27 Şubat 2017 Pazartesi

Malezya - Penang

Türkiye’nin lezzet başkenti nasıl Antep ise, Malezya’nın lezzet başkenti de Penang’dır. Aynı Pangkor yazısında ve Langkawi yazısında bahsettiğimiz gibi Penang da Malezya’nın batısında yeralan bir adadır. Ama velakin deniz, sahil, kumsalı ile değil lezzetli yemekleri ile meşhurdur. Tabii bunda adada yoğun yaşayan Çin nüfusunun etkisi büyük.


Penang’a 2 kere gitmiştim. İlkinde iş yerinden arkadaşlarda 2 geceliğine gittik, ikincisinde de ailecek Langkawi dönüşünde yine 2 gece kalmıştık. Adanın başkenti Georgetown pek turistik bir yer değil, ama gezmesi çok eğlenceli. Neredeyse her bir köşesinde 8 farklı çeşit lezzet durağı var.

Çin’deki Çinlilerin yemek kültürü çok ilginçti, Chongqing’de gördüğümtavuk bacağı, domuz burnu, horoz ibiği gibi şeylerden ziyade, Malezya’daki Çin mutfağı epey lezzetli. Kahvaltı için yanımdaki diğer İtalyan ve Hintli arkadaşı, batı usulü jambonlu olmet ve cafe latte yapan bir yere bırakıp, Malezya’dayken takip ettiğim bir yemek programı sayesinde keşfettiğim Aik Hoe Restoran’a gittim.


Penang yerlisi Çinliler güne Dim sum ile başlamayı tercih ediyorlarmış. New York China Town yazısında Dim Sum hakkında uzuuun uzun bahsetmiştim. Bizim mantının babannesi sayılır kendisi. Ama çeşitleri var, açığı, kapalısı, uzunu, yuvarlak olanı... var da var. Tabii içlerindeki malzemeler de farklı, domuz eti, karides, sebze, köpek balığı yüzgeci artık elde ne varsa.


Adlarını hatırlamıyorum ama her biri ayrı ayrı güzeldi. Iıyyykk bu kötüymüş dediğim hiç bir şey çıkmadı. O anda mutfaktan sıcak sıcak şansınıza ne çıkarsa o geliyor, çiğköfte gezdirir gibi yeni çıkan tepsiyi masa masa dolaştırıyorlar, siz beğenirseniz alıyorsunuz.


Dimsumcılarda yanlız aman gözünüzü seveyim “Şefim bunun içinde ne var?” diye sormayın. Çinlilerle anlaşması zaten çok zahmetlidir. Atın ağzınıza gitsin, beğenirseniz ikincisini de yersinz yoksa yanınızda bir peçete olsun, olmadı çaktırmadan çıkartırsınız.

Kapanışı ise Portekiz’den tanıdığımız Egg Tart ile yaptık. Aynı Ipoh yazısında bahsettiğim gibi, Malezya Çinlileri bu Egg tart konusunda baya başarılılar, neredeyse Çinlilerin olduğu ülkenin her yerinde bu Egg Tart var.


Güne zımba gibi başlayıp, yöreselin Allahını yaşamak için Aik Hoe Restoran ilginç bir kahvaltı deneyimi olacaktır. Yanlız menü filan yok, üstüne bir de iletişim kuramama problemi olabilir. En iyisi iştahla löpleten bir amcayı gözünüze kestiğin, “Ni Hauu” diyip yanına oturun, o ne yiyorsa ondan sipariş edin, o nasıl yiyorsa siz de öyle yiyin. Eğer bu yazıyı okuyup da gaza geldiyseniz, en azından benim hatrıma favorim olan Egg tart, Har Kao ve Siew Mai yiyin.

Sabah sabah Dim Sum yiyemem ama şu Çin mutfağını çok merak ediyorum diyorsanız kahvaltı için alternatif olarak Ming Xiang Taya gidebilirsiniz. Biz gerçi alternatif olarak değil, cila niyetine yaptık orası ayrı. Önden bir demlik Eight Treasure Tea söyleyip, sonra vitrinden gözünüze kestirdiğiniz çeşit çeşit kurabiyelerden birer tane sipariş edin.


