15 Kasım 2016 Salı

Neden Malezya’ya Taşındık – Bye Bye Yeni Türkiye


2006-2008 yılları arasında Kazakistan’da çalışarak ilk kez yurt dışında expat hayatını tecrübe etmiştim. Yıllar sonra 2014’te karşıma güzel bir iş teklifi çıkınca hem ben hem de Özenç, ikimiz de çok severek çalıştığımız işlerimizden istifa edip Malezya’ya taşınma kararı aldık. Çocukken Malezya bayrağı Amerika bayrağına çok benzediği için ilgimi çekerdi, kısmette 37 yaşında orada yaşamak varmış.

Aslını isterseniz burada konu aslında sadece istifa edip iş değiştirme olayı değildi, karşımıza çıkan bir macerayı değerlendirme ve farklı hayatlarla tanışıp, bambaşka bir kültürün izini sürme fırsatıydı. Günümüzde arabasını, piyanosunu satıp dünya turuna çıkan genç arkadaşları görüyorum -ki hep içimde bir uhde olarak kalmıştır- bizim durumumuzda ise Uzakdoğu’da iki senelik yaşama ve gezme fırsatı altın tepside sunuluyordu.


İkinci çocuk doğduktan sonra, gezme tozma işleri biraz yavaşlayacaktı. Ha ömür törpüsü İstanbul’da oturmuşuz, ha Malezya’daki şantiye kalmışız bizim açımızdan pek bir şey farketmeyecekti. Şirket bize ücretsiz olarak ev, araba, yemek, uçak bileti ve sağlık sigortası gibi İstanbul’da ciddi masraf kalemi olan birçok şeyi karşılıyordu. Bu şartlarda bu teklifi kabul etmemek gerçekten ahmaklık olacaktı. Teklifi kabul ettik tabii ki ve böylelikle bize düşen iki şey var, bir yandan Uzak Doğu Asya’yı keşfetmek, bir yandan da hafta içi dişimizi sıkıp çalışarak Eurocukları biriktirmek!


Bir de olayın yurt dışında bir iş bulup artık Türkiye’den uzaklaşmak hususu var ki derin mevzu. Kazakistan’dan Türkiye’ye döndükten sonra İstanbul’da 6 yıl yaşayınca, artık hafiften bunalmış, içimizde ki -Yurt dışına kapağı atma isteği-tekrardan yeşermeye başlamıştı. Elbette baykuş arkadaşlardan “Kurulu düzen bırakılıp gidilir mi?” “Ya orada işi tutturamazsan?” “Ya projede sorun olur da 6 ay sonra şantiye kapanırsa?” gibi sorular gelmedi değil. Bununla birlikte biz gezginlerin aklına kazınmış bir cümle vardır, ahanda buraya yazıyorum. Sizlere de ilham versin, kulağınıza küpe olsun! Pablo Neruda abimiz demiş ki;

Eğer dağa tırmanmazsanız, manzaranın tadını çıkaramazsınız!

Hatta daha Toni Morrison ablamız olaya daha da sert girmiş, şöyle buyurmuş;

Eğer uçmak istiyorsan, seni aşağı çeken her şeyi bırak

Biz neticede gezmeyi seviyoruz, manzarayı görmeyi istiyoruz. 2003-2006 yıllarında da İstanbul’da yaşadık, kısmen o zamanlar daha yaşanılırdı. Ama gayet içten söyüyorum, özellikle 2008-2014 yılları arasındaki 2. İstanbul hengamesinden sonra çok daraldık. Malezya’ya gelmek, uzun süren bir su altı tüpsüz dalışdan sonra su üstüne çıkıp derin bir nefes almak gibi geldi. Evet evet, tam olarak öyle bir şeydi!


Yalnız her şey öyle göründüğü gibi toz pembe olmuyor tabi. Bize altın teoside sunulan fırsatın ilk etapta görünmeyen tarafları da var. Türkiye’de haftada 40 saat çalışırken, Malezya’da Cumartesi dahil günde 10 saat, haftada ise 60 saat çalışacaksın, hem de şantiyede, hem de bir Türk olarak, hem de bir İtalyan bir firmasında! Henüz yaşımız genç ve enerjimiz varken, çocuklar da daha okul çağına gelmemişken yapmıyacağız da ne zaman yapacağız. Köprüden önce son çıkış durumunu yaşadık!


