27 Ekim 2016 Perşembe

Bafa-Bodrum turu - Bodrum 2.Bölüm


Güya Bodrum’a gidecektik ama Bafa Gölü’nün arka tarafındaki Kapıkırı köyünü görünce adeta yoldan çıktık. Keyifli bir akşam yemeği ve mükellef bir köy kahvaltısından sonra az da öğlen yemeği atıştırması yaparak ver elini Bodrum. Sabah kahvaltısı ve öğlen yemeği birbirine girince, anca öğlene doğru Bodrum’a varabildik.


11.01.2014 Cumartesi
Bodrum’a gelir gelmez siz ne yaparsınız bilmem, ama benim en sevdiğim şey deniz kenarına gidip bir çay içmek. Barlar sokağında ki belediyenin çay bahçesinde denize nazır tavşan kanı çay keyfi bizi kendimize getirdi. İçtikçe acıktık, sonra bir daha bir daha içtik.


İstanbul’da da deniz kenarında yaşıyoruz ama Bodrum’da deniz kenarında içilen çayın tadı bir başka güzel oluyor. Ocak ayında olduğumuz için kalabalık da yok, Bodrum mis gibi Bodrumlulara kalmış.


İkişer çay yuvarladıktan sonra çok uzun zamandır gitmek istediğim ama bir türlü fırsatını bulamadığım KısmetLokantasına gittik. Kışın 08:00 – 18:00, yazın ise 08:00 – 19:00 saatleri açıkmış. Yani akşam yemeği yok, gündüz gitmelik bir yer. Özellikle yöresel Ege otlarıyla, zeytinyağlılarıyla meşhur bir esnaf lokantası. Çayırdaki otlara dalan kuzular gibi siz de otlara dalabilirsiniz.

O gün düğün çorbası varmış, kış ayındayız hemen az çorba ile başladık. Laf arasında düğün çorbası benim en sevdiğim çorbadır. Gerçek et suyu ile yapılacak, tadından yenmez. Annem kuzu gerdandan yapar, burada ise dana gerdandan yapılıyormuş. Kış vakti ilaç gibi geldi, çok beğendik.


Benim için lokantaların kalitesinin bir göstergesi de ekmek. Fırından alınmış düz beyaz somon ekmek artık beni pek açmıyor. Kepekli undan kendileri ekmek hazırlayıp odun ateşinde pişirmişler. İşte budur! Böyle kendin ekmek hazırla getir, ister kuver yaz ister ekmekten para al arkadaş. Helali hoş olsun! (burada ekmekten almadılar)


Kısmet lokantasının yöre otlarını çok iyi değerlendiren bir mutfağı var. Değişik otlardan kavurma yapılıyor ve şansınıza o gün hangi ot varsa onu kullanıyorlar. Ebegümeci, ısırgan otu, arapsaçı, pazı sapı, şevketibostan, pırasa.... artık şansınıza o gün ne çıkarsa. Tezgahtan bakıp tipini beğendiğinizi seçiyorsunuz.


Vakit akşam üstüne yaklaştığı için çok fazla abartmadan 2 sebze yemeği, kadınbudu köfte ve bulgur söyledik. Bodrum’un yöresel yemekleri kenker ve köremen ile mideyi rahatlattık.


Bulgurun içine patlıcan ve biber koymuşlar çok hoşumuza gitti. Sanki normal bulgur değil de yarmaya benzettim. Gaziantep’te Üniversite okurken ayıla bayıla yediğimiz firik pilavına da çok benziyordu.


Daha önce köremen diye bir şey duymamıştım. Zaten tipini tanımadığımız için, öğrenelim diye bunu seçtik. Meğer köremen yabani pırasa demekmiş. Hafif ekşili yapmışlar şifa niyetine gitti.


Yıllardır pırasa yememiştim, kısmet bu lokantayaymış (Kısmet Lokantası). Hayır kuzu etli sıcak yemek olmasa yine yemem herhalde ama bu tabak reddedilmeyecek kadar masum görünüyordu. Ekmekle sıyırırcasına yedik. Yağı tuzu kuzusu hepsi bir ahenk içinde dans ediyordu. Sanırsın Urla’ya gelmişin de köyün birinde ot yemeyi yiyorsun. Arkadaş Bodrum’dayız Bodrum’da!! Bir lahmacun bir ayrana 60 TL yazılan Bodrum’da.


