üzerine kimyon, ve bol zeytinyağı ilavesi ile yapılıyor. Aynı humusdaki gibi bunu da taze pide ile birlikte elle kolla dalarak yiyorsunuz. Humusa göre tahin sarımsak ve limon tadını daha yoğun hissediliyor, yarışmaya girse oscar ödülünü alır, humus da en iyi erkek ödülünü götürür.


Eğer gerçek bir yöresel lezzet ile kahvaltı yapmak istiyorsanız, işte burası yöreselin dibi. Bizden başka bir tane bile turist yoktu. 50 yıllık bu dükkan sabah 08:00’de açılıp, humus bitince saat 14:00 gibi kapanıyor. Cumartesileri açık değil, Tel Aviv’de kaçırılmaması gereken bir mekan.

Şakşuka ve humusla birlikte içimizi mutluluk kaplamış bir vaziyette kendimizi limana attık. Hangi şehre gidersek gidelim, deniz kenarında, limanda dolaşmak esnafla balıkçılarla muhabbet etmek adettendir.

Balıkçıları dolanıp, teknelere bakındıktan sonra plansızca limanda ki büyük bir binaya girdik. Çeşit çeşit stantlar kurulmuş, peynir, ve ekmek standına kapağı attık.


Peynirlerin sıradan tadına bakıp “Kaça kadar açıksınız, dönüşte alırız” ayağına getirdik. Ekmekler ise gerçekten farklı görünüyordu. Kirpi gibi dikenli ekmeklerin tadına bakmak istedik ama dilim kesmiyormuş. Sorduk callah deniyormuş.


Hemen yan tarafta sütlü tatlı satan bir genç gördük, ne olduğunu anlamaya çalıştık. Muhallebiye benze birşey olduğu belli, üzerine şerbet döküp fındık fıstık ilavesi yapıyordu.


Bir de tencerede kaynayan süte benzer birşey vardı, ne olduğunu pek anlamadık ama birer tane deneyelim dedik. Tadına bakınca anladık ki meğer bizim salepin, İsrail usulüymüş.


Salep çok yoğun, üzerine biraz gül suyu eklenmiş, üzerine de basmışlar fındığı. Kaşık kaşık üstündeki levazımatları yeyip, üstüne de salepimizi içtik. Bana Antakya’da içtiğimiz buna benzer bol levazımatlı salepi hatırlattı.


Bizim muhallebinin ismi burada malabi diye geçiyor. Soğuk soğuk yenen muhallebinin üzerine yine gül suyu, helva, fındık, fıstık ve hindistan cevizi konuyor.


Levazımat fazla olunca muhallebinin kendi tadını alamıyorsun ama fena değildi, hem salepi hem de malabiyi beğendik. Bizde muhallebiye gülsuyu ilave edeni pek görmedim ama, sonradan hatırladım Selanik’de de benzer bir şekilde sütlü tatlılara gülsuyu ilave ediyorlardı.


Yöresel kahvaltılardan sonra ağzımızı da tatlandırınca Tel Aviv’i yürüyerek keşfetmeye başladık. Halkın çoğunluğu yahudi olmasına rağmen, etrafta bolca kilise ve camii vardı. Hatta yanyana olması ilgi çekiciydi.


İsrail’e gelmeden önce bu kadar güzel sahilleri olacağını hiç düşünmemiştim. Kumsal pırıl pırıl tertemizdi. Kışın ortasında olmamıza rağmen denize girenleri gördük.


Sahilde aylak aylak dolanırken, dikkatimi çeken diğer şey de bisiklet yolları oldu. Tel Aviv’de geç yaşlı kadın erkek yüzlerce kişi bisiklete biniyordu. Normal araba yolunun yanında bisiklet yolu, onun yanında da yaya yoldu (kaldırım) olduğu için herkes kendi yolundan gidiyordu.


Elbette belediyenin insanları bisiklete binmesi için teşvik etmesi güzel bir uygulama. Daha önce bir çok Avrupa ülkesinde görmüştüm, ama maalesef hala Türkiye’de de bu uygulamaya  geçen belediye sayısı 2 elin parmağını geçmez.