Türkiye’de çalışırken gezgin blogger arkadaşım Kemal Kaya’nın Uzak Doğu Asya yazılarını okuyup okuyup iç geçirirdik. Kendisi beyaz yakalı çalıştığı iş yerinden ayrılmış ve 2010 yılında kendini 680 günlük Asya turuna atmıştı. Biz tabi işi gücü bırakıp onun gibi radikal bir karar alamadığımız için anca “Ah ulen Uzakdoğu Asya’da bir baraj işi bulsak da gitsek” diye anca hayal kurardık. Tam dört sene sonra kendisiyle bizzat buluştum durumu anlattım, ilk söylediği şey “Gezmek için Tayland, yaşamak içinse Malezya” olmuştu. Güney Asya’nın kalbinde bulunan kültürüyle, yaşamıyla renkli ve çekici bu ülkeye taşınma fikri artık iyice aklımıza yatmıştı.

İş ciddiye binince kararımızı verdik ve gitmeden önce detay araştırmalara girdik. Malezya hakkında ilk aklımıza gelen şey Müslüman ülke olduğu için kadınların nasıl giyindiği, hayatlarını nasıl yaşadığıydı. Sonuçta iki haftalık tatile değil, ailecek orada yaşamaya gidiyoruz. Malum Yeni Türkiye, insanların birbirine saygı duymadığı, şort giyen bir kadının metrobüste uçan tekme yediği, eski okullarımızın bir anda İmam Hatip Lisesi’ne dönüştüğü, küçücük çocukların tacize ve hatta tecavüze uğradığı bir ülke haline geldi. Belki bunlar otuz sene önce de vardı ama sosyal medya olmadığı için biz bunları duymuyorduk. (Gerçi şimdi sosyal medya da sansürleniyor ya hadi neyse). Uzatmayalım, ben gittim önce bizzat kendi gözlerimiz gördüm, Malezya hoşgörü ve saygı açısından inanın Türkiye’den en az 30 yıl ileride. Genel olarak bu hoşgörü Uzakdoğu Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika’da görülürken, malesef ülkemizde bu hoşgörünün esamesi pek okunmuyor.

Örnek vereyim; Malezya’daki Çinli kızlar nedendir bilinmez yıl boyunca t-shirt, bir karış şort ve parmak arası terlikle gezinirler. İstanbul’da genç ve güzel bir kadının, mini şortla Kadıköy’den Üsküdar’a motorsikletle gittiğini ve başına gelebilecekleri bir hayal edin. İşte onlar Müslüman Malezya’da yaşanmıyor. Malayların hepsinin Müslüman ve birçok Malay kadının da kapalı olduğunu bir ülkede, mini şortlu Çinli kadınları rahatsız eden kimseyi ben görmedim.


Peki neden Malezya derseniz, o tamamıyle bizim şansımıza çıkan piyango Arnavutluk, Laos ve Tayland’dan da iş teklifleri geldi ancak, ailecek gitmeye uygun olmadığı için veya duygusal açıdan ($) tatmin olmadığım için kısmet olmadı. Bu gibi durumlarda halihazırda çalışıyor olmanız önemli tabii, bu pazarlık gücünüzü artırır. Yoksa “Siz şantiyeye gidin, orada ayarlarız abi” ayağı yaparlar, ucuza kapatırlar, siz de başka alternatifiniz olmadığı için çok afedersin kefal gibi atlarsınız.


Sizlere tavsiyem; Malezya’da iş arayın ve bulursanız hemen basın gidin. Birlikte yaşam, kültür çeşitliliği, yemek konusunda zenginlik, bitmek bilmeyen yağmurdan dolayı her yerin yemyeşil olması, bembeyaz kumsallara sahip onlarca ada, tüm yıl boyunca gece gündüz fark etmez 25-35 derece aralığında sıcaklığın olması, 12 ay boyunca şort t-shirt ve sandalet giyme rahatlığı ve en önemlisi Güney Doğu Asya’nın kalbinde olup diğer ülkelere çok ucuza gitme fırsatlarından dolayı Malezya’yı çok ama çok seveceksiniz. Malezya, Ortadoğudaki Müslüman ülkelerden çok farklı, çok daha modern, çok daha hoşgörülü bir ülke bana göre.

İstanbul’dan Kuala Lumpur’a THY direk uçuyor, bizim zamanımızda Malezya Havayolları da uçuyordu. Kuala Lumpur havalimanında, önce trene binip ana terminale geçiyorsunuz, sonra dört farklı dilde yazılı tabelaları takip ederek pasaport kontrolünden geçiyorsunuz. Malezya, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına 90 (doksan) güne kadar vize uygulamıyor.


