Midilli – 4.Bölüm

Posted by

22.05.2011 Pazar Midili-Ayvalık

Günümüzün yoğun iş temposunda hobilere zaman ayırmak çok ama çok önemli. Sadece 1 gün izin alarak, haftasonu ile birleştirilen 19 mayıs tatili ancak bu kadar güzel değerlendirilebilir. Deniz manzarası eşliğinde bahçede havuz kenarında yapılan güzel bir kahvaltı, içinizdeki tüm stresi alıp hayata bakış açınızı değiştirebilir.

Ardında o havuza atlama keyfi ise dünyalara bedel. Denize nazır bir yerde havuza girmek biraz saçma gelebilir ama bilenler bilir, Kuzey Ege’de Temmuz ayından önce denize girmek her baba yiğidin harcı değildir, BUZZZZ.

Molivos’tan çıkıp adanın kuzey kıyısından Mantamados’a giderken karşı tarafta çok rahatlıkla Assos’uSivrice’yi görebiliyorsunuz. Yıllarca Midilli’ye bakarak rakı içmiştik, şimdi karşıya geçtik Assos’a bakarak uzo içiyoruz. Peki bir fark var mı? Hayır her iki ülke birbirinin aynı, aramızdaki tek fark dil ve din. Onun dışında yemekler, içecekler, şarkılar, türküler herşey aynı.

Mantamados yol üzerinde ufak bir köy ama burada adanın en büyük kilisesi Agios Stephanos var. Ziyaret edilesi bir yer, özellikle pazar günleri ada halkı bu kilisede toplanıp ayine katılıyorlar. Bizim biraz zaman sıkıntımız olduğu için kiliseye giremedik ama tam karşısındaki peynirciyi es geçmedik.

Turokomeio adanın yegane entegre peynir fabrikası. Midilli’ye gelip peynir almadan eve dönmek olmaz, zira sadece bu adaya has peynirler mevcut.

Fabrikanın hemen yan tarafında ise konteynerdan bozma ufak bir satış mağazası da var. Ladotiri, kefalaki, gravyer, feta, vouturo, kaseri gibi peynirlerden almak mümkün.

Aynı Türkiye’deki gibi, “Şunun tadına bakayım, bunun tuzu nasıl” diyerek önce bir güzel teker teker hepsinin tadına baktık. Herhalde kişi başı en az 250’şer gram götürmüşüzdür ama adamın umrunda değil, çünkü gönlü zengin. Vakumlama makinasını da görünce keyifler tavan yaptı, dayanamadık her birinden birer kilo paketlettik. Stefanos bize ısrarla “Ladoti peynirini Atina’da Selanik’te bulamazsınız, Midilli’ye gelmişken bundan biraz daha alın” diyince ondan ekstradan bir kilo daha sardırıdık.

Nasıl bizim Ezine’nin peyniri meşhursa, Yunanistan’da da Midilli adasının peynirleri çok meşhurmuş. Ladotiri’nin lezzeti bizim eski kaşara benziyor, keçi ve koyun sütünden yapılıyormuş. Öyle güzel paketlenmişti ki eve döndükten sonra 2 ay boyunca kesip kesip yedik, ilk günkü tazeliğini hala koruyordu.

Benim aklıma Midilli’ye gitme fikri, Sandaletli Seyyah’ın Midilli yazısı ile girmişti. Özellikle ilk gün yedikleri pirzolayı ballandıra ballandıra anlatması, önce Midilliye gitme isteğimi depreştirdi, sonra da bu gezide sırf pirzola yemek için mekan araştırmama sebep oldu. Sorduk soruşturduk adanın en kral pirzolası Agia Paraskeviköyünden çıkarmış. Haritadan baktık, Agia Paraskevi dağ başında ufacık bir köy ama kafaya koyduk bir kere, oraya gidilecek o pirzola yenilecek!

Köye vardığımızda meydandaki kıraathane kılıklı bir yere girip lokanta aradığımızı, pirzola yemek istediğimizi söyledik. Kahveci amcam tok bir sesle “Yaparızzz” demez mi? Tabi ben Yunancayı pek anlamadığım için adamın suratına öylece bakınca adam kolumdan tutup içeri soktu, yarım metrelik kuzu kaburgayı kaldırıp gösterdi. “Sen bundan mı istiyon yevvvrummmm??”