Sahilde biraz turlayıp, iyotlu Akdeniz havasını ciğerler doldurduktan sonra tezgahlardaki malları görmek için Carmel Market’e gittik. İsrail ufacık bir ülke olmasına ve arap yarımadasındaki çorak topraklarına rağmen tarım konusunda dünyada sözü geçen ülkelerden biri. Hiç unutmam 2006’da Kazakistan’da yaşarken marketten aldığımız çekirdeksiz yeşil üzümler hep İsrail malıydı.


Taze meyve suyu için Nakash Juices doğru adres. Latin harfleriyle tabelası olmadığı için adres vereyim, Daniel-Kapah sokakları kesişiminde.


İstediğiniz meyvaları seçip söylüyorsunuz, koca bir bardak meyvasuyunu blenderda karıştırıp hazırlıyorlar.

Yabancı olduğumuzu görünce Türk müsünüz diye konuya girdiler. Tipimizden malum Ortadoğulu olduğumuzu anladılar, Araplar pek gelmezmiş, ama çok Türk turist geliyormuş.


Patlıcanlar öksüz doyuran boyutlarında. Hormonlu olacağını pek sanmıyorum, cinsi böyledir herhalde. Birecik patlıcanına bir rakip geldi diyebiliriz. Bununla bir karnıyarık yapsan, doldurmak için en az yarım kilo kıyma lazım, yaptın mı da 3 kişi doyar.


Yahudi mutfağının Rus ve batı Avrupa mutfağı ile sağlam bağlantıları olduğunu öğrendim. Lakin İsrail mutfağı hem biraz akdenizli, hem de acılı kuzu etli kuskuslu yemekleri ile biraz da Kuzey Afrikalı. Ama heryerde karşınıza çılan tahin, humus, falafelden dolayı yoğun Arap etkisinde kalmış, Lübnan, Irak Yemen mutfağına çok benziyor. Zeytin bu bölgenin olmazsa olmazı. Kurutulmuş balık ise kesin Ruslar’dan gelen bir lezzet.


Kalamarın hem ufak hem de uzun tüp şeklinde büyük olmak üzere 2 cinsi vardı. Demek ki bu bölgede kalamar bol. Halbuki Mersin ve Adana’da güzel kalamar bulmakta oldukça zorlanmışımdır. Bu akşama olmasa da yarın akşama kalamar ziyafeti çekeceğimiz o anda belli oldu.


Peynir konusunda da adamlar iyiler. Bizim Ayvalık civarındaki peynirciler ile karşılaştırınca çeşidin çok daha bol olduğunu gördüm.


Amerika’da Greek Feta Cheese olarak geçen bizim beyaz peynir burada Bulgarit (Bulgar Peyniri) olarak geçiyormuş. Onun dışında Avrupalılardan brie peynirinden tut, keçi peynirine kadar ne ararsan vardı.


Pazarda dolaşırken ilgimizi çeken bir şey tek kullanımlık tencere ve tepsiler oldu. Antep’te üniversite okurken odun fırınında güveç, patlıcan kebabı, kilis tava yapmışlığımız vardır. Ama her ne hikmetse bu kültür büyük şehirlerde bulunmamaktadır. Belki buna benzer tek kullanımlık folyo tavalar tepsiler bizde de olsa belki gelişir ne dersiniz?


Halepte yediğimiz o güzel baklavalara benzer baklavalar gördük, ama lezzet olarak o kadar da başarılı değildi. 9 sene Antep'te yaşamış biri olarak baklava konusunda hassasım. Kalitesiz harzıalem baklavayı asla yemem. Sanırım buradaki sorun Antep Fıstığı olmaması, badem ve cevizle yapmışlardı ve tereyağı kokusu çok zayıftı.


Dr.Halva  mutlaka durup uğramanız gereken özel bir yer. Çeşit çeşit tahin helvalarını pasta gibi dizmişler, peynirin tadına bakar gibi ucundan kestirebiliyorsunuz. Baklava zayıftı ama helvayı çok sevdiğim doğrudur. Bizdeki helvaya göre kıvamı biraz daha yumuşak, damakta kaymak gibi eriyor, insanın boğazını yakmıyordu. Türkiye'ye götürmek üzere hemen birer kilo sardırdık.


