12 Eylül 2016 Pazartesi

Bafa - Bodrum turu - Bafa 1.Bölüm


İstanbul’da yaşadığım süre boyunca en sevdiğim şey haftasonları İstanbul’dan kaçmak olmuştu. Ucuz havayollarının promosyonları başlar başlamaz neredeyse bütün haftasonları bir yerlere kaçardık. Hele Özenç’in doğum için 2 ay olmadığı hafta sonlarının her birini itinayla değerlendirmiş, 6 haftalık efsane New York, Urla, Samsun, Tel Aviv, Urla, Dalaman, Bafa-Bodrum serisini yapmıştım.

Nereye gitmek önemli değil, nereye ucuz bilet bulduğumuz önemli. Bodrum’a ucuz bilet bulmak pek kolay değil, ama İzmir’e bilet bulmak çocuk oyuncağı. Oradan da bir araba kiraladın mı ver elini Bodrum. Turistlerin olmadığı, sessiz sakin bir hayatın sürdüğü kış aylarında Bodrum’u görmeniz lazım. Balıklar, kalamarlar, ahtapotlar sizi bekliyor. Bir de yol üzerinde Bafa Gölü var ki tam bir gizli cennet. Bafa’nın arka taraflarında neler neler olduğunu bir bilseniz.


10.01.2014 Cuma
Tüm hafta boyunca Ankara’da geçen yoğun toplantılardan sonra sonra, akşamüstü İstanbul’a değil, İzmir’e döndüm. Aşkın Baba da yaklaşık aynı saatte Adnan Menderes Havalimanına indi ve Central Rent a Car’dan aracımızı kiraladık. Kış fiyatları için pazarlık etmeyi unutmayın. İstikamet aslında Bodrum ama hazır bir yere yetişme derdimiz yokken, Bafa Gölüne has yöresel balık olan Yılan Balığını deneme fırsatı çıkınca kırdık direksiyonu Bafa’ya.

Bodrum’a giderken yıllarca sadece çöpşiş veya patlıcanlı gözleme yemek için durduğum Bafa’da, bu sefer gölün arkasını dolanıp Kapıkırı Köyüne gittik. Bafa gölünü geçip Bafa merkeze girerken sola Kapıkırı Köyüne doğru saptık. Arabayı pansiyonun önüne park ederken bahçede odun ateşinde yemek pişiren teyzeyi görür görmez bütün yorgunluğumuz anında mutluluğa dönüştü.


Kolay gelsin teyzecim diyerekten resepsiyona gitmeden önce teyzemle selamlaştık. Tam köylü usulu yağda et kızartmış, sırada da tavuklar varmış.


Tavukları una bulamak filan yok, ortadan ikiye kesilen tavukları kızgın yağın içine bütün bütün atıp kızartılıyordu. Daha önce pek alışık olmadığım görmediğim bilmediğim bir pişirme sistemi.


Bir elde çantalar bir elde fotoğraf makinası gecenin bir vakti teyzemle hoş sohbet yarım saat muhabbet ettik. Bir yandan da etler pişmiş mi kontrol ettik.

Kapıkırı Köyünde bir çok pansiyon var. Çok fazla lüks aramayın, ucuz ve temiz yerler. Sırf restoranı kuvvetli olduğu için Pelikan Pansiyon’da kaldık. Eşyaları bırakır bırakmaz soluğu restoranda aldık.

Bafa Gölünde yılan balığı yenir dediler geldik. Seneler önce de bir kere Kapıkırı tarafına gelip yılan balığı olmadığı için yiyememiştik. Bu sefer önceden telefon edip organizasyonu yaptım. İsterseniz gölden çıkan levrek, çupra, kefal filan da varmış ama bizim olayımız yöresel lezzetler.


Yılan balığı Bafa gölünün en eski balığıymış. Takoz kesilip şişe diziliyor, daha sonra da odun ateşinde pişiyormuş. “İyi yerim!” diyen her ölümlünün mutlaka denemesi gereken yılan balığı aslında Bafalıların en çok yediği balıkmış.

Türkiye’de sayıları giderek azalan ve yılda yaklaşık 400 ton civarında avlanabildiği tahmin edilen yılan balıklarının yaşam hikayesi oldukça ilginç. Yusuf Abi bir yandan balıkları hazırlarken bir yandan da bizleri bilgilendirdi. Göldeki balıklar Büyük Menderes nehri vasıtasıyla önce Ege denizine sonra da Atlatik Okyanusunu aşarak Meksika’nın Saragossa Körfezine gidermiş. Peki neden? Üremek için. Meğer dünyadaki tüm yılan balıkları üremek için Meksika’ya gidermiş. Yahu daha biz gidemedik Meksika’ya yılan balıkları mesken edinmiş.


Hem yağlı olması hem de tipi yılana benzediği için genelde ya Bafalılar ya da yabancı müşteriler tercih edermiş. Bizim gibi löplöpçüler haricinde yılan balığı yemeye giden Türk misafir pek fazla yokmuş.


Balıklar pişerken önce mezeler ve salatalar geldi. Aşkın babaya çoban salata, bana da havuç salatası. Bir tane de ortaya ot geldi ama ne olduğunu hatırlayamıyorum.


Köylüler bu ot işinden anlıyorlar. Üstüne basıp geçtiğiniz otlardan sarımsak, soğan ilavesiyle öyle mezeler yapıyorlar ki. Şifa niyetine götürdük.


Ekmek olarak masaya en sevmediğimiz beyaz undan yapılmış dilimlenmiş somon ekmek ve nispeten daha iyi görülen bazlama geldi. Bazlamayı kendileri yapıyorlarmış.


Yörenin zeytinyağı çok iyi olduğu için, mezelerden sonra zeytinyağına ekmek bandık. Köyün kendi üretimi olduğu için, plastik şişeye doldurup 2-3 litre almanızı tavsiye ederim. Cam şişede satılan markalı yağlardan çok daha ucuz ve güzel olduğuna emin olabilirsiniz.


Neyse biz balığımıza dönelim. 15-20 yıl yaşayan yılan balığının oldukça yağlı bir balık olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden ihraç edilen balıkların bir çoğunu Avrupada füme yapıyorlarmış. Eğer ızgarada yapılacaksa da uzun süre iyice pişirmek lazımmış, zira fazla yağlı olduğu için 3-4 tane yedikten sonra rahatsız edebilirmiş.


Soğanı severim, mangalda pişen soğanı daha çok severim. Ama sıcaklığını iyi ayarlamak lazım. İçindeki asidik yapısından dolayı ısıyı iyi ayarlarsan sararıp karamelize olup şeker gibi bir şey oluyor. Ama ısıyı ayarlayamazsan ya dışı yanıyor, ya da içi hala çiğ kalabiliyor.


