4 Aralık 2017 Pazartesi

Filipinler - El Nido

Gezgin vardır Paris’te kırmızı şarabını yudumlamak ister, gezgin vardır Viyana’da filarmoni orkestrasını dinlemek ister, biz ise bembeyaz kumsallarda ıstakoz yardırmayı, taze meyve suyu içmeyi tercih ediyoruz. Bir önceki Boracay yazısından sonra ikinci hedefimiz El Nido. Yanlız El Nido’ya ulaşmak pek kolay ve ucuz değil, hele ki 2 ufak çocukla.


Peki neden El Nido derseniz, bambaşka bir yerdi bence. Hani öyle “bungalovun kapısını aç hemen 10 metre önünde denize gir” şeklinde değil de, tekneyle biraz açılınca, üzerinde hiç yerleşim olmayan ufacık bakir adaların bembeyaz kumsallarında denize girme olanağı veriyor. Detaylar için buyrun başlayalım.


06.02.2015      Persembe        Iloilo-Puerto Princesa-San Vicente
Filipinler’in ucuz havayolları olan Cebu Pacific ile Iloilo’dan Puerto Princessa’ya uçtuk. 2 yetişkin, 1 çocuk, 1 bebek 7060PHP tuttu. Alternatif olarak Manila aktarmalı El Nido’ya da uçabilirsiniz ama fiyat 5 misli artıyor.


Yanlız bu sadece uçak parası. Hani o bizim “Yurt dışı çıkış fonu” diye saçma sapan bir haraç var ya, o iş Filipinler’de daha beter. “Domestic Terminal Fee” adı altında yurt içi uçuşlar için 200PHP alıyorlar. Denizli’den İstanbul’a uçuyorsun “Hooaaap kardeş vergi!!”


Iloilo havalimanı ufak bir havalimanı, Adana havalimanından halice. Cebu Pacific’in bir çok uçuşu var, ayrıca Singapur, Hong Kong gibi civar ülkelere de uçuyor. Malum ucuz havayolları olduğu için uçakta yemek yok, olan da paralı. Uçağı beklerken Uzak Doğunun nimetlerinden faydalandık, kocaman mantıların yüzdüğü bir çorba içtik.


Uçuş esnasında hostesler bir anda dansetmeye, şarkı söylemeye başladılar. Hatta yarışma filan yapıldı, kazanana Cebu Pacific maskotu hediye edildi. Eğlenceli bir uçuştan sonra Puerto Princesa havalimana geldik.


Puerto Princesa’dan El Nido’ya ulaşmak biraz zahmetli. Ya klimalı minibüslerle 5 saatte gidebilirsiniz, ya da 30 yıllık jeepney denen klimasız otobüslerle 7-8 saatte biraz eziyetli bir yolculuk yapmanız lazım. Bizim gibi 4 kişiyseniz veya ufak çocuk varsa en güzeli araba kiralamak. Sabai Rent a Car yetkilisi (Divine Gacasa 09175832143 / 0484330151 ) ile havalimanında buluştuk, günlüğü 3000PHP’den Toyota Avanza kiraladık. Herhangi bir sorun yaşamadık, tavsiye ederim.

Havalimandan çıktıktan 15 km sonra yolda Vietnam lokantası görünce dayanamadık durduk. Zira Vietnam gezisindeki pho denen makarna çorbalarının lezzetini, bir daha dünyanın hiç bir yerinde bulamamıştık. Başta pho olmak üzere, bir et yemeği, bir pilav bir de spring roll söyledik.


Sebzeli pilav, karidesli pilav, etli pilav, ne olursa olsun kızarmış pilav her zaman seyahatlerimizde hayat kurtarır. Hem çocukların yemesi için rahat, hem de süprizle karşılaşma riskiniz az. Bu satırları yazarken “Neden acaba eve hiç yapmıyorum” diye aklımdan geçirdim ve seneler sonra evde fried rice yaptım.


Pho konusunda ise sükutu hayale uğradık. Vietnam’da içtiğimiz çorbalar saatlerce kaynayan kemik suyu ile yapılırken, burada ise neredeyse domates çorbasına benzer bir şey geldi. Tadı kötü değildi hakkını yemeyelim ama beklentimizin biraz altındaydı. Şifa niyetine çocuklara içirdik yolumuza devam ettik.


Hazır altımızda araba varken, dolana dolana gidelim deyip, 130 km sonra Port Barton’a saptık. Ana yoldan 23 km uzaklıkta olduğu için “bir girer çıkarız” diye düşünmüştüm ama yol dangır dungur olduğu için sapaktan sonra anca 45 dakikada vardık.