Kenker ise bize tanıdık geldi. Evet evet bu bizim bildiğimiz şevketibostan. Meğer Bodrum’da şevketibosatana kenker diyorlarmış.


2 hafta önce Urla’da yediğimiz şevketi bostan mı güzel yoksa Bodrum’da yediğimiz mi? İşte bütün meselemiz bu. Ot yemekleri o kadar güzel ki hiç bitmesin istenilen cinsten. Yiyorsun yiyorsun hiç tokluk hissi yaşamıyorsun. Yazlıkçı olsam herhalde her öğlen buraya gelip, 3 ay boyunca oturup bunları yerim.


Kadınbudu köfte işi biraz hassas bir konu. Herkes yapamaz, kıyma pirinç oranını, etin kalınlığını, kızartma süresini iyi ayarlamak lazım. İzmir Kemeraltı’nda çok güzel yapan yerler biliyorum, ama örnek vermek gerekirse Trabzon’da Antep’te pek rastlamadım. Yani Türkiye’nin geneline yayılan bir yemek değil.


Et/pirinç oranı biraz az gibi geldi bana ama lezzetine diyecek bir şey yok. Zaten porsiyonda 2 adet var, birer tane paylaştık Aşkın Babayla. Doymasına değil, tadımlık gidiyoruz. Pirinçler kıvamında pişmiş, arada etler içeriden destek lezzet sağlıyor. Kızartma olduğu için de her türlü gideri var.


Tatlı ile aram pek iyi değildir. Zaten yemeğe düşkün olduğumuz için mümkün olduğunca şekerli gıdalardan kaçınıyoruz. O gün lokantada yediğimiz herşey mükemmeldi. Sadece yemekler değil, ortam tertemiz, garsonlar samimi, genel olarak çok beğendik. Sırf o yüzden garsonun hatırını kırmayıp 1 porsiyon kalburabastıyı paylaştık


Kesinlikle doğru karar vermişiz, tatlı da çok güzeldi. Birer Türk kahvesi ile birlikte cumburlop mideye.


O gün biz pek bulaşmadık ama zeytinyağlı otlar çok cazip görünüyordu. Bizim yediğimiz kuzu etli sıcak yemeklere güzel bir alternatif olabilir. Ama bende bu soğuk otlar akşam yemeğinde rakının yanına daha güzel gider.


Kısmet lokantası için Bodrum’un yöresel yemeklerinin mabedi diyorlar. Bence sonuna kadar hak ediyor. 1 hafta kalsam her öğlen gelinecek yer. Fiyatlar bir Eminönündeki bir esnaf lokantası gibi ucuz değil, ama fiyat performans çok çok başarılı. Bir öğlen yemeği için paranın hasını veriyorsun ama pek umurunda değil, zira yemeklerden fazlasıyla tatmin oluyorsunuz.

Yemek sonrası Konacık'tan çıktık, akşam kalacağımız Gümüşlük’e doğru ilerledik. Turgutreis’te Pazar varmış, piyasaya bir bakalım Kısmet lokantasında yediğimiz otları yakından tanıyalım diye şöyle bir dolandık.

Mevsim itibariyle ot filan yoktu, ama limona benzer ilginç bir şey gördük. Limondan çok Michelin lastiğinin logosundaki abiye benziyordu.


Döndükten sonra araştırdım ismi Ağaç Kavunuymuş, diğer ismi Utruç (Citrus Medica). İsrail yazısında hani etrog diye bahsetmiştim ya hah işte o! Bergamuta benziyor diyebilirsiniz ama bergamut daha çok portakal gibi yuvarlak olurmuş. Bu ise nefis kokan bir meyve ama cüzzamlı kılıklı bir şey.


Pazarda dolanırken Aynurca Reçelleri dikkatimizi çekti. Ne kadar kendi üretimidir bilmiyorum ama Bodrumlu Aynur Hanım kendi ürettiği reçelleri pazarlarda satıyormuş.