Shabbat İsrail için önemli bir dini gün. Cuma günü 14:30-15:00 gibi dükkanlar kapanıyor, cumartesi ertesi günü 19:00 gibi açılıyor. Yunan adalarında ki Pazar günü sendromu gibi, açık yer bulmak çok zor. O yüzden sadece haftasonu 2-3 günlüğüne İsrail’e gidecekseniz planınızı programınızı çok iyi yapın. Açık olan yerleri önceden belirleyin.

Tel Aviv hem Ortadoğulu hem de göçmen köklerinden kopmamış evrensel bir mutfağı içinde barındırıyor. Her ne kadar ara sokaklarda külüstür falafel tezgahları halen olsa da, artık yavaştan yerini canlı ve hip restoranlarına bırakıyor.

Sandviç kültürü yahudi mutfağında çok yaygın. New York yazılarında bahsettiğim Pastramiler Corned Beefler hepsi yahudi kökenli. Hayatımda yediğim en kral sandviçlerden birini de Eat Meat’de bulduk.


Sandviçin içerisinde koymak üzere sacın üstünde önce ince kaln kalın kıyılmış kuru soğan pişiriliyor. Ama zırt pırt çevirerek sulandırmıyorlar! Bir tarafı 1-2 dakika piştikten sonra mala yardımıyla soğanlar ters düz edilip, daha sonra soğanların üzerine gelecek şekilde ince kesilmiş dana antrikotlar pişiriliyor. Burada önemli bir husus etler de zırt pırt çevrilerek sulandırılmıyor, bir yüzü pişince aynı soğanlarda olduğu gibi ters düz edilip mutlu sona ulaşılıyor. İsterseniz yumurta ilavesi de yapıyorlar. Yumurta çemberin içine kırılıyor ama çırpılmıyor.


Sacın üzerindekiler güzel güzel pişerken gobit ekmekler de aynı ayna fırında güzelce ısıtılıyor ve sıcak sıcak sandviç hazırlanıyor. Ekmek et soğan yumurta hepsi sıcacık. 3 tane sos var, hardal, mayonez ve chimichurri.

Çimiçuri; maydanoz, sarımsak, zeytinyağı, kekik ve beyaz sirke ile yapılan, Orta Amerika ve Güney Amerikada çok sık kullanılan bir sosmuş.


Etin lezzeti mükemmeldi. Adam işi biliyor, etin en yağlı tarafından antrikottan yapıyor. Çok fazla da pişirmediği için löplöpür gidiyor. Pişmiş soğanlar ete o kadar yakışmış ki anlatamam. İleride bir lokanta açsam kesinlikle menüye ekleyeceğim bir üründür, o kadar net konuşuyorum.


Parmaklarımızı yalayarak bitirdiğimiz sandviçler o kadar güzeldi ki, biralarımızı yudumlayıp hemen ikincileri söyledik. Burada ilk defa Tuborg’un yeşil ve kırmızı etiketli biralarını gördüm. Alkolden pek anlamam, sıcak Tel Aviv gününde ikisi de şerbet gibi gitti.


İkinci turdaki sandviçler daha bir güzel geldi. Mide güzel, kafa güzel, ortam güzel... Ekmeklerin çıtırlığı, etlerden akan yağı, soğanların verdiği şeker gibi lezzet sanırım hayatımda yediğim en güzel sandviçi anlatmama yeterli oluyordur.


Etin kendi lezzetini almak için belki yumurtasız yemek lazım ama inanın yumurta da tam kıvamında yapılmış. Beyazı tam olarak pişmiş, sarısı sulu kalmış, sandviçin içine girdikten sonra sarısı patlamış akan lezzet şelalesi, sandviçin içine içine işliyordu. Çimçuri sosu ve hardal da destek kuvvetleri olarak son noktayı koyuyordu.