Elsa’s Beach House hemen denizin kenarında, şirin bir aile işletmesi. Kumların üzerindeki hamaklara uzanıp fışır fışır denizin sesini dinleyerek ruhumuzu dinlendirdik. Port Barton elektriğin kısıtlı ama mutluluğun sınırsız olduğu bir yer. Gidin oturun sahilde 30 dakika gözlerinizi kapatın, bütün negatif yükünüzü atıyorsunuz.


Gelmişken bari yöresel bir şeyler yiyelim dedik ama menüde ilginç bir şey yoktu. Muzlu pancake siparişi verdik, böyle bir yerde çok fazla bir beklentimiz yoktu. Yeni hazırlamış olması ve sıcacık gelmesi dışında pek bir numarası yoktu. Pinti kadın 5 dilim muz koymuş, insan bir muzu komple keser koyar be, herhalde gerisini kendisi yedi.


Havalimanından 5 saat El Nido’ya gitmek zahmetli olacağı için, ilk gün yol üzerindeki Poblacion San Vicente’de bir gece kalmayı planlamıştım. Ama çok net söylüyorum Port Barton’da da kalsak olurmuş. Sevimli bir yerdi.


Poblacion San Vicente’ye vardığımızda artık hava kararmaya başlamıştı. Peace and Love Resort’a geldiğimizde çocuklar çoktan bayılmıştı. Alman Steve Baba 2011 yılında Palawan’a gelmiş, motorla adayı gezdikten sonra San Vicente’yi görünce aşık olmuş, 1 yıl sonra da oteli açmış. Deniz manzaralı family room gayet genişti, gecelik ücreti 4000PHP.


07.02.2015      Cuma              El Nido
Otelimiz maalesef deniz kenarında değil ama güzel bir deniz manzarası var. 2 dilim tam buğday ekmek (Tam Alaman usulü), yumurta, tereyağı, bal, jambon ve 750 gram da manzara. İşte San Vicente’de kahvaltımız budur.


Otel ufak tefek 10 odali şirin bir yer. Teras full plaj kumu ile doldurulmuş, bu sayede denize bakıp birşeyler yiyip içerken ayağınız kuma değiyor, kendinizi plajdaymışsınız gibi hissediyorsunuz.


Kahvaltımızı ettikten sonra çocuklar havuz diye tutturdu. Mesleğim gereği havuz bakımlarından anladığım için, oldum olası havuzları pek sevmem. Mis gibi deniz varken, insan evladı neden havuz yapar, onu da anlamak mümkün değil. Singapurda’ki Marina Sand Bay’in havuzu kadar olmasa da (hani o 400USD verilip girilebilen), fakir işi sonsuzluk havuzu yapmışlar, bizim işimizi gördü.


Saat 10 gibi deniz suyu yükselmeye başlayınca balıktan dönen tekneler limana girmeye başladı. Bu ne demek? “Taze balıklar geliyor” demek. Boracay ve El Nido’da binlerce turist olduğu için taze ve ucuz balık yeme şansınız yoktur, bunun gibi ufak yerlerde ise balıktan dönen tekne gördün mü affetmeyeceksin. Zaten turistik olmayan yerlerin en büyük avantajı da budur, parayı basarsın en güzel balığı sen yersin. Turistik yerlerde ise malesef parayı biz değil, elin Avustralyalısı, Amerikalısı basıyor, en güzel balık onlara gidiyor.


Daha 1 saat önce denizden oltayla tutulmuş 2.5 kiloluk mercan 200PHP =3.9 USD. Türkiye’de bu fiyata anca o mercanın kafasını alırsın, eve gelip çorbasını yaparsın.


Filipinler’deki yeni sevgilim budur. Hemen balığı civardaki mangal yakan esnaf lokantalarından birine teslim ettik, sıkı sıkı da tembih ettik “Balığın kenarları bıçakla çizilmeyecek, hafif ateşte yavaş yavaş pişecek” diye.


Madem öğlen yemeğini San Vicente’de yiyeceğiz, 1-1.5 saat boş zaman olunca arabayla arka taraftaki Pinagmangalokan plajına gittik. Kumlarda koşuşturmacaya hasret kalmışız. Malezya’da denizden uzakta yaşadığımız için doya doya iyot kokusunu ciğerlere doldurduk.


Kurulanıp mayoları değiştirdikten sonra bir hevesle lokantaya gittim baktım, bizim balık hala mangalın üzerinde bebek gibi yatıyordu. 