Çeşit çeşit reçelin arasından kolay kolay İstanbul’da karşımıza çıkmayan bergamut reçelini seçtik. Otele doğru giderken de kapağını açıp serçe parmağı daldırmak suretiyle kavanozdan ince ince nakış işledik.


Gümüşlük’te Küçük Oteller’in davetlisi olarak Club Hotel Zemda’da kaldık. Sezon dışı olduğu için civardaki bütün oteller kepenkleri indirmişken burası açıktı, ama bizden başka da pek müşteri yoktu. Odalar geniş, biraz eski ama temizdi. Gümüşlük tarafında otel arayanlara tavsiye ederim. Sahilde birer bira içip lokantalara göz attıktan sonra akşam yemeği için Bodrum’a geri döndük.


Bodrum’a döndük diyorum, zira Gümüşlük sahildeki balık lokantalarından pek hoşlanmıyorum. Bir kere kışın bile çok pahalıydı. Tüm yarımadanın en güzel en romantik manzaralı lokantaları burada ama istisnasız bir çoğu (belki de hepsi) ahtapotu, karidesi pulbiberli yapıyorlar. Direk kara liste! O yüzden merkezde müdaimi olduğumuz Berk Balık’a alternatif olan Komodor Meze Evi’ni denemeye gittik.

Komodor Meze Evinin sahibi, işletmecisi, satınalmacısı, aşçısı Ahmet Bey çocukluktan Bodrumlu bir denizciymiş. Üç dört çeşit meze yapıp satacağı, arkadaşlarıyla muhabbet edeceği, bir-iki kadeh içki içeceği bir mekân hayali kurmuş, sonra tutulunca işi büyütmüş yeni yerlerine taşınmış. İçeride bir lokantadan ziyade, misafirliğe gelinmiş bir ev atmosferi var.


Ringa füme, hardal otu, gambilya ahtapot ızgara, kalamar tava ve 20’lik yeşil efe siparişi verdik.

Ringa balığı bizim denizlerimizde bulunmuyor ama sardalyanın kuzeni diyebiliriz. Baltık denizi turunda Stokholm’de kızartmasını yemiştik. Füme balığı pek bir severim. Ege kıyılarında bilenler yapıyor. İstanbul'da ise daha çok Ermenilerin ve Rumların mekanlarında isli, füme, tütsülenmiş balıklar bulabiliyorsunuz. Yanlız ufak bir ayrıntı, ringa balığının eti, uskumru balığı gibi saman kıvamında değil, oldukça yağlı olduğu için çok beğendik.


Gambilyaya yabani bezelye de diyorlarmış. Daha önce yememiştim, tadı bana favayı anımsattı. Üzerine konulan tereyağı sayesinde boğazda takılmıyor dondurma gibi kayıp gidiyor. İlk defa yediğim için meze kültürümüze bir çentik daha attık.


Ot ise olmazsa olmazımız. Hardal otu pek bir canlı görünüyordu, bizi üzmedi. Sıcaklar gelene kadar bu masum tabak ile mutlu mesut rakılarımızı içtik.


Ekmek konusunda ne yazsam bilemedim. Dünden kalan beyaz somun ekmeği ısıtıp getirmişler kesinlikle masalarımızda görmek istemediğimiz hareket bunlar. Ama ekmek sepetinin içinde esmer ekmek de vardı, ayrıca taze sütlü ekmek de vardı. 3 alternatif olunca insan rahat rahat “I-ıh olmamış” diyemiyor ama Ahmet Abime buradan sesleniyorum “Kurban olayım abicim, masaya dünden kalan ısıtılmış ekmekleri getirme!”


Arasıcaklardan kalamar tava tabiri caizse mükemmele yakındı. Mis gibi yerli kalamar, bacakları ile birlikte pişirilmiş, çıtır çıtır. Yanına gereksiz domates kabuğundan gül motifleri veya dilimlenmiş hıyar gibi gereksiz süsleme sanatı yoktu. Birazcık roka ve bir dilim limon var hepsi o. Mutluluk hormonlarımızı kulaktan taşırtacak cinsten!