Sadede gelelim, yılan balığı bildiğimiz palamut gibi takoz kesiliyor. Sanılanın aksine palamut gibi siyah etli değil, levrek gibi bembeyaz bir eti var. Kesilirken bunun yılan balığı olduğunu görmeseniz çok rahat gideri var ama biz Türklerin değişik lezzetlere açık olmadığı, kaçınılmaz bir gerçek. Ama damağınızı olağanüstü bir lezzetle tanıştırmak istiyorsanız, yılan balığını midenize afiyetle indirebilirsiniz.


Dilimlenmiş yılan balığının alt tarafları çok yağlı. Somon yerken bile buraları pek yemeyi tercih etmiyorum, hele yılan balığında hiç tavsiye etmem. Kuzunun kuyruk yağı gibi değil, 2. Dilimden sonra çok ağır gelebilir, yerken hoş güzel de ağırlığını sonradan hissettiriyor. Alt tarafındaki yağlı kısmı temizlerseniz yemesi güzel beyaz etli cillop gibi balık. Ama zart diye komple atarsanız yağlı gelir.

Tahmin edersiniz bizim ilk 2 parça zart diye komple gitti. Sonraki 2 parçanın yağını ayıklayıp da yedik. Ondan sonrakiler rakıyla beraber yavaş yavaş sindire sindire. 7-8 derken tıkandık rakının etkisiyle zaten muhallebi gibi olduk.


Bazı anlar vardır hayatta, zihninize, kalbinize, ruhunuza aynı anda kazırsanız bir daha unutamazsınız. O akşam; gölün üzerinde dingin günbatımı, sahile demirlemiş teknelerin dalgalarla usul usul sallanışı, akşam güneşinde mayışmış kediler, zeytin ağaçları arasından göz kırpan bir cennet görüntüsü de böyle kazındı benim yüreğime.


11.01.2014 Cumartesi
Günaydın ey lezzet düşkünleri Bafa’dan selamlar sevgiler! Çok uzun zamandır horoz sesiyle uyanmamıştım. Burada harbi harbi horoz sesiyle uyanıyorsunuz. Yıllardır alarmı çalan saat ile uyanıp kalkıp işe gitmek gibi bir alışkanlığımız var. Sırf bu alışkanlıklardan bir nebze olsun uzaklaşabilmek için medeniyetten uzak, huzura yakın yerlerde olmak lazım.

Bahçeye çıktık baktık, köyün kadınları erkenden kalkıp toplanmış hummalı bir şekilde yemek pişiriyorlar. Teyzem ne zaman kalktınız, ne zaman kahvaltı ettiniz de ne zaman odunu yaktınız verdiniz coşkuyu. Meğer köyde Zühra Teyze hakkın rahmetine kavuşmuş, bugün de 40. günüymüş. Allah rahmet eylesin. Lokması odun ateşinde dökülüyor dediler bize ama en az 5 tane kazan pişiyor.


Köyde buna benzer odun ateşinde koca koca tencerelerde pişen yemeği en son löplöpçü kankam Ayhan ile Meryem’in düğününde Aydın’ın bir köyünde yemiştik. Odun ateşinde köylü teyzelerin pişirdiği yemek gerçekten sabahın köründe bile çok güzel görünüyordu.


Dün yağda kızartılan etler bugün ise sebzelerle birlikte karıştırılmış tencerelerde tekrar pişiriliyordu. Teyzemin elinde bir tane tahta kaşık, sırayla yemekleri aynı kaşıkla karıştırıyor. Hijyen filan yok, aynı tahta kaşık tüm yemeklerde kullanılıyor. Aman yanlış anlaşılmasın biz hijyenci değiliz, lezzetçiyiz.


Etler düne göre göre çok daha güzel görünüyordu. Daha henüz kahvaltı bile yapmadığımızdan dolayı içimizden bir tadına bakmak geliyor ama cenaze dolayısıyla şebeklik yapıp eti kapacak pek öyle keyifli bir durum yok. Saat 11:00’den sonra başlayacakmış yemek.


Kahvaltıyı beklerken balkona çıkıp manzaranın keyfini çıkarttık. Dışarıda hafiften serin bir hava var, ama ortam o kadar güzel sessiz sakin ki göldeki kuşların seslerini bile duyabiliyoruz. Yeşilin ve mavinin buluştuğu bu noktada dibine kadar mutluluk hormonlarını depoladık.


Şöminenin yanında ki en kral masayı bizim için kurmuşlar. Klasik Anadolu kahvaltısı, zeytin peynir, bal, domates, salatalık ve yumurta. Öyle köy kahvaltısı yazıp da nutella getirenlerden değil.


Masada en az 4 çeşit peynir var. Elbette sigara böreği olmazsa olmazlardan.


Sahanda yumurtayı yaparlarken hatırı sayılır parça tereyağı koymuşlar. Bence en doğrusu. Zaten kırk yılda bir köy kahvaltısı yapıyoruz, onda da hakkını vermek lazım. Yoksa sahanda yumurta pek bir şeye benzemeyebilir.


Ekmek taze değil ama şöminenin üzerindeki ızgarada biraz ısıtınca gayet güzel oldu. Köy ortamında olduğumuz için taze ekmeğin eksikliğini göz yumabiliriz, buna da şükür.


Yunan Adalarına gide gele, artık peynirin üzerine zeytinyağı ve kekik koymayı alışkanlık haline getirdik. Yağından peynirine burada herşey köyde üretildiği için çok keyif aldık.


Köy ekmeği köy yumurtası ve göl manzarası ile güne müthiş bir başlangıç yaptık. Bu ortamda bulunup da mutlu olmayacak bir insan tanımıyorum. Emin olun 5 yıldızlı restoranlardan çok daha keyif verici bir ortam.

Yumurtaları bitirip, ikinci çayları yuvarladıktan sonra zuladan sucuklar çıktı. Normalde işlenmiş gıdaları pek tüketmiyoruz ama bazen dozunda serserilik yapmak lazım. Sucuğun kendisinden ziyade şöminenin üzerinde pişirme olayı bize daha fazla keyif veriyor. Alışık olmadığımız bu durumda istemez mutluluk duyuyoruz.


Dün akşam yılan balığı pişirdiğimiz ızgarada bu sefer köy sucuğu pişiriyoruz. Hafif yağlı meret o kadar güzel kokuyor ki, boncuk boncuk yağları damladığı zaman etrafa oda parfümü gibi güzel kokular yayılıyor.


Kahvaltı sonrası kokular bizi tekrar bahçeye götürdü. Bu sefer yemek hazırlama faslı bitmiş, gerçekten lokma dökme aşamasına gelmişler. İmece usulü kadınlar seri üretime geçmişlerdi. 2 kişi lokmalara şekil verip kızgın yağın içine atıyor, 2 kişi de karıştırıp yağdan alıyordu. Tabi fırsat bu fırsattır deyip, -inceliklerini öğrenelim ayağına- kedi gibi çöktük yanlarına.