Kenarlarını çizme demiştim, teyzem balığın karnını bile komple yarmadan ufak bir kesik atıp içini buradan temizlemiş. Bu kesme ve temizleme tekniğini Selanik’te bir balıkçıda da görmüştüm, maksat hayvanı kafasından kıçına kadar kesip, ızgarada pişerken balığı kurutmamak. Hatta ve hatta balığın pullarını bile tam ayıklamamış. Merak ettim sordum “Yavaş yavaş uzun süre pişecekse biz pullarını da ayıklamayız” dedi teyzem.


Balığı yerken pullarını ayıklamak kısmen ilave zahmet gibi görünse de balık etinin sulu kalması için çok doğru bir hareket olmuş. Gelibolu’da da sardalyayı pullarını ayıklamadan ızgara ettiklerine şahit olmuştum. Mercanımız tam istediğim gibi sulu sulu kalmıştı, löp löp götürdük. Boracay’daki 2 mercan denemesinden sonra, bu sefer turnayı gözünden vurduk.


Adam’s Canteen tencere yemeklerinin piştiği bir esnaf lokantası, Public Market’in hemen yanında. Sadece mangalı olduğu ve dışarıdan getirdiğim balığı kömür ateşinde pişirmeyi kabul ettikleri için ben burayı tercih ettim.


Poblacion San Vicente’ye gelirseniz mutlaka Public Market’e uğrayın. Meyve sebze et balık satılıyor, etrafında da ufak tefek bir kaç tane lokanta var. Adam’s Canteen dışarıdan bakılınca izbe olarak adlandırabileceğiniz bir yer, ama içerisi gayet temiz ve yöresel yemekler de var. balığın yanında bir kaç yemek sipariş ettik, bira içtik toplam hesap 450PHP geldi.


Öğle yemeğine müteakip yola çıktık ve 125 km sonra nihayet El Nido’ya vardık. Burada 2 gece kalırız, sonra dönüşte yine yol üzerine bir yerde kalırız diye düşünmüştük ama o kadar sevdik ki 3. gecemizi de El Nido’da geçirdik. Peak House Garden Pension gayet basit, ucuz bir pansiyon, family room için gecelik 2800 PHP ödedik.

Öğlen yemeğinde 2.5 kiloluk mercan fantazisi yapınca, akşama haliyle pek acıkmadık, vakitlice yiyip hafif geçiştirdik. Art Cafe El Nido’nun en kral en düzgün kafelerinden biri, mutfakları da hayli zengin. Batı usulü yemekler de var yöresel yemekler de. Cafe dediğime bakmayım, baya baya lokanta burası, yemek yiyebilir, mis gibi kokteyller içebilir, El Nido’da yapacağınız turları satın alabilirsiniz. El Nido’ya alışma devresinde “Mango Pie” götürmenizi tavsiye ederim. Viyana’da hani “Apfelstrudel” yiyorduk ya, işte bu da onun Filipinli kuzeni “Mango Pie”.


Filipinler’de ikinci kez patates kızartması söylüyorum, yine donmuş patates değil, yine elde kesilmiş bildiğimiz gerçek mis patates geldi. Donmuş patates satan lokantaların ruhsatını iptal etmek lazım. Gerçek patates gibisi var mı? San Miguel ile birlikte ne de güzel gidiyor namussuz. Art Cafe diğer yerlere göre bir tık daha Batı usulü olduğu olduğu için fiyatlar biraz yüksek ama hem tertemiz mekan, hem de servis gayet güzel.


Yemekten sonra El Nido sokaklarını keşfetmeye çıktık. Bakmayın siz o kadar turistik olduğuna yollar filan delik deşik, belli bir saaten sonra elektrikler kesiliyor, 80’lerin Marmaris’i gibi.

Balıkçının birinde ne var ne yok diye bakındık, artık akşam olduğu olduğu için pek bir şey kalmamıştı ama kalamarların maşallahı vardı. Tip olarak bizim yerli kalamara çok benziyor ama onun biraz uzunca olanı. Demekki neymiş, bu denizlerde kalamar varmış, yarına menüde kalamar varmış!



08.02.2015      Cumartesi      El Nido
Peak House Garden Pensionü eli yüzü temiz ama son derece basit bir pansiyon. Kahvaltısı da son derece basit. Bir omlet, 2 dilim ekmek, bir de muz o kadar. Allahtan Malezya’dan getirdiğimiz bal, ceviz ve fındık takviyesi vardı da, çocukları gurbet ellerde aç susuz bırakmadık. İnsan yöresel bir kahvaltı istiyor ama yok malesef. Malum çok turistik yerdeyiz.