Kalamardan sonra ahtapot ızgaraya geçtik ve kalite aynen devam ediyor. Zeytinyağı, limon, maydanoz ve sarımsaktan oluşan sosu, isteyen istediği kadar koyar diye ayrı bir kasede sunmuşlar, bodoslama ahtapotun üstüne boca etmemişler. Ve benim için en önemlisi ahtapotun üzerine Mardin usulü pul biber veya Şangay usulü soya sosu filan koymamışlar. Hedefi tam 12’den vuruyordu.


Ahmet Abi ahtapotu kendi damak tadına göre yapıyormuş.Kesinlikle derisi soyulmaz, vantuzları çıkmazmış, esas çünkü lezzet oradaymış. Yunan adalarında da aynı uygulamayı defalarca gördüm. Ancak İstanbul’daki balık lokantalarında ahtapotu dımdızlak soyup kedi pipisi gibi sunduklarına da defalarca şahit oldum. Zira Yunan adalarında bir kere ahtapot ızgara yedikten sonra, İstanbul’da Ankara’da en baba lokantalarda bile ahtapot ızgara yiyemez olduk.


Ocak ayında ahtapot mevsimi olmasının da etkisi var ama ahtapot gerçekten böyle pişirilir dedirtiyor. Ne Yunan adalarındaki gibi kuru ve sert, ne İstanbul’daki gibi laçkalaşmış. Çok beğendim çoookkk.

Yemek sonrası ıslak havlu verdiler ki lokantalarda pek sık karşımıza çıkan bir uygulama değildir. Hani uzun uçuşlarda hostesler sıcak havlu verir ya aynen o hesap. Önce ağzımızı, sonra ellerimizi sildik, sonra masada kalan kırıntıları alıp, en sonra da ayakkabıları silip havlunun hakkını verdik.


Kahve ikramı da son derece etkileyici. 4-5 parça lokum ve buz gibi soğuk suya daldırılmış sakız reçeli ile sunulan kahve, insanın bahşiş bırakma istediğini arttırıyor. Bunun gibi ufak dokunuşlar müşteriyi masadan memnun kalkması için gerçekten derinden etkiliyor. Lokantacılara tavsiyemdir, sizde yapın böyle güzellikler.

Hesabı ise yılbaşı sepeti gibi süslenmiş pakette, iki gofretle birlikte getirdiler. Vay anasını sayın seyirciler!!! Hayatımda yediğim en iyi ahtapot ızgaralardan biri ve en iyi kalamarlardan biri sadece 20’şer liraymış (2014 fiyatlarıdır)


Kalkmadan önce yine ikram ayva geldi. Pek ayvayı sevmem ama kahvenin üzerine, vitamindir diyip bir şekilde yedik.


Ekmekten ve kahveden para almamışlar. İki kişi 97 TL hesap geldi. Fiyat performans çok başarılı diyebilirim, kesinlikle Bodrum merkezde gideceğim 2 mekandan biridir. Komodor Meze Evinin çok fazla masası olmadığı için rezervasyonsuz gitmeyin, kapıdan geri dönebilirsiniz. (Umurça Mahallesi, Rasattepe Sokak 11/A Tel: 0.252.3137555)


12.01.2014 Pazar
Sabah otelde bizden başka müşteri olmadığı için kahvaltı yoktu. Ustam “Ben size hazırlarım” dediyse de sırf 2 kişiye zahmet olmasın diye Gümüşlük sahile gittik.


Belediyenin çay bahçesine oturup çay içen erkencileri görünce biz de birer tane adaçayı söyledik. Çarşaf gibi denize nazır içilen gerçek adaçayı açıkçası çok etkiledi beni. Malum artık bir çok yerde adaçayı ıhlamur isteyince sallama çay geliyor. Ama belediyenin çay bahçesi size değer veriyor ve sallama adaçayı değil, gerçek adaçayı getiriyor.


Gümüşlük sahilde güya bir restoranda kahvaltı ederiz diye düşünmüştük ama Belediye çay bahçesinin tam arkasında bir anda kalabalık oluştu, millet fırının başına üşüştü. Bir de baktık ki insanlar Unlu Mamüller Fırınından kapış kapış yeni çıkan börekleri götürüyorlar, hemen biz de daldık içeri.


Ispanaklı börek yeni çıkmış, birer parça da peynirli börek ve açma alıp tekrar çay bahçesindeki masamıza geri döndük. Bu hafta da kısmetimizde çarşaf gibi deniz manzaralı kahvaltı varmış. Hem de fırından 10 dakika önce çıkan böreklerle.