Kurabiyelerin içinde hindistan cevizinden yapılan bir marmelat, pandan, lotus, ananas, yumurta gibi gayet güzel yenilesi şeyler koyuyorlar, hoşunuza gidecektir. Hamur çok pişirilmemiş, yumuşamamış, laçkalaşmamış kıtır kıtır. Tam ortaya karışık bir tabak yapmalık. İzmir’de boyoz yerdik, Penang’da da kaderimizde bu kurabiyeler varmış. Tıka basa yenilecek, hatta yolluk yapılacak bir yer. Ginsengli o özel çayı içmeden kalkmayın.


Karnımızı iyice doyurduktan sonra Dharmikalaram temple, Wat Chayamangkalaram, Burmese Buddhist Temple, Kuan Yin Temple, Khoo Kongsi gibi çeşitli tapınakları ziyaret edip genel kültürümüzü arttırdıktan sonra adanın kuzeybatısındaki Monkey Beach’e (Teluk Duyung) gittik. Arabayla milli park girişine kadar gidiyorsunuz, sonra tekneyle veya yürüyerek ulaşabilirsiniz. Monkey Beach’de herhangi bir yerleşim yeri olmadığı için, denizi kısmen adanın diğer yerlerine göre çok daha güzeldi.


Ya hava sıcaklığından dolayı ya da nemden dolayı Malezya’da çok fazla acıkmıyorsunuz, daha çok birşeyler içme isteği geliyor. Bu işin da kralı biradır ama öğle vakti biralamaya başlarsanız akşama muhallebi gibi olursunuz. Tropik ülkede yaşamanın en büyük avantajı taze tropik meyveler veya taze sıkılmış tropik meyve suları. En bol bulunanı da elbette mango.


Yol kenarında sokak satıcılarında şerbetli su katılmış meyve suyu da içebilirsiniz, ama şöyle eli yüzü düzgün bir yerde ananslı coconutlu, hafif de vodkalı bir kokteyl içeyim, gündüz vakti çufçuf yapayım istiyorsunuz Spice Garden’ın karşısındaki Tree Monkey doğru tercih olacaktır.


Adanın turistik olmayan kuzey batı tarafında yapılacak en güzel aktivitelerden biri Tropical Fruit Farm’a gitmek. Onca çeşit meyve sularını içiyoruz içmesine de acaba bunlar nasıl bir meyvedir, ağaçta mı yetişir, tarladan mı toplanır gidelim yerinde görelim dedik.


Değişik değişik ağaçlarda onlarca çeşit meyveler var. Rehber önce bize bu ağaçları tanıyıp tanımadığımızı soruyor, ondan sonra meyvesini gösteriyor ve teker teker bilgi veriyor.


Meyvenin menşeinin neresi olduğunu, hangi ilkimi sevdiğini filan anlattıktan sonra da bu meyveyi daha önce yiyip yemediğimizi soruyor. Tur sonunda tüm bu meyveleri yiyebileceğimiz bir açık büfe varmış. Öyle instagram fenomenleri gibi “Deneyimlemek” filan değil, 10 parmak dalıyorsunuz.


Meyvelerin büyük bir çoğunluğu tahmin ettiğiniz üzere ağaçta yetişiyormuş, ama ananas hariç. Meğer bizim bildiğimiz ananaslar yerde yetişen difanbahya gibi bir bitkiden çıkıyor, her birinde de sadece 1 tane meyva oluyormuş.


Bu mesela papaya meyvesiymiş. Bizim kavuna benzer bir şey ama daha tatsızı.


Bu ise meşhur Durian. 2001 Tayland seyahatinde kendisiyle tanışmıştık. 5 günlük çorap kokusu ile ishal olmuş bebek kakası karışımında bir kokusu olduğu için otellere, metrolara filan sokulması yasak.