El Nido’nun olayı genelde tekne turlarına çıkıp gün boyu A-B-C-D diye adlandırılan ayrı ayrı rotalarda gezinip denize girmek. Bunun için 20-30 kişi tekneye doluşup günü birlik tur yapıyorsunuz, kişi başı fiyatlar 1200-1300 PHP civarında. Biz ise ilk gün arabayla merkezin biraz güneyindeki o civarın en güzel sahili olan Corong Beach’e gidelim, kendimiz takılalım dedik. Akşamüstü de de ertesi güne tekne turu ayarladık.

Corong Beach’a gelmeden hemen önce sağ tarafta Public Market var. El Nido’ya gelen yemek meraklısı herkese buraya uğramasını tavsiye ederim, sebze meyve ve deniz ürünlerinin deposu burası. Soldaki ufak balıklar yerellerin yemeklerde kullandığı kurutulmuş balıklarmış, adına da Daing deniyormuş, tencere yemeklerine balık tadı versin diye kullanılıyormuş. Sağdakiler ise taze balık, ama ufak olduğu için lokantalar pek almıyormuş.


Dün gördüğümüz İsveç kadınları gibi uzun boylu kalamarlara burada da rastladık. Pazarda balık pişiren bir yer olmaması büyük dezavantaj, yoksa kesin öğlen yemeğine bu bebekleri yardırırdım. Bazı şehirlerde sabit pazarlarda mutlaka pişiriciler olur, alırsın istediğin eti sebzeyi balığı götürürsün senin için pişirirler. Bu kadar turistin olduğu El Nido pazarında olmaması ilginç.


Pazarda balık satanların genelde kadın olması dikkatimi çekti. En son hatırladığım, bizim Yenikapı balık halinde full ağzında sigarası olan Erzincanlı bıyıklı abiler vardı. Çok fazla güç istemeyen bu işi Türkiye’deki bütün balıkçılarda elbette kadınlar da yapabilir, hatta bence erkeklerden daha güzel yapabilir.


Corong Beach’e gitmek için arabanızı yol kenarına bırakıyorsunuz sonra 50-60 basamak inerek merdivenle sahile iniyorsunuz. İniş hoş güzel de çıkışı biraz insanı üzen cinsten. Plajda çok fazla tesis yok, dolayısıyla güneşlik şezlong masa gibi plastik çöplüğüne dönüşmemiş. Havlunuzu palmiyenin gölgesine seriyorsunuz, cumburlop denize.


Yanlız bir süre sonra insan ister istemez sıcaktan etkileniyor ve soğuk birşeyler içmek istiyor. Filipinler’deki en büyük keyfim kalamansi diye bir mandalinadan yapılan içecek. Bizim Bodrum mandalinasına çok benziyor ve her yerde bunun suyu satılıyor. Ferah ferah “ohhhh” dedirtecek cinsten. İçine de buz rendeleyip koymuşlar ki “hemencecik bitmesin, azar azar içip tadını çıkartın” diye.


Acıkmalar başlayınca merkezdeki Art Cafe’de aldık soluğu. Pizza, makarna, salata çorba gibi klasik Batı yemekleri de var ama yöresel lezzetleri, deniz ürünlerini hatta ve hatta Hint usulü Tikka Masala filan bulmak mümkün. Menüleri epey sağlam yani.


Kinilaw denen bu yemeği Güney Amerika’ya gidenler bilecektir. Peru ve civarında Ceviche deniyor, burada ise kinilaw diye geçiyor. Hindistancevizi sirkesi veya şeker kamışı sirkesi ile marine edilen balıklara daha sonra ekşi tadı kesmek için kırmızı soğan ve çok az meyvesuyu ilave ediliyormuş. Genelde altlık olarak yemekte önce yeniyor ya da akşamüstü güneşi batırırken aperatif bir içkinin yanına meze niyetine gidiyor.


2 gündür balıkçıda kalamar görüyoruz, bir kalamar söyleyelim dedik, gele gele bu geldi. İlk intiba “Ulen mundar etmişssiniz caanım kalamarı” diyoruz ama biz Filipinler’e neticede neden geliyoruz? “Yöresel lezzetler için” eee o zaman kalamarı da Filipinler usulu yiyeceğiz. Kabaklı fasulyeli kalamarın suyunun tadına baktık enfes. Kalamarlar hafiften lastik gibi olsa da yemeğin suyu ve tadı mükemmeldi. Hindistan cevizi sütü ile yapmışlar çok hoşumuza gitti.