Böreklerin yanında bu sefer tavşan kanı çay ile devam ettik. Aslında ince belli bardakta içmeyi tercih ederim, ama açık yer olduğu için çabuk soğur diye su bardağında duble istedik. Börekler öyle el emeği göz nuru değildi, daha çok pastane işiydi, ama sıcak sıcak yeni fırından çıkınca pek sorgulamandan bir çırpıda gitti.


Kahvaltı sonrası aynı Söğüt’te yaptığımız gibi bomboş sahilde yürüyüş yapıp, kış ayında Ege denizinin kokusunu iliklerimize kadar çektik. İstanbula yolluk yaptık. Bodrum’da yaz kış yaşayan insanlara imreniyorum. Biz İstanbul’da trafikle, karla, ısınma derdiyle uğraşırken onlar burada güller gibi geçinip gidiyorlar.


Otelden eşyalarımızı alıp yazın hiç geçmediğimiz sahil yolundan Turgutreis, Akyarlar üzerinden Ortakent’e geldik. Mevsim itibariyle açık yer pek yoktu. Ortakent’te önce limana gidip balıkçılarla biraz muhabbet ettik, sonra bakkaldan Bodrum Mandalin Gazozu alıp sahilde yudumladık. Bodrum’da Bodrum mandalina gazozu içilir! Fanta’ya hayır, yöresel lezzetlere evet.


Bodrum mandalinası bizim bildiğimiz normal mandalinaya göre biraz farklı bir lezzete sahip. Limon la lime arasında nasıl lezzet farkı varsa mandalina ile Bodrum Mandalinasında da ufak farklar var.

Ben Bodrum Belediyesinin yerinde olsam, tüm lokantaların yerel üretim olan bu gazozu kullanması için teşvik ederim, hatta mümkünse zorunlu kılarım. Bugün Fransız ve İtalyan mutfakları Amerika’da en yoğun ilgi gören ve prestijli olarak kabul edilen mutfaklarsa bu algının oluşmasında en büyük pay kuşkusuz ülkelerin kültürel misyonlarına aittir. Bizde Bodrum Mandalinasının değerini bilen kaç kişi var?


Müskebi Caddesinden Ortakent merkeze doğru giderken her tarafımızda mandalina ağaçları vardı. Hatta toplanmadığı için yerlere dökülmüştü. Bodrum’da bu kadar fazla mandalina ağacı olduğunu bilmiyordum. Mandalina zamanı kışın gelirseniz, bu yollardan geçin derim.

Bir evin önünde tezgah açmış mandalina satan amcayı görünce durduk iki lafladık. Evin sahibi İstanbul’da yaşıyormuş. Amca da evin ve bahçenin bakımını yapıyormuş. Sadece bahçedeki ağaçlarından kasa kasa mandalina toplanmıştı.


İnce kabuklu, bol çekirdekli ama kendine has mis gibi kokusu olan Bodrum Mandalinasının değerini pek kimse bilmiyormuş. 3 kuruş paraya satmak için saatlerce uğraşıyormuş. Bodrum Mandalininden başka bir de satsuma ve klementin denen başka bir cinsler de varmış.

Bodrum mandalinasının kabuk rengi portakal gibi açık sarı renkli olurmuş. Bol çekirdekli ve yüksek su oranlı olurmuş.

Klementin ise koyu portakal renginde yine bol çekirdekli ve çok değişik kokuya sahipmiş.

Satsuma ise diğerlerinden farklı olarak çekirdeksiz olurmuş, yine klementin gibi kabuğu turuncuya kaçan koyu renk olurmuş. İşin ehli olanlar satsumaları daha tam olmadan toplayıp, İstanbul’daki barlara klüplere içkilerde kokteyllerde kullanmak üzere yüksek fiyattan satıyormuş (çakıyormuş).


Güney Afrika’daki şarap üretilen üzüm bağlarını gördükten sonra, bizim ülkemizde tarıma verilen değerin ne kadar az olduğunu anlayabiliyorsunuz. Elin Afrikalısı hektarlarca bağı günü gününe işleyip tertemiz bakarken, bizde ürünler yerlere dökülüyor. Bodrum’a has bir şey değil bu, çok benzer şeyleri Adana Kozan’da portakal ağaçları için de görmüştüm.