Ama nedense Malaylar ve özellikle Çinliler duriana bayılıyorlar ve tropik meyvelerin kralı diyorlar. Bu zamana kadar hiç tadına bakmamıştım, inşallah tur sonundaki ikramda verirler de tadına bakarız.

Rambai denen bu meyveyi daha önce hiç görmemiştim. Dediklerine göre hafif ekşi tatlı bir tadı varmış. Tipine bakılırsa üzümle incir arası bir şey.


En sevdiğim meyva custard apple oldu. Türkçesi Şeker Elma olarak geçiyormuş İnce ve yumuşak bir kabuğu var rahatlıkla ortadan ikiye kesilebiliyor. İçinde Antep fıstığı boyutlarında bol bol çekirdeği var ama komple ağzınıza atıyorsunuz, ayırması çok kolay. En sevdiğim tropik meyvelerden biri.


Bakalım bunu tanıyacak mısınız? Duriana çok benziyor ama değil. İşte bu bizim için uzakdoğudaki en sevdiğimiz, sokakta görürsek affetmediğimiz meyve olan Jackruit. Her ne kadar tipi duriana benzese de kesinlikle karıştırmayın, birazdan anlatacağım.


Bu kadar ağaç resmi yeterse artık yediklerimize bakalım. Bahçede gördüğümüz ağaçlardaki meyvelerin bir çoğu açık büfede kesilmiş ayıklanmış kuzu gibi yatıyordu. Açık büfe diyince malum insanda bir görmemişlik hissi oluyor ve illaki herşeyin tadına bakmak istiyorsun.

Soldaki elmaya benzeyenler Wax Apple. Bizim bildiğimiz elmaya göre çok daha sulu, biraz mayhoş bir tadı var. Yukarıdaki turuncular mango, sağdaki armuta benzeyenler ise guava. Ortada ise hem beyaz hem de mor ejderha meyvesi var (dragon fruit). Beyaz olan daha tatsızken, mor olan çok tatlı. İkisi de çok güzel ama mor olan daha güzel.


İlk defa burada sarı karpuz gördüm. Lezzet olarak kırmızıya göre pek bir farkı yoktu. Fakat ilginç olan kırmızı karpuza ne yapmışlarsa çok fazla çekirdeği yoktu. Olanlar da beyaz yeni yeni oluşmaya başladığı için, hiç ayıklama zahmeti çektirmedi. İnşallah genleriyle oynamamışlardır.


İlk tabağı yalayıp yuttuktan sonra ikinci turda passion fruit, sarı karpuz ve hindiztan cevizi ile devam ettik. Hepsi çok güzeldi ama masalara özel olarak servis edilen durian gelince akan sular durdu.


Durian çok ilginç bir meyve. Dışı dikenli bir kabuğu var. Güzelce soyduktan içinden muza benzer bir meyve çıkıyor. Ama öyle bir kokusu var ki anlatamam, (yukarıda bahsetmeye çalışmıştım) dayanılacak gibi değil. Ama çok fazla kokuya takmayıp, cesaretinizi toplarsanız bir tadına bakın derim. İlk önce ağzınızda alkollü bir şey yemiş gibi bir etki bırakıyor ve sonra kaymak gibi dilinizle damağınız arasında eriyip gibiyor.


Denedik denemesine ama sanırım psikolojik olarak hazır olmadığımdan dolayı beni pek sarmadı. Belki Malezyalı bir arkadaş gurubu ile gelsek, kahkalar eşliğinde yerdim ama neticede biz de yabancı olduğumuz için biraz mesafeli yaklaştık.

Ağzımızın tadı bozulmasın diye hemen üstüne passion fruitlerden kaşık kaşık götürdük. İçindeki çekirleri çıkartmaya uğraşırsanız biraz zahmetli, o yüzden hiç uğraşmayın yiyin gitsin. Zaten meyvenin kendisi jöle kıvamında olduğu için pek çiğnemeye de ihtiyaç kalmıyor. Dille damak arasında kayıp gidiyor.