İşte o anda yüzümüzdeki mutluluk ifadesini anlatmam imkansız. Adamın karısı da “kömürü de yakarız” diyip mangalı gösterince Midilli’de son gün ziyafeti bizim için keyifli başladı.

Adam koca bir satırla pirzolaları dilimlerken biz heyecan içinde onu izleyip Sandaletli Seyyah’a hayır duası ettik.

• 1 kilo yeter mi?
• Yok yetmez, kes ustam sen biraz daha kes.
• 2 kilo ?
• Eh yetsin bakalım!

Mangalın yanması ise tabiri caizse tam bir seramoni. Zannımca pirzolaları kesen amcanın eşi olan hafif balık etli teyzem, argon kaynakçısı gibi oksijen tüpüne benzer bir düzenek ile ilk önce kömürü yaktı. Daha sonra saç kurutma makinasını mangalın yanına yaslıyarak, kömürlerin 10 dakikada kor haline gelmesini sağladı. 

Yaptığın işi sevmek, yapabileceğinin en iyisini yapmak budur işte. Bizde olsa “Mangal henüz yanmıyor abi” diyip savsaklarlar.

Bu sırada teyze de boş durmadı bize patates soydu, ayıkladı, nişastası çıksın diye bir güzel suyun içinde bekletti. Eee Allah’ın adasında, dağ başındaki köyün birinde hazır donmuş patates verecek hali yok ya!

Pirzolacı amca da mangalın kıvama gelmesi için 20-25 dakika bekliyeceğimizi söyleyip, zuladan çıkarttığı pet şişeden bize kırmızı şarap ikram etti. Öyle kadeh filan yok, köy işi rakı bardağında, pardon! uzo bardağında.

İşte bizim yumuşak karnımızı okşayan hareketler bunlar, bir nevi mutluluk sarhoşluğu yaşıyoruz. Kendimizi gülümserken bulduğumuz anlar ve güzel hisler bunlar. Hatta daha da ileri gideyim, benim için işte zenginlik budur. Yoksa istediğin paran olsun, değerlendiremedikten sonra yemişim o parayı.

Biz dışarda bekleşirken birden millet ayaklandı sokaktan geçen kamyonetin arkasına üşüştü. “Kim geldi, ne satılıyor” filan derken biz de ahaliye ayak uydurup kamyonetin yanına gittik.

Ben şöyle bir baktım sebze meyve satılıyor, aldım şarabımı masaya geri döndüm. Balık, ahtapot filan olsa hani neyse… Özenç sebzelere dikkatlice göz gezdirip okkalı bir hıyarda karar kıldı. Ama bıyıklı teyze ile anlaşmak ne mümkün?!?!

Beden dili ile bir şekilde anlaşıp hayatımda gördüğüm en büyük salatalığa karar verdi. Teyzemin kaşlar bıyıklar yerinde ama aslında çok sempatik biri. Hayatında ilk defa bir Türk’e sebze sattığını söyledi çok mutlu oldu.

Bir turisti gezgin yapan yerel bir otobüsle yapacağı bir yolculuk veya ana yoldan patikalara sapmasıdır. Normalde turistler sahilde veya barlarda takılır, gezginler ise iç kısımlara girip ara sokaklarda dolanır. Size tavsiyem asla turist olmayın, gezgin olun.

Mangal başından kömür kokuları gelmeye başlayınca iştahımız kabardı, hemen içeri daldık ve soluğu etlerin yanında aldık. Kömür kor haline gelmişti, teyzem üzeri de hafiften küllerle örtüyordu.

Izgaranın üzerini de bir güzel yağla silince artık operasyona başlandı. Önce pirzolalar özenle ızgaranın üzerine dizildi.

Pirzolalar bizim alışkın olduğumuz gibi hiç dövülmemişti. Adam pirzolaları kestiği gibi getirmiş koymuş. Eti bol gözüksün veya kolay pişsin diye incecik bırakılmamıştı.

Pirzolaların hafiften alevi alıp güzel kokular yükselmeye başladığında, teyzem bir kaç dakika sonra etlerin üzerine biraz tuz biraz da kekik atmayı ihmal etmedi. Kekik ete lezzet veriyor, tuz ise suyunu salmasını engelliyor.

İstanbul’un iyi “steak” yani mangalda biftek yapan yerlerindeki ustalar da bu önemli noktayı hep söylerler. Eti sosa filan yatırmana gerek yok, mangala atmadan önce biraz deniz tuzu attın mı işlem tamamdır.