Kahvaltı sonrası 2 halka atıp göl kenarına doğru yürüdük. Sezon gelince burada çok ciddi turlar oluyormuş. Ama hava serin olduğu için bizden başka kimsecikler yoktu.


Avdan dönen balıkçılarla muhabbet ettik, pek keyifleri yoktu. Aşırı kirlenmeden dolayı balık azmış. Kefal bolca çıkıyormuş ama levrek azalmış. Genel olarak yılanbalığı esas geçim kaynağıymış.


Heraklia antik kenti milattan önce 4. yüzyılda büyük bir liman kentiymiş, ama Büyük Menderes Nehrinin getirdiği alüvyonlarla denizle bağlantısı kesilmiş ve göl olmuş. Yöre bir zamanlar çok zengin ve hareketliyken sonra terk edilmiş.

Bot turu, manastır gezisi, Heraklia Antik Şehir gezisi gibi aktiviteler de varmış. Yani demem odur ki Bafa Gölü ve Kapıkırı Köyü sadece 1 gece kalmalık yer değil. En az 2-3 gece kalıp huzur içinde zaman geçirmeyi hak eden, özellikle doğa ve kuş fotoğrafçıları için çok özel bir yer.


Bafa Gölü ayrıca çok fazla çeşit kuş barındırıyormuş. Uzun boyları ve turuncuya kaçan renklerinden dolayı flamingolar hemen dikkatinizi çekecektir. Ayrıca batağan, karabatak, tepeli pelikan, boz ördek, mahmuzlu kızkuşu bulunuyormuş. Hatta şanslıysanız ak kuyruklu kartal bile görülüyormuş. Doğa yürüyüşleri, foto safari, resim, manzara izleme, olta balıkçılığı ve kampçılık için ideal bir yer.

1 saat sonra pansiyona döndüğümüzde keşkek faslına geçilmişti. Biraz kuvvet isteyen ve zahmetli bir hazırlama süreci olduğu için, kazanın başına bu sefer erkekler geçmişti.


Pilav kazanında ise harikalar yaratılıyor. Koca bir kazanda pişen tavuk suyu ile 2 kalıp tereyağı karıştırıldıktan sonra, özenle ayıklanıp seçilen ve suda bekletilen pirinçler ilave edildi. Et ve kemiklerin kaynatılmasıyla elde edilen et suyu lezzet ve kıvam artırıcı bir unsur olarak başta pilav olmak üzere çok çeşitli yemeklerin gözdesidir. Pilavda hazır bülyon kullanan bizden değildir.


Tavuk suyundan mıdır tereyağından mıdır bilmem o kadar güzel kokuyor ki, bütün yemekleri bırakıp sadece pilav bile yiyebilirsiniz. Halis tavuk suyu ile yapılan, odun ateşinde pişen bir pilavın sizce kötü olma şansı nedir? İnsanın kedi gibi kafayı tencereye sokup yiyesi geliyor.


Türk yemekleri içinde dolma olmazsa olmazdır. Kömür ateşinde yavaş yavaş pişen bir dolma yediniz mi hiç daha önce? İstanbul’da en kral lokantaya gidin bu lezzeti yakalayamazsınız. Sevdiğiniz insanlara pişirdiğiniz yemeğin tadı başka olur, formalite icabı pişenin tadı başka. Kullanılan malzemeler ticari amaç gütmeden kullanıldığı için, kadınlar kendilerine yaptıkları için anne yemeği gibi olmuştu. Odun ateşi işin içine girince kesin anne yemeğinden de lezzetlidir. Kaçınızın annesi odun ateşinde pişiriyor ki? Beypazarı gezisinde bir oturuşta  32 tane yediğim dolmalar geldi aklıma.


Bafa gölünün kenarından yıllardır gelip geçeriz, hep arka tarafı dolanıp yılan balığı yemek bir uhde olarak kalmıştır içimde. Şansımıza bir geldik, ertesi gün köyde yemek ziyafeti var. manzaraya mı baksak, yemeklere mi dalsak bilemiyorum. Az porsiyon 5 çeşit yemeği tepsiye koyup verdiler, hiç aç olmamamıza rağmen, yıllar sonra yedimiz en lezzetli öğlen yemeğini bir çırpıda bitirdik.


Odun ateşinde güveç, dolma, pilav, keşkek ve topalak köfte, hepsi birbirinden güzel. Mis gibi kokan pilavın içinde nohutta varmış, ohh mis! İşin komik tarafı, lokanta işi olmadığı için patlayana kadar yemek serbest. “Yuh evladım doymadın mı? Neden 3. tabağı alıyorsun?” diyen yok, teyzeler kikir kikir gülüp Yarasın tosunuma der gibi bakıyorlar. Böyle bir olaya denk gelirseniz çekinmeyin, doya doya yiyin, bir daha böylesine lezzetlisini zor bulursunuz.


Et yemeğine güveç demişlerdi ama pek güveçle alakası yok. Dana etini kuşbaşı kesip, yağda kızartmışlar sonra da sebzelerle birlikte tencerede uzun süre pişirmişler. Yemeğin kendisi çok lezzetliydi ama etler çok sertti.


Dolmalar enfes, 10 numara 5 yıldız. Löplöp gidiyor. Dolduranın, pişirenin emeği geçen herkesin ellerine sağlık. Yemek mideye gider ama algı ve takdir kalbe gider.


Antep’de analı kızlı diye bir yemek vardır bilir misiniz? Ona benzettim ama bu yemekte anası yok, sadece kızlar var. Etsiz olmasına rağmen lezzet yerindeydi. Burada topalak köfte diye geçiyormuş.


Keşkek Aydın bölgesinin olmazsa olmazı. Tavuk ve dana etini buğday ile birlikte döve döve macun kıvamına getirmişler, üstüne de tereyağı eklenmiş. Kesinlikle Türkiye’de çok daha fazla bilinmesi gereken, lokantaların menülerinde olmayı hakeden bir lezzet. Ama malesef Türkiye’nin batısında bilinirken, doğusunda pek bilinmez.


Yemişim 5* otellerin restoranlarını. Biz eski usullerde pişmiş yöresel yemekleri seviyoruz. Yaratıcılıklara açık olmak lazım tamam ama gelenekleri de korumak lazım. Eğer siz ucuza maledeyim diye eski geleneklerinizden vazgeçerseniz, sunni malzemeler kullanırsanız mutfak kültürünüze katkı değil, ihanet etmiş olursunuz.