Az ileride karşımıza Bodrum Turunçgil Üreticileri Birliğinin fabrikası çıktı. İçeri girmeye çalıştık ama kapalıydı. Kapıdaki görevli arkadaş ile lafladık, Bodrum Mandalininden gazoz, lokum, kolonya ve reçel gibi ürünler yapılıyormuş. 


Aslında Bodrum Mandalininden ve Satsumadan yapılan lokumları da Bodrumdaki tüm lokantalarda zorunlu tutmak lazım. Neticede şehrin tanıtımı için çok büyük şans olabilir. Kahvenin yanında ikram et gitsin. Maksat vatandaş turist Bodrum Mandalinası konseptini tanısın.


Bodrumdan ayrılmadan önce son olarak, Kısmet Lokantasında bize eşlik eden yemeğe düşkün Bodrumlu bir abimizin tavsiyesi ile Bağarası Restorant’a gittik. Portakal ve mandalina ağaçlarının altında, samimi bir aile işletmesi. Yanlız mekanın önünde tabela filan yok, ilk gidişinizde bulmakta zorlanabilirsiniz.

Hayatım boyunca köy tavuğu belki 2 belki 3 kere yemişimdir. Son 2 yıldır Ege doğduğundan beridir organik tavuk alıyoruz ama kabul etmek lazım, onunda lezzeti bir köy tavuğu gibi değil. Önceden köy tavuğu siparişi vermiştik, geldiğimizde hala pişiyordu.


Tavuk gelene kadar önden altlık olarak sağlıklı bir şeyler! söyledik. O gün taze ne çıkmışsa onu yiyelim dedik, şansımıza erikli pırasa ve üzümlü ıspanak varmış. Hem orjinal hem sosyetik. Özellikle kurutulmuş meyvelerin hem değişik tatlar yakalamak, hem de yemeğe renk vermek açısından çok kullanışlı bir malzeme olduğu kesindir ama pek sık evde yemek yaparken kullandığımız da söylenemez.


Ekmekler tam olması gerektiği gibi taze ve buraya özel. Bakkaldan alınma beyaz ekmek değil. Koyu renkli ekmekleri zeytinyağına bandırıp yemek biraz abes oldu ama sanırım bunu tereyağı ile yemek daha mantıklı olur.


Pırasayı hayatımda hiç yememiştim. Hadi dün Kısmet Lokantasında yabani pırasa yedik ama pırasanın kendisini gerçekten hiç yememiştim. Benim için başta zorlu bir süreç oldu. Uzakdoğu seyahatlerinden dolayı yeni lezzetleri deneme alışkanlığım kuvvetlendiği için üzerine biraz zeytinyağı biraz da tuz biraz da karabiber ilavesi ile yumdum gözümü attım bir çatal.


Tadı hiçte fena değilmiş. Aslında bunun pırasa olduğunu bilmesem çok daha rahat yerdim. Erikler farklı bir tat vermiş. Sıcak yemeklere meyve koymak Osmanlı’da vardı, şimdi ara sıra karşımıza çıkınca şaşırıyoruz.

Üzümlü ıspanak çok ama çok başarılıydı. Öyle otu kes haşla üzerine zeytinyağı boca et ver gitsin değil. Bariz bir şekilde hanım eli değmiş, elinin lezzeti yemeğe geçmiş. Üzüm sevmeyen yoktur, ama üzümlü ıspanak yiyen de pek fazla yoktur diye tahmin ediyorum. Annem ıspanağa limon sıkardı, üzüm burada işte o ekşiliği veriyor, ıspanak bambaşka bir çehreye bürünüyor.


Evimizde sık sık ciğer piştiğini söyleyemem. Eskiden annem evde Arnavut ciğeri yapardı, sonra Urfa’da ciğer şiş müptelası olduk, bir de ara sıra Edirne’ye yolumuz düştükçe ciğer tava yeriz o kadar. Bu ciğer daha çok Edirnedekine benziyordu ama una bulanıp derin yağda kızartma değil de, sanki tavada çevrilmiş gibiydi. Sumaklı soğan ile birlikte yumuşacık ciğerleri bir çırpıda mideye indirdik.