On saat uçuştan sonra, aç karnına şantiyeye gidecek değiliz herhalde. Asansorlerin önünde kocaman “Food Garden” ilanını görünce soluğu terminalin ikinci katında aldım. Uzakdoğu yemekleri Batı yemeklerinden epey farklı olduğu için, örnek yemekleri vitrinde müşteriye gösteriyorlar. Bu sayede verdiğiniz siparişin nasıl bir şey olduğunu az çok önceden kestirebiliyosunuz. Yoksa “Ustam çek ordan iki adet Mee Bandung” derseniz resmen sayısal loto gibi bir şey olur.


Genel olarak Uzakdoğu Asya ülkelerinde olduğu gibi, Malezya’da da yemek ağırlıklı olarak pirinç ve makarna üzerine kurulu. Tayland’daki Pad Thai gibi sacın üzerine kızartılan makarna da var, Vietnam’daki Pho gibi çorba şeklinde yapılanı da. Ama Malezya’daki en büyük fark, Hint mutfağından esinlenip köri ağırlıklı baharatlı ve acı olması.


Çıtayı fazla zorlamadan efendi gibi pirinç makarnası ve tavuk etli Kuew Teow Soup ile Malezya’daki ilk yemek siparişimi verdi. Hanoi’de içtiğim Pho kadar kalbimi çalmadı ama neticede havalimanında olduğumuzu düşünürsek, gayet başarılıydı. Hatta inanın o yemek bittiğinde mutluluktan gözümden yaş geldiğini hatırlıyorum. Yanlış anlaşılmasın, yemek çok lezzetli olduğundan değil, üç kez tekrar tekrar turist olarak gittiğimiz Tayland’daki yemeklerin olduğu Uzakdoğu Asya’ya artık en az 1-2 yıllığına gelmiştim ve en önemlisi artık turist gibi değil, yerlisi gibi bu mutfak kültürünün içine girebilecektim. Zannımca sevinç gözyaşları bu hislerden dolayı aktı.


Ülkede farklı etnik kökenden gelen, farklı dine sahip, üç farklı halk var. Müslüman Malay’lar %65 ile ülkede çoğunluk. Devlet işlerinde sadece Malaylar çalışıyorlar. %25 ile Çinliler tüm ülkedeki ekonomi ve ticareti çekip çeviriyorlar, para gösteriş ve eğlenceli yaşam onlarda! Ama öyle ultra bir zenginlik yok Çinlilerde. Genel itibariyle devlet destekli yaşadıklarından, ortalama bir Malay’ın durumu bir Çinli’den çok daha iyidir, nüfus güçlerini iyi kullanırlar. Son olarak %10 ile Hintliler geliyor, diğerlerine göre biraz daha sefil bir hayat yaşıyorlar. Ama kimseyi rahatsız etmezler, kendi dünyalarında yaşarlar. Ülkede Malay, Çinli, Hintli farketmez trafik cezası yazan polisinden tut esnafına, taksicisinden bankacısına kadar hepsinin ortak özelliği çok iyi niyetliler, sakinler ve güler yüzlüler.


Malezya’da kaldığımız 18 ay boyunca bir kere bile kapkaç, taciz, darp veya bomba patlaması gibi bir olaya maruz kalmadık. Ayrıca ülkede aşırı vergi olmadığı için (ÖTV, KDV, ÖTV’nin KDV’si) gıda ve benzin gibi en büyük bizim harcama kalemlerimiz Türkiye’ye göre daha ucuz. Seyahati seviyoruz ya, her hafta sonu oraya buraya gidiyoruz ya, Dizelin fiyatını söyleyeyim de dudaklarınız uçuklasın! Malezya’da 1 litre dizel 1.90 RM = 1.41 TL


Yukarıda saydığım üç ırkın kendilerine ait farklı farklı bakkal, restoran ve hatta okulları bile var. Ama kimse kimseye “sen buraya girersin giremezsin” demiyor, “sen buraya ait değilsin” gözüyle bakmıyor, isteyen istediği yere gidiyor. Aralarında tabii ki bizim anlayamayacağımız bazı problemler vardır ama, gördüğümüz kadrıyla birbirleriyle gül gibi geçinip gidiyorlar. Ülkede hem Malay hem Çin hem de Hint kültürlerine ait dini bayramlar resmi tatil ilan ediliyor.


Bu farklı üç kültürün birbirine karışmasından dolayı, Malezya mutfağı farklı damak lezzetlerine açık olan bizim gibi löplöpçüler için tam bir cennet. Acılı soslu Malay yemeğini pilavın üzerine boca edip, elleriyle karıştırıp karıştırıp yiyenler de var (Malaylar), karidesli kızarmış pilavı çubuklarla yiyen de var (Çinliler), körili ve tavuklu biryanileri kaşık kaşık yiyip masala çayı içenler de var (Hintliler).