Veee son olarak karşınızda jack fruit. Ağaçta yetişen o koca meyveden çıka çıka bu çıkıyor. Kesmesi ayıklaması çok zahmetli. Kabukları soyulup, yumurta büyüklüğündeki onlarca parça güzelce ayıklanıp içindeki çekirdekler çıkarıldıktan sonra afiyetle yiyorsunuz, damağınız anında bayram ediyor. Tadı sanki hafif vanilyalı gibi, ısıtırınca kırt kurt eden ve lezzetli sulu bir meyve.


Tekrar ediyorum, durian ile jackfruit dıştan birbirine çok benzese de çok farklı meyvalar. Durianın kabuğunun dikenleri daha sivriyken, jackfruitin kabuğu pek dikenli değildir. Durian ufak bir kavun kadarken, jackfruit koca bir Diyarbakır karpuzu boyutlarındadır. Meyvelerinin kendisini de gördünüz, hiç alakası olmayan çok faklı iki farklı lezzet.

Tropic Fruit Farm turu sonrası bir de üstüne Spice Garden Turu yaptık. Ama öyle her gördüğün şeyin tadına bakamadığın için, çok fazla sarmadı.

Zanzibar turunda yaptığımız Spice Garden Turunun yanında biraz sönük kaldı ama yine de anıları canlandırdık. Kakule, tarçın, karanfil, limonotu, yıldız anason gibi bahatların tadlarına yıllar sonra tekrardan baktık.


Adadan ayrılmadan önce Georgetown’da tesadüfen girdiğimiz bir alışveriş merkezinde Japanese BBQ panosu görünce hemen içeri daldık. Balık, karides, tavuk, dana eti ne isterseniz alıyorsunuz, masanın ortasında yanan mangalda kendin pişir kendin ye. Balık isteyene balık, dana eti isteyene dana eti, acık lükse kaçalım dersen jumbo karides. Kimse “Aaaa ama Semih Bey bokunu çıkarttınız, neden 5. tabağı alıyorsunuz?” diye sormuyor. Kampachi Restaurant, Çin veya Malay lezzetlerine alışamayanlar, ama mal gibi hamburger yemek yerine yine uzak doğu yemeklerinden devam etmek isteyenlere aşırı şiddetle tavsiye edeceğim bir yer.


İlk Penan seyahatinden 2 ay sonra ailecek ikinci gelişimizde bu sefer hiç Georgetown’da kalmadan adanın kuzeyindeki Batu Feringghi’de Holiday Inn Resort’ta 2 gün kaldık. Otel hemen deniz kenarında plajı ve büyükçe bir havuzu olan eli yüzü düzgün temiz bir yerdi. Gelir gelmez havuz kenarında oturup hafif bir öğlen yemeği yedik.

Deniz ürünleri soslu makarnayı her zaman çok sevmişimdir. Her yörede farklı yaparlar, en son Langkawi’de yediğim domates sosluydu ve daha çok İtalyan usulüne benziyordu. Burada yediğim ise tam olarak Asya usulüydü. Kalamar, karides, balık ve biraz da mantar ve ot gibi sebze koymuşlar, domates sosuyla değil de soya sosuyla lezzetlendirmişlerdi. Hafif tatlı tadı hafizaya kazınacak kadar kuvvetliydi.


Özenç ise karpuzlu ve liçili salata istedi. Elbette menüde Greek Salad filan vardı ama meyveli bir salata onun damağına halay çektirebilirdi. Karpuz bildiğimiz karpuz, dediğine göre salataya çok yakışmıştı. Ama esas bomba liçideydi. Liçi (Lychee) ilginç bir meyve, pinpon topundan biraz daha ufak, beyaz şeffaf bir meyvesi var, içinde de kocaman bir çekirdeği var. Karpuzla liçi elele vermiş, ikisi birden salatayı uçuşmuşlar.