Pirzolalar pişerken etin yağı kömürün üstüne boncuk boncuk aktı ve içeriyi tarifi imkansız bir koku sardı. Et yeme arzusu içinde bayram harçlığını bekleyen çocuklar gibi mutlu bekleşiyoruz.

Masaya pirzolalar gelene kadar altlık olarak domates salatalık söğüş teşrif etti. Üzerine zeytinyağı gezdirip biraz da kekik serpiştirilmişti. Bilirsiniz ben çiğ domates yemem ama bu domatesler öyle güzel kokuyor öyle güzel görünüyordu ki benim bile yiyesim geldi. Mayıs ayında bu domatesi ürettikleri ve yedikleri için ada halkına hayran kaldım.

Pirzolalarımız masaya geldiğinde bütün hücrelerimiz mutlukla doldu. Allah için bir bakın şu masaya, şu resmi görüp de ağzınız sulanmıyorsa gidip bir doktora başvurun. Masadaki her şey doğal, bir tane bile yapay ürün yok.

Pirzolaların üstleri iyice kızarmış ama içleri kurumamıştı. Etler kalın olduğu için ısırdığında adeta kuzunun suyu fışkırıyor. Hani Trakya’nın kuzusunun lezzeti mart-nisan aylarında en üst seviyeye ulaşır ya, sanırım Midilli’nin kuzuları da mayıs ayında bu kıvama geliyor. Bir mutluluk bir mutluluk anlatamam.

En az pirzolalar kadar patatesler de başarılı. Halis mulis köy patatesi bunlar. Uzun zamandır bu kadar rafine bu kadar basit ama lezzetli bir yemek yememiştim. Ketçap yok, hazır meyva suyu yok, etin üzerine sos yok.

Yemekten sonra tatlı niyetine ikram olarak süzme yoğurdun üzerine dökülmüş vişne reçeli geldi. Anlayacağınız tatlı bile doğal.

Bunların yoğurdu hazır danone yoğurt gibi cıvık değil. Kaşığı salladın mı içini dolduruyor. Vişne reçeli ise bizim reçeller ile aynı, şekeri, kıvamı yerinde.

Canınız okkalı bir pirzola yemek istiyorsa doğru adrestesiniz! Agia Paraskevi’ye gelin köy meydanındaki kahveye oturun, kendinize çok sağlam bir pirzola ziyafeti çekin. Mutfak açık, mal mülk meydanda, kapalı kapılar ardından iş çevrilmiyor. 3 kişi tıka basa 2 kg pirzola yedik, şarap içtik, frappe götürdük hesap 41 Euro.

Gelişimiz gibi kalkışımız da seramoni ile oldu. Pirzolacı amcayla vedalaşmalar, ızgaracı teyzeyle kucaklaşmalar, derken yan masadan bizi uğurlayan amcalara selam vermeden edemedik.

Kilise çıkışı her pazar günü köy kahvesinde toplanıp uzo ile demlenirlermiş. Dikkatimi çekti hepsi tertemiz gömleklerini giymiş, traşını olmuş haftasonu keyfi yapıyordu.

Ama görmemişler gibi öğlen vakti 2 kg kuzu pirzola değil, efendi gibi barbunya pilaki, sardalya, süzme yoğurt ve bir porsiyon sebzeli izmir köfte ile yetinmişlerdi. Sanırım yemekleri karınlarını doyurmak için değil, uzoya eşlik etsin diye söylemişlerdi. Çok yaşayın emi amcalar.

Teknenin kalkmasına 2 saat kala Midilli merkeze döndüğümüzde birden alışveriş telaşına kapıldık. Arabayı bıraktıktan sonra fellik fellik açık dükkan aradık. Spar süpermarketten tut, mahalle bakkalına kadar her yer kapalıydı. Bu Yunanlıların tembelliği, keyfe düşkünlüğü bir gün onlara pahalıya mal olacak ya hadi hayırlısı.