Hesabı ödeyip arabaya yerleşmeden önce teyzelere başsağlıyı dileyip, ellerinize sağlık dedik. Onlar da bizi iki gündür oğulları gibi sevdiler bağrına bastılar. Cenaze değil de düğün olsa böbek bile atardık bu teyzelerle, o derece sıcak kanlı sevecen insanlar. Arabaya bindik el sallıyoruz, peşimizden koşa koşa gelip yolluk olarak 1 kap dolma verdiler.


Yumuşak esen rüzgarıyla, havası eski antik kentiyle, manzarası, güneşin batımıyla huzurlu bir ortamda yılan balığının tadına bakmak, sofrası ve sıcacık dostluklarıyla bu insanları tanımak gerekir. Yolunuz buralara düşerse ne yapıp edin Kapıkırı Köyüne uğrayın. Düşmezse de sırf burası için düşürmeye çalışın.
Bodrum bahanesi ile çıktığınız yolculukta, yolunuzun üstündeki lezzet duraklarında kendinize çeşitli ödüller verebilirsiniz. Örneğin göl kıyısındaki lokantada, manzaralı bir yemek yerken “işte hayat bu” diyeceğinizden şüpheniz olmasın. Bafa’ya akşam gelip ızgara yılan balığı ile lezzetli mezelerini yeyip içkinizi de içip pansiyonun odalarında kalmanızı, sabah da güzel köy kahvaltısını tatmanızı tavsiye ederim. Bizim kadar şanslıysanız belki köy yemeğine de denk gelebilirsiniz. Bal ve zeytinyağı almayı da ihmal etmeyin, hatta uzun yola gitmiyorsanız süt, yumurta ve tereyağı bile alabilirsiniz.


Bodrum yazısı ve 2. Bölüm az sonraaaaaaaaa

2 Eylül 2016 Cuma

İsrail Filistin Turu - Kudüs - Betlehem 3. Bölüm



Yurtdışı seyahatleri eskiden hem pahalı, hem de yorucu idi. İş münasebetiyle gidenler dışında, Paris, Londra ya da Milano zenginlerin alışveriş durakları zannedildi Türk filmleri ve magazin sayfaları sayesinde. Oysa İsrail’e gitmek, Kudüs’ü görmek bambaşka bir deneyim. Doğal ve tarih zenginliğini modern yapılar, kültürel ve dini merkezleriyle renklendiren Kudüs, her tatili birbirine benzer yerlerde geçirmekten sıkılanlar için ideal. Kudüs sadece tarihi ve kültürel zenginlikleri ile değil, çok lezzetli yemekleri ve gizli saklı lokantaları ile de unutulması mümkün olmayan bir yer. İşin güzel tarafı koca şehri yürüyerek keşfedebilirsiniz.

Tel Aviv’in Kaliforniya’dan pek bir farkı yoktu. Paten yapan bikinili kızlar, sahilde koşan diri vücutlu abiler aklımda kalanlar. İsrail’de esas hikaye bence Kudüs’te. Çok daha gizemli. Yahudiler, Müslümanlar, Hristiyanlar, Ermeniler, sosyalistler, faşistler ve CIA ajanlarının birbirine karıştığı bir şehir.


22.12.2013 Pazar
Sabah 06:00’da 142 no’lu otobüsle otogara gidip, sherut denen dolmuşlarla Kudüs’e gittik. Dolmuş 24 ILS tutuyor ve yolculuk yaklaşık 1 saat sürüyor. Daha ucuz olsun derseniz belediye otobüsü ile de gitmek mümkün ama biraz daha zahmetli. Yerel insanlara karışmak istemezseniz taksiyle de gidebilirsiniz.


Hem İsrail hem Filistin Kudüs’ü başkent kabul ediyor. Ama dünyada bunu tanıyan yok. Bütün diplomatik temsilcilikler Tel Aviv ve Ramallah’ta.

Kudüse gelir gelmez ilk işimiz eski şehirin müslüman mahallesinde, 1860’dan beri ufacık dükkanda Mutabak yapan Zalatimo’nun yerine gitmek oldu. İnternet sayfası yok, kapalıçarşının içinde arada kalmış ufak bir mekan. Bulmak pek kolay değil o yüzden şu fotoğrafı şuraya koyuyorum, lazım olur.


150 senelik dükkanı Heni Zalatim işletiyor. Mutabak katmere benzer sabahları yenen bir tür börek çeşidi. Böreğin hamuru Antepteki katmer hamuruna benziyor. Mermer zemine önce zeytinyağı konuyor hamur üstünde açılıyor. Oklava ile açılıyor ondan sonra da elle havada döndürülerek inceltiliyor.


Daha sonra içine isteğe göre peynir veya ceviz konuyor. Katlanıp tepsiye yerleştirilen mutabaklar daha sonra tepsiye konup fırınlanıyor. Ustama “hem fındık hem peynir olsun dedim”, Zalatim abim ters ters bakıp “yuh” dedi. 2 peynirli, bir cevizli olarak anlaştık.


Hamurun açılması, malzemelerin konulması bana Antalya’da yediğimiz Tevfik Amcanın serpme böreğini anımsattı. Burada da sistem aynı, yaşlı bir amca özene bezene hamuru açıyor.


En son fırına atmadan önce tekrar yağ sürülüyor. Aynı Antalya’da olduğu gibi burada da eski püskü bir gazlı fırında börekler 10 dakika pişiriliyor.


Mekanın kendisi çay yapmıyor, dolayısıyla çaylar bizim Eminönü esnafına dağıtılan çaylar gibi dışarıdan tepsiyle geliyor.


Çaylarda taze nane vardı ve default şeker konmuştu. Şeker olmasını beğenmedik ama nane aromasını çok sevdik. Yanlız aman dikkat 5-10 ILS’lik çayı 25 ILS’den çakabilir Zalatim abi.


Hesap şişirildiği için özellikle yediğimiz börekten çok çay parası istenince polise gidip şikayetçi olduk. Başka bir esnaf araya girdi, resmi işlem başlatırsanız çok zaman kaybedersiniz diyip, burada turistlere yapılan klasik kazıklama yöntemidir bu diye ekledi. Sonra bizi börekçiye götürüp Zalatimo abiden fazladan aldığı paraları alıp bize geri verdi.

Almanya’da Amerika’da Malezya’da böyle turist kazıklama olayları fazla yok. Malesef Ortadoğu kültürünün bir parçası, nasıl olsa bir daha gelmez, geleni de hazır gelmişken yolalım mantığı. E güzel abicim sen bana o gün 2 çay geçirdin, ben sana 2 sene sonra buradan geçiriyorum.


Neyse şerefsiz Zalatimo Abinin güzel böreğine dönecek olursak, fırından çıkan sıcak böreklerin üzerine şerbet dökülüyor ve sonra da pudra şekeri serpiliyor. Bu da bana Antepte yağda çıkartılarak yapılan katmeri anımsattı.