Yunanistan’a gittiğinizde bizim çoban salatının üzerine bir kalıp beyaz peynir koyunca “Greek Salad” oluyor ya, El Nido’da da “Mango ve cashew nut (kaju)” koyunca da “El Nido Salad” oluyor. Eee her yörenin kendine has lezzetleri vardır, biz de nereye gidersek orada bu lezzetleri bulmaya çalışıyoruz.


Bu gördüğünüz ise tahmin edeceğiniz üzere çocuklar için sebzeli krep. Yoksa benim işim olmaz böyle sebzeli sağlıklı şeyler. İçinde fasulye, havuç ve lahana olan krep hamurunu dürüm yapmışlar. Çocuklara sağlıklı bir şeyler yedirme sendromu tam olarak işte budur. Üzerine biraz sos koymuşlar, hakkını yemeyelim bizim kalamarın suyuna benziyordu ve çok lezzetliydi.


El Nido’da Art Cafe’yi mekanımız olarak belledik diyebilirim. 3 gün kaldık, 3 gün de burada yedik. Hiç birinde de yediklerimiz kelek çıkmadı.

Öğlen yemekten sonra şöyle bir dolandık, denize nazır lokantalarda birer bira patlattık. Sea Jane Resto Bar’ın mangalını görünce “Keşke burada yeseydik” dedim içimden. Yöresel lezzetleri elbette seviyoruz ama, mangaldaki kalamar ve lagosu görünce içim gitti. İkisi de kuzu gibi yatmışlar, anca beraber kanca beraber diyorlardı.


Hiç bira sevmeyen eşim Filipinler’de elmalı biranın müptelası oldu. Bizde bunun gibi alkollü içecekler pek yok. Delikanlı adamı bozar ama gördüğüm kadarıyla kadınlar çok seviyor.


El Nido’nun ulaşımı biraz zahmetli olduğu için dikkat ettim, pek öyle çocuklu turist yoktu. 3 gün boyunca bizden başka bebek arabasıyla dolanan 1 Alman çift gördük o kadar. Ama 2 bebek arabasıyla sadece biz vardık.


Yarın büyük gün! Yarım günlük tekne kapattım, klasik turların gittiği yerlere ailecek kendi başımıza gideceğiz. Prince Jay Tour yetkilisi Roberto (0907 197 5888) ile hatırlayamadığım bir fiyata 4 saatliğine anlaştık. Sabah 09:00’dan öğlen 13:00’e kadar gezdirecek bizi. Zaten 4 kişi olunca pek fazla fiyat da değişmiyor, 4 otobüs bileti almak yerine taksiye gitmek gibi düşünebilirsiniz.


09.02.2015      Pazar              El Nido
Sabah kalkınca mütavazi pansiyonumuzda mütavazi bir kahvaltı yaptık. Peak House Garden Pension “mutlaka gidin kaçırmayın” diyeceğim bir yer değil ama eli yüzü temiz uygun fiyatlı bir pansiyon. En büyük eksiği bence kahvaltıları, bir tereyağı bir reçel koy be adam masaya!


Normalde tur tekneleri El Nido limanındaki iskeleden kalkıyor. Bizim Roberto’nun teknesi iki koy aşağıdan kalkıyormuş.

Küçük çocuk olunca insan ister istemez biraz konfor istiyor. Grupla gezmekten oldum olası pek hoşlanmamışımdır. “Ama evladım bu motorun gürültüsü....” diye dırdır eden teyzelerle aynı tekneyi akşama kadar paylaşacağıma, süreyi biraz daha kısa tutup tekneyi kiralamak daha cazip geliyor. Burada aklınızda olsun normal turlarda su yemek meyve filan ikramı yapılıyor, eğer “Yok ben bunları istemem” derseniz (Bakınız Zanzibar’da tekne kiralama) fiyat epey düşüyor. Neticede bakkaldan alacağınız 5 litre su ve 2 muza bakar.


El Nido’nun esas olayı şehir merkezi değil, teknelerle gidilen ufak tefek adalar ve buralardaki tertemiz deniz ve bembeyaz kumsal. Hiç bir yapılaşmanın olmadığı adalarda kumlara yayılıp kafayı dinlemek, çocukları salıp onları izlemek ailecek deniz tatiline gidenler için ideal.