Prensip olarak akşam yemeklerimi otelde yemem, o civarda bulunan lokantalardan birinde yerim. Teranganu’da bir çok restoran var, içlerinden Ferringhi Garden Restaurant bizim için en uygun olanıydı. Hem deniz ürünlerinin dibine vurabileceğimiz, hem de çocukların (Tuna 6 aylık – Ege 2.5 yaşında) yiyebileceği yemekler bulunan bir yerdi. Ayrıca mor orkideler ve fıskiyeler ile dekore edilmiş çok zarif ve otantik bahçesinde yemek yerken kendinizi harikalar diyarında hissediyosunuz.

Menüde çocuklar için farklı 2-3 yemek koymaları çok güzel bir uygulama. Daha sonra dikkat ettim, düzgün lokantaların bir çoğunda ‘Kids Menü” diye bir uygulama var. Genelde kızarmış tavuk, kıymalı makarna, sosis ve patates kızartması gibi basit şeyler oluyor ama hayat kurtarıyor. Galeta ununa bulanıp kızartılmış tavuklar çocukların en sevdiği yiyeceklerden biridir.


Biz de deniz ürünleri sezonunu jumbo karides açtık. Alttan kelebek kesmişler, üzerine sarımsaktı tereyağı sürüp vermişler fırına. Tereyağını ve sarımsağı yiyen karides adeta pamuk prensese dönmüştü. Ayıklaması kolay, yemesi lezzetli, hiç bitmesin dediğimiz bir yemekti.


Karideslerin kokusu burnunuzu gıdıklarken, “Rejimdeyiz, artık yeter” dediğiniz anda bir baktık tepsi içinde bu sefer langusta geliyor. Neticede tek bir şeye takılıp kalmamak lazım değil mi? Karidesin de babası langusta var, yani ıstakozun yeğeni. Tip olarak karidese çok benziyor ama karidesin çapı benim baş parmağım kadarsa, langustanın çapı bileğim kadar. Onu da alttan usturupluca yardırmışlar, “gel beni ye” diye bağırıyor.


Karışık deniz ürünleri tabağımızın içinde sadece langusto yok, ayrıca midye, istiridye, deniz tarağı, kalamar, balık gibi eşlikçiler de var ama esas olay langustada bitiyor arkadaş. Geceye damgasını o vurdu.

Feringhi Garden Restaurant adanın kuzeyindeki en düzgün en güzel restoranlardan biri. Rezervasyonsuz gitmemenizi öneririm. Menü oldukça geniş, hem batı usulü, hem uzak doğu usulü yemekler var, ayrıca geniş bir içki menüsü mevcut.

Tüm Penang seyahatimizin en baba yemeği hiç kuşkusuz Siam Road üzerinde yaşlı bir amcanın seyyar tezgahta yaptığı Char Kway Teow oldu. Yani kömür ateşinde pişirilen karidesli kızarmış makarna. 80’li yaşlardaki amca seyyar arabasında bu işle başlamış, 20 yıldan beri aynı yerde aynı yemeği yapıyor.


Amcam o yaşına rağmen bir eliyle alttaki kömürü yelliyor, diğer eliyle de harlı ateşte pişmekte olan makarnaları çeviriyor. Türkiye’de bu yaştaki insanların “Ay ben yaşlandım” diye ah vah edip, bakkala bile gitmediğini düşünürseniz, amca direk eli öpülesi bir şahsiyet, zira oların yaptıkları yemeklerde tecrübe var, lezzet var.


Bilmeyenler için tekrar edelim. Çin mutfağının en çok yenen yemeklerinden biri makarnadır. Makarna çorbasından başka yanında kızarmış makarna da çok sık kullanılır. Tayland için Pat Thai neyse, Malezya, Endonezya ve Singapur için de Kway Teow odur. Char Kway Teow ise bunun kömür ateşinde yapılanıdır ki makbul olanı budur. Bizim kömür ateşinde yapılan gözlemenin gazlı ocakta yapılandan daha makbul olması gibi.


Kullanılam malzemeler, haşlanmış pirinç makarna, karides, midye, soya sosu, acı sos, yumurta soya filizi ve taze soğan. Önce karidesler sıvı yağda (zannımca palmiye yağı) çevriliyor, daha sonra soya filizleri ilave ediliyor söyle bir çevrildikten sonra haşlanmış soğutulmuş makarnalar ekleniyor.