Son olarak özerine pudra şekeri serpiştilirdi ve işlem tamam. Bu bana hiç bir şeyi anımsatmadı, ilk defa börek veya katmere pudra şekeri konduğunu gördüm. İçimden güzelim böreği piç etti diye geçirdim.

Hakikaten de güzelim çıtır mutabakın üzerine şerbeti koyunca, mundar olmuş, bütün çıtırlığı gitmişti. Fırından yeni çıkması ve sıcak olması sayesinde her türlü gideri var. Zaten ufacık bir şey olduğu, Urlanın Antep’in katmeri gibi bol malzemeli kallavi olmadığı için 3 lokmada cumburlop.


Fındıklısını sona sakladık ama malzeme zayıf geldi, biraz çakma olmuş. Peynirlisi daha güzeldi diyebilirim. Sabah sabah börek yemek istiyorsanız tavsiye edeceğim özel bir mekan. Bulmak zor, iletişim kurmak daha zor, kazıklanabilirsiniz önceden fiyat sormakta fayda var.

Kahvaltı sonrası Jaffa kapısına gidip, Tel Aviv’de Sandeman’s ile yaptığımız bedava turun benzerini yapmak üzere rehberle buluştuk. Sandeman’s Tel Aviv bedava turu saat 10:00’da başlıyor ve yaklaşık 2 saat sürüyor. İsterseniz öğleden sonra da bir tur var.


Bir önceki Tel Aviv yazısından sonra takipçilerim, ücretsiz turu nasıl bulduğumu sormuşlardı. Ahanda biletin resmini buraya koyuyorum, Avrupa’da bir çok şehirde şubeleri var.


Kudüs’ün olayı eski şehir! 4 bölümden oluşuyor. Christian Quarter (Hristiyan mahallesi), Armenian Quarter (Ermeni mahallesi), Jewish Quarter (Yahudi mahallesi), Muslim Quarter (Müslüman mahallesi) olmak üzere 4 farklı kültürün harmonisi. Herkes kendi inancına göre kültürüne göre yaşıyor, ama kardeş kardeş yaşıyor. Aynı bizim Hatay’daki gibi, Mardin’deki gibi.


Farklı kültürlerden insanların asırlardır kardeşçe bir arada yaşadığı Kudüs’te minarelerden yükselen ezanlarla kiliselerden gelen çan sesi her an birlikte yankılanıyor. Hatırlatırım İsrail’deyiz ve adamlar Yahudi. Sinangoglar ise cami ve kiliseler gibi gösterişli binalar değil, ayrıca çan veya ezan sesi gibi dışarı uyarı veren bir sistem de yok. Tek bir ortak noktaları var o da İsrail bayrakları. Sokaklarda tabelalar hem İbranice, hem Arapça hem de İngilizce yazılmış.


Önce Ermeni mahallesini gezdik. Daha çok insanların yaşadığı evler vardı, sokaklar tertemiz, balkonlarda renkli çiçekler dikkatimi çekti.


Kafayı kaldırıp baktığınızda, Katolik kilisesinin ve Ermeni kilisesinin kulelerini ve hatta cami minarelerini aynı anda görebiliyorsunuz. Ama sinagogların öyle yüksek minare veya kulesi yoktu.


Rehber Yahudi mahallesini anlatırken tarih ile ilgimiz pek fazla olmadığı için rehberi pek dinledik diyemem. Ya da dinledik ama anlamadık. Ama şunu söyleyebilirim ki hem Müslümanlar hem Hristiyanlar hm de Yahudiler için çok önemli bir şehirmiş.


Fakat o kadar kalabalık ve o kadar farklı dinden ve kültürden insan var ki, her an bir olay çıkabilir tedirginliği yaşanıyor. O yüzden de her köşe başında silahlı askerler dolanıyordu.


Daha sonra Hristiyan mahallesine geçtik. Nispeten sokaklar yine temiz, ama bu sefer evlerden ziyade dükkanlar ağırlıktaydı.


Hrıstiyanlar için çok önemli olan Kutsal Kabir Kilisesi burada bulunuyor. Zira Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği ve mezarının olduğu yer burasıymış.


Son 20 dakikada Müslüman mahallesine doğru giderken, El Wad Road – Via Dolorosa yolu kesişiminde Abu Shukri’yi görünce gruptan ayrıldık. Malum olayımız bizim önceliğimiz löplöp, rehbere biz zaten oraları iyi biliyoruz diyip sıvıştık.


Abu Shukri öyle büyük bir lokanta değil, Tel Aviv’de ilk gün humus yediğimiz Abu Hassan’a benziyor ama menüsünde, sadece humus değil, 8-10 çeşit yemek bulunuyor. Amma velakin buranın iki şeyi ünlü! 1 falafel, 2 humus. İsteyene patates kızartması, tavuk schnitzel filan da var ama bizim işimiz olmaz. Herhalde çocuklu aileler için menüye koymuşlar bunları.

Güleç yüzlü Şükrü abimizi, mutfaktan çıkmış humusun üzerine zeytinyağı ilave ederken gördük. O kadar babacan bir tipi vardı ki, insan sanki dedesinin arkadaşının evine gelmiş gibi hisseder.


Humusun etli, çam fıstıklı, baklalı (foul) ve tahinli olmak üzere farklı çeşitleri var. Şükrü Abimize favorisini sorduk, elindekini çam fıstıklı humusu gösterince, hemen ondan sipariş verdik.


Siparişi verdik vermesine de ufacık dükkanda mutfaktan güzel kokular gelince Şükrü abiden izin alıp, selamın aleyküm diyerek içeri daldım. Ustam koca bir leğenin içinde falafel harcı hazırlamış, fritözde pişiriyordu.


Falafel İsrail’de her köşe başında bulunuyor ama esasen İsrail yemeği değil, daha çok Filistinlilerin tekelinde olan bir Arap ürünü. Fakat yok bu Suriyenindir, Yemenindir, Lübnanındır diye sidik yarışına girmeye gerek yok, kim iyi yapıyor ben ona bakarım. Şimdiye kadar yediğim en güzeli Halep’te yediğimizdi.


Fırsat bu fırsattır diyerek, falafelin çıktığı topraklarda bizzat sizler için denedik. Bakla ve nohuttan oluşan bir harç hazırlanıyormuş. Nohut ağırlıktaymış. Mısır ve Libya taraflarında civarında bakla ağırlıklı olurmuş. Çiğ harcın içine ayrıca sarımsak, maydanoz, kişniş ve kimyon ilave ediliyormuş. Daha sonra aleb denen cihaz ile top halinde kızgın yağın içine atılıyor. Baştan uyarayım, içerisi pek hijyenik değil, ama hijyenle lezzet ters orantılı olduğu için bizim için mühim değil.