Bağarası Restaurant’a esas geliş amacımız köy tavuğu yemek! Sıcak başlangıçlardan sonra nihayet sıra geldi ana yemeğe. Resim çekme faslında dayanamadık, bol yağlı suyuna ekmek bandık. Yağlı ekmeği yerken damakta adeta patlıyor.


Hayatımda ilk defa köy tavuğu yiyorum! Eti bayaa siyaha yakın. Dediklerine göre koyun eti gibi zor pişermiş. Önce tencerede kendi yağında pişmiş, sonra üzerine soğan ilave edilip fırınlanmış.


Derisi bile bildiğimiz fabrikasyon tavuklardan farklı, kaz derisi gibi kalın ve oldukça yağlı. Fırında nar gibi kızarmış tavuk derisi yemeyi çok severim, ama bu hem kızarmadığı için hem de biraz kalın olduğu için tadı biraz ağır geldi.


Deriyi ayıkladıktan sonra içeriden kuzu incik formatında bir et çıkıyor. Bunun tavuk olduğuna inanmak biraz zor ama köy tavuğu böyle birşeymiş arkadaşlar.


Peki tadı nasıldı diye sorarsanız, bildiğiniz tavuğun biraz daha sert hali diyebilirim. Lezzet açısından nasıl diye sorarsanız, bildiğiniz tavuğa göre sanki bir tık daha yukarıdaydı. Zira yağlı bir et olduğu için yumuşak değildi ama lezzetliydi.

Neden köy tavuğu değilde fabrikasyon tavuğa alıştırıldık bilemiyorum ama durum budur. Aynı şey şimdi levrek çupra için de geçerli. Hatta belki de dana ve koyun içinde geçerli olabilir. Üretici adamların neler çektiğine mi yanalım, şerefsiz restoranların maliyeti düşürmek için dandik mal aldığına mı yanalım bilemedim.


Kapanışı kabak tatlısı ile yaptık. Her yörenin kendine has değişik kabak tatlısı oluyor. Özenç kabak sevmediği için evde pek pişmez, sadece çorbasını yaparız o kadar. Dolayısıyla dışarıda kabak tatlısı bulunca da affetmem. Kabaklar ince ince dilimlenmiş Hatay’daki gibi sert sertti. Isırınca havuç yermiş gibi kıırrtt diye ses geliyor.


Kabakların yanında ayrı kapta verilen pekmeze bandıra bandıra yedik, arada cevizleri de götürmeyi ihmal etmedik. Bence sosları bu şekilde ayrı kaba koymak çok mühim çok ince bir düşünce. Tahin sevmeyenler olabilir. Son olarak cevizlerin de bütün bütün olmasını çok takdir ettim. Genelde lokantalarda dövülmüş toz halinde ceviz gelir ki aslında bu ceviz değil, cevizin posasıdır. Ver cevizi Ummahan Hanım gibi bütün halde, doya doya yiyelim arkadaş değil mi?


Muftaktakiler malzemeden iyi anlıyor, ne zaman ne kullanılır iyi biliyor. Bunun sonunda yemekler güzel, hafif zevkli. Burası benim tekrar tekrar gelebileceğim bir yer. Halen gitmediyseniz, bence burası gerçekten gelinip keşfedilmesi gereken bir yer.

Ama gelip de öyle çöpşiş, pirzola, levrek filan değilde buraya özel lezzetlerden, örneğin meyveli zeytinyağlılardan yiyin. Erikli bamya, avokadolu kabak gibi daha bir çok farklı meyvalı sebze yemeği varmış. Yediğimiz yemeklerin her biri zihnimizde ayrı ayrı bir iz bıraktı. Ama siz siz olun gelmeden önce mutlaka önceden rezervasyon yapın. Biz pazar öğlen 2’de geldiğimiz için boştu ama akşamları filan 3 gün önceden rezervasyonlar doluyormuş.

Bitez’den tam yola çıkacakken ara yollarda bir kalabalık gördük, meğer Bitez Mandalina Festivali varmış.


Bodrumlu teyzelerin kendi yaptıkları el emeği göz nuru reçellerin tadına bakarak, yolluk yaptık.