Soya sosunu ve acı sosu ekledikten sonra son olarak taze soğanlar ekleniyor ve işlem tamamdır. Burada işin püf noktası makarnaları parçalamadan güzelce karıştırmak ve çevirmek, yemeğin her tarafının yerin homojen bir şekilde sosa bulanmasını ve kızarmasını sağlamak.

Şimdi bütün bunların el emeği göz nuru olduğunu düşünün, kömür ateşinde yapıldığını düşünün, yapay hiç bir madde kullanılmadığını düşünün ve 80 yaşında bir amcanın yaptığını düşünün. Sizce bu yemeğin lezzeti nasıldır? Ben size söyleyeyim, koca Penang adasında o kadar yer yazdım ya, hepsini erteleyin! Gidilmesi gereken ilk yer burasıdır. Yanlız en az 30 dakika sıra beklersniz! Görürseniz benden selam söyleyin amcaya.


Taze sebzeler, karides ve güzel karides ezmesi ile kömür ateşinde pişen makarna gerçekten lezzetli. 40 dakika da sıra bekleyince kısa zamanda tabağın dibini görüyoruz. Uzun zaman sonra keşke “1.5 porsiyon alsaymışım” dediğim bir tabak oldu.

Bizim mutfağımızın dünyanın en iyi mutfaklarından biri olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama bunu kaybediyoruz artık. Niye kaybediyoruz? Çünkü o geçmişten gelen lezzet yapısını pek koruyamıyoruz. Onun için bunu koruyan insanlara saygı göstermek lazım. Bu amca bunu koruyan insanlardan biri. Bizde tek bir şeyi iyi yapan örneğin ciğer, çok iyi yapan yerler var. Ama o yöre yemeklerini, o zenginliği yansıtan ve yansıtırken uyduruktan yemek yapmayıp işin hakkını veren lokanta sayısı çok az. Aslında bu iş genlerde var desem kolaya kaçmış olacam. Tabi bir de gelenek görenekler de var ama bu yemek pişirme işi kalite işi, işini sevme işi ve işini ciddi almak işi.

Penang’da en az 1 hafta kalmak lazım. Georgetown’da 3-4 gün, Batu Feringghi’de 2-3 gün iyidir. Özellikle Georgetown’da bir çok yere yürüyerek gidebilirsiniz ve şehrin kokusunu ciğerlerinize çekebilirsiniz. Arka sokaklara girin çıkın, yerel insanlar ne yiyor onlara bakın, çok değişik bir tecrübe olacağına eminim. Dönüp baktığımda keşke 1-2 kere daha gitseymişim, daha uzun kalsaymışım dediğim yer.

Sosyal medya hesaplarımız:
Facebook
Twitter
Instagram


Az sonraaaaaaaaaaa


1 yorum:

eliza bennet dedi ki...

Ellerinize sağlık çok keyifli oldu okuması.

Durian'ın kokusunu az bile yazmışsınız ama ben maalesef meyveyi çok sevenler arasındayım. İlk defa Singapur'da bir festival sırasında denk gelmiştim, ne hikmetse bir sürü stand her biri değişik durian'lı ürünler (muhallebi, dondurma vs.) tadımlık öyle veriyorlardı. Önce bir meyvenin kendisini yedim ve çok çok sevdim. Sonra ondan yapılan şeyleri de tattım ve hepsi ayrı hoşuma gitti.
Maalesef diyorum zira oralarda yaşamıyorsa insanın bu meyveyi bulma ihtimali yok. Oralara giden olursa ancak pakette kurutulmuşunu getirebiliyor insanlar haklı olarak. Resimleri görünce elimi uzatıp yiyesim geldi, ne güzel soyup hazırlamışlar aaaaah aaaaaah.

Peranthian yazısını hevesle bekliyorum.

Gittiğimiz ülkeler