Suriye’de yediğimiz falafellerin ortasında delik vardı, ama İsrail’de yediğimiz normal top gibiydi. Bizim lokmacılarda da bazen top gibi yuvarlak, bazen ortası delikli olarak pişirilir ya, aynen o hesap. Humus ve falafelin yanında turşu ve domates ayrıca sıcak ekmek ikram olarak geldi.


Pideleri anlatmaya gerek yok. Olması gerektiği gibi sıcacık! Bakın burada çok ince bir nokta var! Tazecik demiyorum sıcacıktı pideler. Bir ekip falafeli kızartırken, bir ekip de sıcak sıcak pide çıkartıyor. Çok basit ve çok yerinde bir uygulama. Abu Hassanın humusu mu yoksa Abu Shukru’nin humusu mu daha güzel hatırlamıyorum ama humusa olan sevgimizi tabağı neredeyse yalamış gibi pideyle sıyırarak gösterdik, bir lokmasını bile ziyan etmedik.

Falafelde da önümli husus sıcak sıcak gelmesi. İlk gelenler ılık olduğu için, kızartılıp bekleyen falafelleri vermeye çalışan garsonu kibarca, “biz tazesini bekleriz” diyerek geri çevirdik. Yeni gelenler ise en az Halep’te yediğimiz kadar güzeldi.

Abu Shukri, Kudüs Eski Şehri gezerken kesinlikle girip soluklanmanız, hem falafelin hem de humusun tadına bakmanız gereken zaruri bir yer. Menüde yazmamasına rağmen, fiyatlar gayet makul.

Karnımızı doyurduktan sonra Müslüman mahallesinden devam ettik. Sokakların ve insanların tipleri bir anda değişti. İçtiği sigaranın izmaritini dükkanının önüne atan esnaf, saygısız, sabırsız aceleci insanlar, kalabalık, bağrış çağrış, uyumsuzluk ve garip bir keşmekeş ilk aklıma gözüme çarpanlar. İnsanların suratları bile yan mahalledekilere göre daha mutsuz. Malesef aynı hisleri Üsküp’de Vardar nehrinin güneyinden kuzeyine geçince de hissetmiştim.

Sokaklarda fazla dolanmayıp, hemen Mescid-i Aksa’ya ve Kubbet-üs Sahra Camii’ne gittik. Yıllarca provokasyonlar yaşandığı için, kapıdaki görevliler sadece müslümanların içeri girişine izin veriyor. Kapıda İsrailli askerler var. Bakıyorum adama ama İsrailli tipi yok, bildiğin Arap. Arap dediğin adam Müslüman olur değil mi? Yok öyle değil. Geldik gördük, Hristiyan var, Yahudidi var, Müslüman var, Ateist, Budist bile varmış. Hepsi bu topraklarda yaşıyor. Biz pasaportlarımızı gösterip içeri girerken, Avrupalı turistlerin içeri giremediğine bizzat şahit olduk.

Mescidi Aksa Müslümanlarca kutsal kabul edilen, en önemli mekanlardan biridir ve Müslümanların ilk kıblesi olduğuna inanılır. Ama içerisi çok ilginç. Aşağıda Hz. Ömerin namaz kıldığı bir yer vardı, malum biz 5 vakit namaz kılan tipler olmadığımız için, duamızı edip yukarı çıktık.

Yukarısı Sultanahmet Camiinin içinden çok daha büyük. İlginçtir yere yatan, yayılan, yemek yiyen, kuran okuyan çeşit çeşit insan var içeride.

Öğleden sonra eski şehirden çıkıp şehrin en önemli lezzet duraklarından biri olan Mahane Yehuda Market’e gittik. Yanlız yol üzerinde kadınlı erkekli silahlı askerleri gördük. Asayişi mi sağlıyorlar, çarşı iznine mi çıkışlar bilmiyorum ama 20’li yaşlardaki kadınların silahlı olarak gezmesi çok ilginç geldi.

Mahane Yehuda Market açık bir Pazar, Kudüs lezzet turunun olmazsa olmazı bir yer. Zeytin peynir satan da var, helva da, sebzeciler, lokantalar ayrı ayrı toplanmış. Markette yüzlerce çeşit ürünü görebilir, dokunabilir, tadına bakabilir, hissedebilir ve koklayabilirsiniz.

Daha İsrail’e gitmeden önce, gidilecek lokantalar listemin en başında olan Azura’ya (8 Ha’eshkol Street) önceden rezervasyon yaparak gittik. Akşamüstü olmasına rağmen tıklım tıklımdı. Eski geleneklere uygun olarak yemek yapan yerleri seviyorum. İthal bir şey bulundurmazlar, çarşıda taze ne varsa onu kullanarak yapabildiklerinin en iyisini yaparlar.

Azura, Slowfood üyesi Diyarbakır’dan göçmüş bir ailenin işlettiği şahane bir esnaf lokantası. 1952’de beri Yahudi ve Kürt yemekleri yapıyorlar. Alttan neft/kerosene ile ısıtılan tencere yemekleri hem çok çeşitli hem de çok lezzetli.

O kadar çeşit arasından rastgele 4-5 adet ortaya karışık yemek söyledik. Beef sofrito, Mousakka, Kima ve elbette Kubbeh. Keşke daha kalabalık olsaydık da Beef Head, Oxtail, Rosh Ha-Shannah gibi 2-3 farklı yemek daha söyleyebilseydik.

Bu gördüğünüz musakka. Türkiye’de ve Yunanistan’da yediklerime göre çok farklı. Bariz bir şekilde domates sosunun ağırlığı görülüyor.

Patlıcanı kızartıp üstüne kıyma koymuşlar, bir nevi karnıyarık gibi bir şey olmuş. Sonra üzerine peynirli beşemel sos döküp fırına vermişler, üzerine de sosu koyunca karnıyarıklıktan çıkmış lazanya gibi bir şey olmuş.

Ama kullanılan malzemeleri o kadar güzel ve yerinde kullanmışlar ki, bir lokmasını bile ziyan etmeden bitirdik. Hem kıyması, hem patlıcanı hem de sosu çok lezzetliydi, birbiri içinde fantastik bir ahenk yakalamıştı.

Efendim bu yemeğin ismi Kima. Tahmin ettiğiniz gibi kıymadan geliyor. Menüde sırf patlıcanlı, patatesli ve ıspanak yapraklı yazdığı için zengin bir lezzete sahip olacağını düşünerekten söyledik. Çok da doğru seçim yapmışız, suyu biraz azdı ama özdü.

Köfteler top gibi yuvarlak ve kocaman, diğer sebzelerle birlikte klasik bir esnaf lokantası yemeği. Riske girmek istemeyip basit ama lezzetli bir şeyler yemek isteyenler için birebir.