Bu üç mutfak arasında en sevdiğimiz mutfak Çin mutfağı oldu. Yalnız Malezya’daki Çin mutfağı ile Çin’deki Çin mutfağı arasında dağlar kadar fark var. Öyle horozibiği, kaplumbağa bacağı veya kurbağa kavurma gibi abuk subuk şeyler yapan yer görmedim. Ağırlıklı deniz ürünleri olmak üzere tavuk, dana domuz gibi daha normal şeyler yiyorlar. Malezya bir yarımada olmasından dolayı da elbette yengeç, karides ve deniz kabukluları çok bol ve çok ucuz.


Hintlilerin restoranları ise daha çok körili sulu yemeklere sıcak naan (pide) bandırmalık. Sarımsaklı, soğanlı, peynirli, çeşit çeşit naan’ı kesin seversiniz ama körili balık veya körili tavuk gibi sulu yemekler bizim kokoreç gibi! Seven çok seviyor, sevmeyen ise nefret eder yiyemez, öyle bir şey! Buradaki Hint yemeklerinin de Hindistandaki Hint yemekleri ile alakasız olduğunu söylemek lazım. Dana eti bu mutfakta hiç yok. Genelde tavuk ve kuzu eti kullanıyorlar. Zaten ülkede kırmızı et ile ilgili bir sıkıntı olduğu gerçek. Dana eti Avustralyadan, kuzu eti Yeni Zellanda’dan geliyor.



Malay yemekleri ise Çin yemeği ile Hint yemeğinin karışımı gibi bir şey. Üstüne de Antep biber salçasına benzer Sambal diye bir sos koyarlar, basarlar içine de belacan denen karides püresini, al sana Malay yemeği. Bir de aynı tabakta hem tavuk, hem balık, hem dana eti denk gelebiliyor. Pilav üstü yapmaya bayılırlar, çatal kaşık kullanmayanlara sık sık rastlayabilirsiniz. Açık ve net söylüyorum, Malay mutfağını biz pek sevmedik. Yaşadığımız Tanah Rata’da %70 Çin ağırlıklı, %30 Hint yemeklerine abone olduk, Kuala Lumpur’a gittiğimizde de doğruca Japon lokantalarının yolunu tuttuk.


Güneydoğu Asya’nın kalbinde bulunan kültürüyle, yaşamıyla renkli ve çekici bir ülke olan Malezya’da iki yıla yakın yaşadık, yabancı olmamıza rağmen ülkede pek bir yabancılık çekmedik. Avrupa’da yabancı olarak yaşamak artık gitgide zorlaşırken, Malezya’da yabancı olmak sanki avantajlı gibiydi. Hiç unutmam, yanlışlıkla arabasına çarptığım Malay amca, önce bağırıp çağırmıştı ama sonra yabancı olduğumu görüp arabanın içinde de Ege (3) ile Tuna’yı (1) görünce, önce kabalık ettiği için özür dilemiş, sonra da çocuklara bayram harçlığı para vermişti.


Kaldığımız süre içerisinde hem Malezya Yarımadası’nın en kuzeyine ve en güneyine kadar indik, hem batıdaki ve doğudaki adalarını gezdik, hem de komşu ülkeler Tayland, Singapur, Endonezya ve Filipinler’e Air Asia ile 50 USD gibi komik bir fiyatlarla uçtuk. Önce Malezya yazılarını bitirelim, sonra öbür ülkeleri de teker teker yazacağız. Bir tek Endonezya ile paylaştıkları Borneo adasına gidemedim ya, içimde kaldı. Olur da ileride dünya turuna çıkarsam, mutlaka Sarawak ve Sabah bölgesine de gitmek isterim onu da not buraya düşelim.


Malezya yazılarını beş grup altında toplayacağım. Bu ilk yazının ardından, öncelikle çalıştığım Ulu Jelai Hidroelektrik santralinin bulunduğu Cameron Highland ile başlıyacağız, daha sonra haftasonları kaçamak yerimiz olan Malezya’nın üçüncü büyük şehri Ipoh ile devam edeceğiz, sonra biraz deniz sahil kumsal, karides olayına gidip Pangkor, Langkawi, Perhentian ve Redang adalarına uzanacağız, aslında o da bir ada olmasına rağmen deniz sahil kumsaldan ziyade yemekleri ile ünlü olması ve Malezya’nın genelinden çok farklı bir kültüre sahip olması nedeniyle Penang adası kesinlikle ayrı bir yazıyı hak ediyor. 