Tel Aviv’e gelirseniz, Eat Meat’a gelip, bu sandviçin tadına bakmanız elzem. Yanlız bu resimleri çekerken her ne kadar ocağın başındaki pişiren arkadaş bize neyi nasıl hazırladığını güzel güzel anlatsa da, kasada oturan mekan sahibi azman, fotoğraf çekip not almamdan pek memnun olmadı ve azarlarcasını makinayı kapattırdı. Dışarı çıktık oturduk ikincileri yerken masada çekiyoruz, herifçioğlu geldi yanımıza, kadar bu sefer sesini yükselterek “Yiyecekseniz efendi gibi yiyin, yoksa defolun gidin” gibisinden bağırmaya başladı. İnat değil mi sandviçleri alıp yolun karşısındaki banka oturduk, adamın gözünün içine baka baka makro çekimlere yolun karşısından devam edip el salladık. Seviyorum böyle arıza tipleri, neticede güzel ürün çıkartıyorlar.

Akşam şabat dolayısıyla hostelde kalanlar yemek yapmışlar. Ufak bir katılım payıyla akşam yemeğini hostelde diğer gezginler ile kaynaşarak geçirdik.


Tabii 3 sap erkeğin diğer gezginlerle kaynaşması pek kolay olmadı. Tanıştığımız kişilerden Tel Aviv’in gezginler için hayallerindeki destinasyon olduğunu gördüm. Hostelde dünyanın 4 bir yanından gezgin vardı, ve tahmin ettiğiniz üzere bizden başka Türk yoktu.


Gece dışarıda biraz takıldıktan sonra otele dönmeden önce bizdeki işkembeciye gitme adetine benzer bir şekilde Tel Aviv’de de börekçiye gidilirmiş. Ben bunun aynısını seneler önce Makedonya’da yaşamıştım. Gece 3 gibi eve dönmeden önce hayatımın en güzel böreklerinden birini yemiştim Üsküp’te.

Börek için Abouelafia’ya gelince tam karşısındaki dönerci bizim daha çok cezbetti. Akşam yemeği hostelde zayıf geçinde karnımız açıkmıştı, Shawarma Auni’ye girdik. İsrail’de döner Shawarma olarak geçiyor. Bizde döner, Yunanda Gyros neyse aynısı. Tabii ufak tefek lezzet farklılıkları var, özellikle Almanya'daki dönercilerde gördüğüm gibi içine eklenen soslar.


Burada da gobit ekmek sıcacıktı. İçine isteğe göre domates, yeşillik, soğan, humus, acı sos ve sarımsaklı yoğurtlu sos konuyor. Ekmeğin ve patatesin sıcacık olması aşırı mutlu etti ama döner için pek o kadar olumlu konuşamayacağım.


Dönerin kendi lezzetini almak için sos pek sevmem, o yüzden birazcık sarımsaklı yoğurtlu sostan koydum, çok yakışmıştı. Gece gece bunu bulduğumuza şükretmek lazım, belki öğlen saatinde gelsek eti daha sulu ve lezzetli olabilirdi.

Abouelafia’nın önünde her ne hikmetse sıra vardı. Gece saat 02:00’de önünde sıra olan yer candır.


Yanaştım baktım, arkada odun fırını yanıyor. Amcam sıcak börek çıkarıyordu. Biz ufak bir yanlışlık yapıp börek yerine döner yemeyi tercih edince, üstüne de börek yiyemedik tabii.


Ama elimiz boş dönmesin diye sabah yediğimiz malabilerden aldık, geceyi tatlı bitirdik.


Tel Aviv, kendisini ziyarete gelen meraklı gezginlere beklenmedik deneyimler sunuyor. Tel Aviv’de sadece iki gününüz var, hem bir iki yeri gezmek hemde eşsiz lezzetlerini yakalamak istiyorsanız bu yazıyı mutlaka okuyun

1 yorum:

eliza bennet dedi ki...

Hey Allah'ım oraya ışınlanıp o etli sandviç'e dalasım geldi. Bu kadar mı güzel anlatılır, elinize sağlık.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World