Beef sofrito bu lokantanın en önemli yemeği. İçinde sadece patates ve dana eti olmasına rağmen o kadar güzel pişirilmiş ki, et ile patates bütünleşmiş etler yumuşacık, patates hoşaf gibi olmamış diri diri kalmış ama etin suyunda piştiği için lezzet topuna dönmüştü.

Merak ettim sordum, eti geceden ateşe koyuyorlarmış yavaş yavaş sabaha kadar pişiyormuş. Biraz tuz biraz karabiber o kadar, başka hiç bir şey yokmuş. Son 1 saatte de patatesleri ekliyorlarmış. Çok yerde buna benzer tas kebabı yedim ama bu lezzeti hiç bir yerde bulamadım.

Buna benzer bir yemeği Ankara’da Bolu Akın Lokantasında yemiştim. Orada da sadece et ve patates kullanarak, uzun süre kömür ateşinde pişen mükemmel yemekleri bulmak mümkündür. Meraklısının dikkatine!!

O kadar iştahla yiyoruz o kadar keyifliyiz ki garsonlar bize bakıp bakıp mutlu oluyorlar. Biz yemeklerin resmini çekip löplöp yerken mutluyuz, onlar bizim mutlu olmamızdan dolayı bizden daha da mutlulardı.

Patron bir ara yanımıza geldi, “Arak (rakı) içer misiniz?” diye sordu. Aslında sulu yemeklerle rakı içilmez ama adamın içinden gelmiş ikram etmek istedi. Kırmadık “içeriz” dedik. İşletmede normalde alkol servisi yok, abim zuladan çıkartıp getirdi buz gibi rakıyı masamıza koydu. Diğer masaların bize bakıp bakıp iç geçirmesini mi anlatsam, bizdeki keyfin tavana vurmasını mı anlatsam. Şahane duygular içerisinde, rakı kadehlerimizi! İsrail’li dostlarımızın şerefine kaldırdık.

Kafalar güzel olunca kapanışı Kubbeh yani içli köfte ile yaptık. Daha önce Antep’te ve Urfa’da yaşarken içli köftenin hep kızartılmışını yemiştim. Üniversiteler arası voleybol turnuvası için Diyarbakır’a gittiğimde ilk kez içli köftenin haşlama olarak da yapıldığını gördüm. Daha sonra benzer haşlama içli köfteyi Hatay ve Mardin’de de tatmıştım.

Aile Diyarbakır kökenli olduğu için burada da içli köfte kızartma değil, haşlama yapılmış. Ama öğle buharda haşlayıp dımdızlak getirmemişler, bildiğin yemeğini yapmışlar. Arasıcak olarak değil de sanki ana yemek gibi olmuş. İçine de kereviz sapı ve ıspanağa benzer otlar koyunca lezzeti patlamış.

Köftenin kendisi için çok başarılı diyemeyeceğim. Dış harç biraz kalın, kıyma/bulgur oranı epey düşüktü. Kuru kuru yesen pek zevk almayacağın bir köfte olmuş, ama yemeğin suyuyla birlikte misler gibi gitti.

Garsonların sempatik olması, Türk olduğumuz için ayrıca ilgi alaka göstermeleri, yemeklerin hem çok ucuz hem de çok çeşitli olmasından dolayı, Azura bu gezideki en sevdiğimiz lokanta oldu.

Kürt, Türk, Yahudi, Serafat mutfaklarından esintiler içinde, slow food kültürüne uygun olarak yapılan yemekleri sizin de çok seveceğinize eminim.

Karnımız iyice doyunca artık Mahane Yehuda Market’i gezebiliriz. Eski şehirde olduğu gibi burada da çarşı iznine çıkmış silahlı askerleri görebilirsiniz. Elma ne kadar diye soracan, sırada ağır silahlı 19 yaşında ablalar var. Hadi kardeş işin bittiyse biz de şu elmalara bakalım diyecen ama büzük maça sıkmadı tabii. İlginç bir his. Durup dururken biri “Bu bir canlı bombaaaa” diye bağırsa, anında delik deşik ederler.

Halva Kingdom’da helvaların tadına bakmadan Mahane Yehuda turu olmaz. Adamlar 1947’den beri helva yapıyorlarmış. Pasta gibi dizilmiş 20 çeşit helvadan hangisini yiyeceğinizi şaşırıyorsunuz.

Cappuccinolu helva gibi abudik gubidik şeylere bulaşmadan en güzeli sade olanı yemek. Böylece Türkiye’deki helva ile İsrail’deki helvanın arasındaki farkı daha rahat anlayabilirsiniz. Bizdeki peynircilerde olduğu gibi ucundan kestirip tadına bakmak serbest.

Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, adamlar baklava ve künefe konusunda biraz zayıflar, ama helva konusunda çok iyiler. Kavrulup, taş değişmenlerde öğütülen susamlarla edinilen tahinin, ağdalanmış şeker şurubu ile saatlerce karıştırılmasıyla elde ediliyormuş bu helvalar Yöresinde göre susam, şeker yağ oranı tabi fark ediyor. Tel Aviv’de yediğimiz Dr Halva’nın helvası kadar, Halva Kingdom’ın helvasını da çok sevdik, hemen birer kilo da burada sardırdık. Zira Tel Aviv’den aldığımızı güya Türkiye’ye götürecektik ama daha Kudüs’e gelmeden bitti.

Pazarda alabildiğine zeytinyağı çeşidi mevcut. İsrail kültüründe ve geçmişinde zeytin ve zeytinyağı çok önemliymiş. Türkiye kadar üretim olmasa da dünyada ilk 20 üretici ülkenin içerisindeymiş.

Pazar olur da meyve suyu satan olmaz mı? Türkiye’deki pazarların hepsinde meyve satarlar ama oracıkta sıkıp suyunu satan pek olmaz. Uzi Eli taze meyve suyu konusunda mahallenin ağır abisi.

Daha önce hiç görmediğim etrog diye bir meyve ile harikalar yaratılıyor. Dış görünüşü limona benziyor ama bizim bildiğimiz limon değil, amcasının oğlu.

Kesip içine baktığınızda kabuğunun oldukça kalın olduğunu göreceksiniz. Sulu meyvesi oldukça az, ama çok değişik bir aroması var. Daha meyveyi keser kesmez, kokusunu alıyorsunuz.

Küçük plastik bardaklarda ertog ile birlikte karışık meyve suyu içtik. Şifa niyetine ikinci içtik. Sonra da yolluk olarak üçüncüyü aldık ve otogara yürüdük.

Güya öğleden sonra Filistin’e geçecektik ama kültür turu, löplöp turu derken saat 16:00 oldu. Bu saatten sonra gidelim mi gitmeyelim mi diye biraz düşünüp, “Bir daha ne zaman Filistin’i görecez, gelmişken görelim” diyip havanın kararmasına yakın Damascus Gate civarından kalkan 21 no’lu Betlehem otobüsüne atladık.