Son olarak da başkent Kuala Lumpur ile noktayı koyacağız.



Cameron Highland’s yazısı
Az sonraaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa



23 yorum:

izzet altınsoy dedi ki...

Tebrikler sizleri kutluyorum.

Osman SANOGLU dedi ki...

sizin şantiyeye makine mühendisi lazım mı? :))

uzaylı panda dedi ki...

selamat datang di malaysia

Gurkan Genc dedi ki...

İyimiş kalemine sağlık gitmiş kadar oldum.. Rotadan çıkardım.. :)

Adsız dedi ki...

Bu kadar yogun calisirken cocuklari ne yaptiniz bu arada ? Kres anaokulu mu bakici mi buldunuz ? Ulkede suc orani nasil ? Genel olarak Turkiye den guvenli mi ?

Nilay Kahyaoglu dedi ki...

Çok iyi yapmışsınız.. Başka bir ülkede yaşamak başlı başına bir deneyim. Malezya yazılarının devamını bekliyoruz:)

Aydın Darıcalı dedi ki...

Çok güzel olmuş Semih,akıcı bir anlatım,kolay okunuyor ve nerak oluşturuyor,kutlarım.

Mühendis Adayı dedi ki...

Arkadaşın toz pembe anlatimina aldanmayın,Malezya'nın Türkiye'den farkı yok. Suç oranı oldukça fazla. Türkiye'yi yerden yere vurmuş,it iti yese de kemiğini bırakmaz, Siz Türkiye'ye kurban olun...

Löplöpcü dedi ki...

Teşekkürler

Löplöpcü dedi ki...

Osman Makina mühendisi lazımdı ama ağustos 2015'te Namibya'ya başka projeye taşındık

Löplöpcü dedi ki...

Sama sama

Löplöpcü dedi ki...

Gürkan gidip görmeni tavsiye ederim, yollar cillop gibi, ama yağmurlu sezona gelme!!

Löplöpcü dedi ki...

Gittiğimizde Ege 2.5 yaşındaydı anaokuluna gitti. 1.5 senede ingilizceyi söktü, hatta sonlara doğru Çince şarkılar bile söylüyordu. Tuna 6 aylıktı o yüzden o anaokuluna gitmedi. Hergün eşim 2 kere en yakın yerleşim birimine gidip geliyordu, gayet güvenliydi. Detayları bir sonraki yazıda vereceğim

Löplöpcü dedi ki...

Kazakistan, Malezya, Namibya... hepsi çok farklı ve eğlenceli deneyimlerdi. Ama Nilay senin deneyimlerine ulaşmak için 40 fırın ekmek yememiz lazım.

Löplöpcü dedi ki...

Çooook teşekkürler Aydın Dayı

Löplöpcü dedi ki...

Türkiyeyi yerden yere vurmuş derken ne kastettiğinizi anlamadım. Ben yazıda şu 2 örneği verdim. "Metrobüste uçan tekme yiyen şortlu kadın ve tecavüze uğrayan çocuklar" Malesef duymak istemesek de gerçekler bunlar. Türkiye'ye elbette kurbanız, ama Yeni Türkiye'ye değil.

Harbiyiyorum dedi ki...

Çok güzel bir yazı olmuş Semih'cim her zamanki gibi. Eline zihnine sağlık...

Gurcan Saripinarli dedi ki...

yazılarınızı çok büyük bir keyifle okuyorum. türkiye hakkında söylediklerinize % 100 katılıyorum. 1992 de malezyada iş olanağı çıktığında telefon parası çok tutar aramayayım diye başvuru yapmamam içimde kalan en büyük pişmanlıklarımdan biridir. ( istanbulda bir beş yıldız oteldeydim o dönem )
keşke daha seri yazmanızın bir yolu olsaydı, umarım namibyada da güzel şeyler yaşamış ve tatmışsınızdır.

tuncowsky dedi ki...

çok güzel yazmışsın, eline, klavyene sağlık ;)

Löplöpcü dedi ki...

Teşekkürler dostum

Löplöpcü dedi ki...

Gürcan Bey hiçbir şey için geç değil, fırsatları değerlendirmek lazım. Namibya'da da gayet rahatız :)

Löplöpcü dedi ki...

Teşekkürler ☺

eliza bennet dedi ki...

Çok güzel bir giriş yazısı olmuş, ellerinize sağlık. Diğer yazıları okumayı hevesle bekliyorum.

Gittiğimiz ülkeler


Henüz 57 ülke (24.8%) oldu, daha gidilecek çok yer var
Create your own visited map of The World