Dün Turgutreis pazarından aldığımız Aynurca Bergamut reçelinin sahibi üreticisi Aynur Hanımı da burada görme fırsatımız oldu. Aynur Hanım 1995 yılından beri reçel yapıp özellikle Turgutreis ve Yalıkavak pazarlarında satıyormuş. Bodrum Mandalinasından reçel yapıp satan ilk kişiymiş. Zamanında Bodrum Divan Otelinin açılışı öncesinde otel yetkilileri tarafından keşfedilince, şimdi İstanbul’daki 5 yıldızlı otellere koli koli reçel gönderiyormuş.


Aynur Hanım, karizmatik ve güleryüzlü bir kişilik. Hikayesini anlatınca başka yerden daha yeni almamıza rağmen, birer kavanoz daha Bodrum Mandalinası reçeli aldık. (Sonradan İstanbul’da açıp yedik, Bergamut reçeli de güzeldi, Bodrum Mandalinası reçeli de)


Bodrum ve Bitez diyince yemeğe düşkün insanların aklına Bitez Dondurmacısı http://www.bitezdondurma.com/ gelir. Bodrum’un olmazsa olmazıdır. Aynurca Reçelleriyle yaşıt Bitez dondurmacısı ilk kez 1995 yılında Bitez’de açılmış. Daha sonra tutulunca önce Bodrum yarımadasına yayılmış, sonra İstanbul, İzmir ve Antalya’ya dek genişlemiş.


Ama bu kadar büyüyünce çeşitler de artmış, konyaklı üzümlü dondurma, kapuçinolu dondurma gibi gayet gereksiz fantazilere gidilmiş. Ben senelerdir Bitez Dondurmacısından sadece ve sadece mandalinalı dondurma yerim o kadar. Onun için de gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Türkiye’deki en iyi mandalinalı dondurmayı yapıyorlar. Fantazi isterseniz size kalmış.


Bodrum mutfağında lezzet açısından geniş bir yelpaze sizleri bekliyor. Seçiminizi sıcak ot yemeklerinden yapabileceğiniz gibi deniz ürünlerinin de tadına bakabilirsiniz. Yanlız ne yapın edin, Bodrum Mandalinası dondurması veya Bodrum Mandalinası lokumu ile yemeği bitirin.

2 günlük Bafa Bodrum haftasonu turumuzu İzmir’e arabayla geri dönüp, geç saatteki Sabiha Gökçen uçağıyla İstanbul’da bitirdik. İnsan gezmeli keyfine bakmalı. Son günlerde keyfinizi kaçıran her şeyi ardınızda bırakmanızı ve yola çıkmak üzere hayal kurmaya başlamanızı öneriyoruz. Bahar aylarında kış sezonu uçak bileti promosyonları çıkınca her haftasonunu kombine kapatın, biraz İzmir, biraz Bodrum, biraz Antalya... En ucuz sınıf olacağı için uçamayıp yansa da pek sorun olmaz.

Bodrum hakkında daha önce 2 yazı yazmıştım. Budrum Merkez için şu yazıya, Gündoğan için de şu yazıya göz atabilirsiniz.

Sevgili takipçiler, yurt içi turlara bundan sonra çok uzun bir süre ara veriyor olacağız. Bir çoğunuz bilir, Şubat 2014’te Türkiye’den Malezya’ya taşındık. Bir süre uzakdoğu asya yemekleri ile haşır neşir olacağız. Ağustos 2015’den beri de Namibya’da yaşıyoruz Afrika lezzetleri ile devam edeceğiz.


4 yorum:

Gezi Cenga dedi ki...

Bodrum için muhteşem bir zaman. Bizde haftaya 3 arkadaş gidiyoruz da, henüz kamp yapacak yer bulamadık. Kamp hakkında bilginiz var mı ? varsa nereler bir fikriniz var mı ?

eliza bennet dedi ki...

Ellerinize sağlık. Hem fotoğraflar hem yazılar çok güzel. Malezya etabını okumayı hevesle bekliyorum.

Adsız dedi ki...

Namibya 2015 değilmi hocam

Löplöpcü dedi ki...

Uyarı için teşekkürler, düzelttim :)

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World