Gümrük kapısına geldiğinizde 2 silahlı İsrail askeri, otobüse girip pasaportlarınıza bakıyor. Herhangi bir kaşe basılmıyor. Filistinlilerin İsraile girişi yasak, İsraillilerin de özel bir izni yoksa Filistine geçmesine izin verilmiyor. Turistlere serbest ama, aman diyeyim İsrail vizenizin olduğu pasaportu ve Tel Aviv’de verilen giriş kağıdınızı yanınızdan eksik etmeyin. Sonradan öğrendim, sadece ibadet amaçlı olarak bazı günlerde kısıtlı sayıda Filistinlinin Kudüse gitmesine de izin veriliyormuş.

Otobüsün durduğu son durakta taksiler bekliyor, turist olduğunuzu anlayınca zaten atmaca gibi üstünüze atlıyorlar, 2 saatlik şehir turu yapmak üzere birisiyle anlaştık. Taksici hemen bizi Menger Meydanına götürdü, Betlehemin Taksimi diyebiliriz. Dükkanları gezip, meydanın arkasındaki Hıristiyanlar için büyük manevi değere sahip olan Doğuş Kilisesine girmek istedik ama kapanmıştı. Küdüste Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yeri gördükten sonra burada da Hz. İsa’nın doğduğu kiliseyi, en azından dışarıdan görmüş olduk. Dükkanlarda hediyelik eşyalar Kudüs’ün yarı fiyatınaydı. Zaten Kudüs’e de buradan gidiyormuş.

Meydanda ki Atfeem Restaurant bölgenin en kral falafel ve humusunu yapan lokantaymış ama pazar günü geç saatte kapalıydı. Biz de meydana bakan lokantalardan birine oturup yerel bir bira (Taybeh) söyledik. Filistin bir Arap ülkesi olmasına rağmen yerel bira olmasına çok şaşırmıştım. Meğer Filistinlilerin içinde de Yahudiler ve Hristiyanlar varmış.

Yanlız tüm Arap ülkelerinde olduğu gibi turistleri kazıklama olayı burada da var. Hesabı istedik, bizim içtiğimiz 6 biranın yanına birde yemek eklemişler, meğer bizim şoför yemiş! Tamam helal olsun dedik ama keşke ya şoför ya da garson bir zahmet edip baştan bize soraydı, iyiydi.

Betlehem’de sadece 2 saat vakit geçirdik, şoförümüzdes İsraillilerin Filistin halkına yaptıkları eziyetleri dinledik. Filistin kesinlikle bizim gibi 2 saatte gezilecek bir yer değil. 3-4 gün geçirmek lazım. Gazze’ye girmek biraz sıkıntılı ama Batı Şeria’da çok geniş topraklar var. Burada organik tarımdan tutun ciddi zeytinyapı üzerimine kadar tarım var. Filistini merak ediyorsanız şu siteyi incelemenizi tavsiye ederim.

Gece saat 21:00 gibi taksiyle 20 dakikalık Betlehem şehir turu atıp, İsrail’le Filistin arasına kurulan duvarları gördük. Hatırlatırım yıkılan Berlin duvarı 3.6 metreydi, İsrailliler Batı Şeriaya tam 8 metrelik devasa duvarlar yapmışlar.

Kudüs otobüsünün kalktığı yere geri döndük. Taksici ilk başta anlaştığımız paradan daha fazlasını istedi, klasik turist sövüşleme taktikleri. Neticede Müslüman mahallesindeyiz ama biz de sazan değiliz yani! Otobüsle önce Kudüs’e oradan da Tel Aviv’e geri döndük. Gece son kez Tel Aviv alemlerine aktık. Sabaha karşı odada eşyaları toparlayıp Ben Gurion havalimanının yolunu tuttuk.


24.03.2012 Pazartesi
Sabah erkenden taksi ile havalimanına gittik. Daha önceden okuduklarımıza göre güvenlik prosedürleri gereği, İsrail’e gitmekten ziyade çıkmak daha zormuş. O yüzden saat 08:00’deki uçuşumuzdan 3 saat önce havalimanına geldik.

Arabadan inip daha terminal binasına girmeden adamın biri pasaporta bakıyor, İsrail’de nerelere gittin diye soruyor. İçeri girince çok daha ciddi bir güvenlik kontrolünden geçiyorsun. Önce sözlü sınav var, sonra aşağı bagaj vereceksen x-ray cihazında sokuyorlar. Eğer valiz ufaksa ve kabine alacaksanız bu aşamayı direk geçiyorsunuz ve biniş kartını THY bankosundan alıyorsunuz. Biz 3 günlüğüne gittiğimiz için bu yarım saat beklenilen kısmı atladık.

Pasaport kontrolünden geçmeden önce son bir kontrol noktası var. Yolcuların %70’i normal ilerlerken, rastgele seçmece %30’u sağ taraftan ayrılıp, uçağın içine alınan bagajları da detaylı ultrasona sokuluyor. Hah dedik, Betlehemden aldığım Filistin magnetini bulurlarsa, sarı odaya alır bir güzel öperler bizi.

Çanta önce cihazdan geçiriliyor, ve sonra ameliyat eldiveni giymiş görevliler tarafından teker teker boşaltılıyor ve birşeyler aranıyor. Fırça gibi bir cihaz çantanın içindeki herşeye sürtülüyor ve sonra fırşanın ucundaki kağıt çıkartılıp bir makinaya bağlanıyor ve sonuç negatif çıkınca seni bırakıyorlar. Ne aradıklarından hiç bir fikrim yok ama insanı tedirgin edici bir uygulama. Sonra pasaporttan geçiyorsun ve duty free shop, dandik bir CIP lounge.

Balıktan zeytinyağına, ekolojik meyve sebzelerden et ve süt ürünlerinbe türlü lezzet hazinesine ev sahipliği yapan İsrail’in altını üstüne getirin. Yanlız 3 gün Tel Aviv’de konaklayıp 1 gün Kudüs’ü gezmek bizi kesmedi. Halbuki en az 2 gün Kudüs, 2 gün de Filistin tarafında kalmak lazım ki yerel kültürü daha bir öğrenelim. Biz bilinmiyendeki güzelliği görmek için keşfedilmeyenin peşindeyiz. Pek fazla kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerlere gidip, değişik lezzetleri keşfetmemiz bu yüzdendir.


Ne kadar gezerseniz, o kadar değişik lezzetler tadarsınız. Hele ki İsrail gibi bambaşka bir ülkede. Hadi Tel Aviv’e gidelim gidelim diyince kimse gelmez, ama siz bileti alıp “Ben gidiyorum, gelen gelsin” derseniz meraklısı çok olur. Aynı Aşkın gibi, Aziz gibi...


Gittiğimiz ülkeler