Etrafta kimse olmayınca FKK olayına girdik, ne mayolar ıslandı, ne de mayoyu kurutalım derdi yaşadık. Oooohhh püfür püfür kumlarda cebelleştiler.


1 saat denize girip kumlarla oynadıktan sonra demir alıp bir sonraki adaya hareket ettik.


Tatil dediğin şöyle olmalı. İnternet yok, facebooka, twittera, instagrama girilemeyecek, lök gibi yatıp dalgaların sesini dinlenecek. Hele bir de koynunda bebeğin yatıyorsa demeyin keyfinize.


İkinci gittimiz yerde yine yerleşim yok ama sadece bir tane büfe vardı. Coca Cola, Fanta, Sprite değil olması gerektiği gibi taze meyve suyu (mango, muz, coconut) satıyordu. Buralarda en fazla bulunan meyve taze hindistan cevizi. Uzakdoğuda “Fresh Coconut” veya “Baby Coconut” diye geçen taze hindistan cevizine Filipinler’de “Buko” deniyor. İsteyene sade hindiztancevizi suyu, isteyene rom ilaveli, isteyene de shake with rum (Dondurmalı romlu)


“Her şeyin orjinali güzeldir” mantığı ile ilk önce bir coconut yardırdım. Baktım buz gibi ama pek tadı tuzu yok, 2 kapak Tanduay attırıp kıvama getirdik. Zaten bu manzaraya nazır ne içerseniz için zevk sarhoşu olacağınız kesin.


El Nido’ya ulaşmak biraz zahmetli ama civarındaki adalar muhteşem. Gelmişken mümkün olduğunca çok tekne turuna çıkın, A-B-C-D turlarına katılın veya bizim gibi teyne kiralayıp istediğiniz yere siz kendiniz gidin.

Bugün normalde Port Barton’a devam edecektik, ama bir gün daha El Nido’da kalmaya karar verdik. Arka sokaklarda bir pansiyona eşyaları atıp, son bir kez daha Art Cafe’ye gittik. Uzakdoğuda ekmek bulmak pek kolay değildir. Bir Vietnam’da bir de Filipinler’de bol bol ekmek bulunuyor.


Yöresel lezzetler elbette olmazsa olmazımız. 1 haftanın sonunda fazla abartıya kaçmayıp, kızarmış makarna ve çorba söyledik. Tayland’da Pad Thai neyse Filipinler’de de Pancit Canton o. İçerikler gayet bilindik, tavuk sebze ve makarna. Ama olmazsa olmazı kalamansi denen ekşi mandalina. Sebzeler sulu ve diri kalmış, ısırınca hoşurt diye soslarla birlikte lezzeti akıyor.


Yaz da olsa kış da olsa çorba candır. Hele hele deniz kenarında bir yerlerdeyseniz ve balık çorbası bulduysanız kaçırmamak lazım. Yunanistan’da, İspanya’da, Portekiz’de, Malezya’da farklı içerik ve tekniklerle hazırlanmış onlarca balık çorbası içmişimdir. Genelde domatesi rendeleyip koyarlar kırmızı olur, ya da krema & un koyup beyaz olur. İlk defa et haşlama çorbası gibi seffaf bir balık çorbası içtim, çok da sevdim. İçindeki sebzeler de cabası, bu vesile ile bamya bile yedim.


El Nido bizim beklentilerimizi fazlasıyla karşıladı. Yine Boracay’da olduğu gibi keşke 1-2 gün daha fazla kalsaymışız dedik. Biz gittiğimiz zamanlarda El Nido havalimandan sadece Manila’ya uçak vardı o da çok pahalıydı, artık daha fazla noktaya uçtuklarını ve biletlerin daha ucuzladığını okuyorum. Zamanınız kısıtlıysa hiç bizim gibi Puerto Princessa’ya uçup üstüne de 5-6 saat yol yapmayın, bastırın parayı El Nido’ya uçun, zaman bolsa elbette en ucuz yöntem en iyi yöntemdir.

Sosyal medya hesaplarımız;

Manila yazısı az sonraaaaaaaaaaaaaa

2 yorum:

asimetric dedi ki...

Mutlu Mekan ekibi olarak sizi hayranlıkla takip etmekteyiz. Başarılarınız daim olsun! :) mekan rehberi

eliza bennet dedi ki...

Resimlere bakınca elimi uzatım alasım geliyor, hele o mercan'ın resmi çok güzel ve çok lezzetli görünüyordu.

Ellerinize sağlık, bundan sonraki yazınızı hevesle bekliyorum.

Gittiğimiz ülkeler