Sabahtan akşama kadar kafelerde oturup frappe içerler, akşamları da gelsin uzolar gitsin ahtapotlar. Ekonomik kriz var mı, kimin umrunda. Acaba kim doğru yapıyor? Deli gibi çalışan, keyif için zaman ayıramayan bizler mi yoksa kazandıkları 3 kuruş parayı çatır çatır yiyen Yunanlılar mı, kim bilir…

Allah’tan sırf turistlere iş yapan Lesvoshop açıktı ki bir nebze olsun alışveriş yaptık. Her ne kadar tüm ürünlerin fiyatları normal dükkanlara göre %20 daha pahalı olsa da, zeytinyağı, sardalya konservesi, sakız likörü ve elbette bol bol uzodan oluşan sağlam bir alışveriş sepeti yaptık.

Adaya veda ederken hiç hüzünlenmedik, zira bizim tarafta yine lezzetli bir yere gidiyoruz, daha 4-5 saat Ayvalık’tayız. Aslında pek açlık yok ama insanın içinde yeni şeyler tatma isteği olunca her şey bulunur, yeter ki isteyin.

Talatpaşa caddesinde 3 gün önce gittiğimiz Güler Tatlıhanesinin hemen yanındaki İmren Pastanesinin yolunu tuttuk. 

Buranın spesyali lor tatlısı. Ayvalık dışında zaten bunu yapan yok, Ayvalık’ta da İmren gibi becebilen pek yok diyebilirim. Görünüş olarak şekerpareye benziyor ama hamur oranı çok az, o yüzden de oldukça hafif.

Hafif ama yine de şerbetli olduğu için sakızlı dondurma ile yenmesi tavsiye ediliyor. Sakızlı dondurmanın şeker oranı son derece az, dolayısıyla tatlının tamamlayıcısı olarak mükemmel bir rol kesiyor. Sırf bu tatlıyı yemek için adadan Ayvalık’a gelen Yunanlılar varmış. Siz de deneyin müptelası olursunuz.

İçeride fazla masa ve sandalye olmadığı için dışarıda yutkuna yutkuna insanların tatlılarını bitirmesini beklemek zorunda kalabilirsiniz benden söylemesi. Dönüş için yolda atıştırmalık sakızlı kurabiyelerden almayı da ihmal etmedik. Ne İzmir’de ne İstanbul’de sakızlı kurabiye bulamazsınız.

Yolda atıştırmalık derken, eve götürmek üzere aldığımız nevaleyi de atlamamak lazım. Belediye sebze halindeki Darbuka Kardeşler benim Ayvalık’ta tek geçtiğim peynircidir, her nevi tulum peyniri bulunuyor.

Cunda tulumu, Ayvalık tulumu, İzmir tulumu… aslında hepsi birbirinin benzeri, sadece tuz ve yağ oranları farklı. Teker teker hepsinin tadına bakıp beğendiğinizi istediğiniz kadar kestirip paketlettirebilirsiniz. Buradaki arkadaşların da gönülleri zengin, hiç çekinmenize gerek yok. Vakumlu paket yapılan peynirleri rahatlıkla 8-10 saat gideceğiniz yere götürebilirsiniz.

Sadece tulum yok Ezine, Edirne ve Ayvacık gibi beyaz peynirler de var. gideceğiniz yere götürmeseniz bile en azından hepsinin tadına bakın derim, pişman olmazsınız.

Ha unutmadan size bir tüyo daha. Ayvalıkta malesef efendi gibi tulum peyniri ile Ayvalık tostu yapan bir yer kalmadı. İstinasız her yer peynir olarak “dandik taze kaşar” kullanıyor. Babadan kalma yöntemlerle mis gibi tulum peyniri kullanan yok yok yok. O yüzden Darbuka kardeşlerden tost yaptırmak için tulum alın, istediğiniz tostçuya gidip “tulum peyniri” ile harbi Ayvalık tostu yaptırabilirsiniz.

Bu sene 23 Nisan pazartesiye geliyor. Salı gününü yıllık izinden kullanıp 4 günlüğüne Midilli’ye gidin. Paket turları ve her şey dahil otelleri bir kenara bırakın, gittiğinizde mümkünse bir ailenin yanında konaklayın. Alışverişinizi pazardan yapıp, yerel yaşamın bir parçası olun. Yaz aylarına girmeden, turistler buraları doldurmadan, keyifli bir tatil yapabilirsiniz.

Midilli – Ayvalık hakkında 5 şey

1. Yeşil pasaporta vize kalktı! Haftasonları imkanınız varsa Türkiye’ye yarım saatlik mesafede olan adalara keşfe çıkın!
2. Akdenize Yunanlılar “Mavi Çöl” derler, balık fazla yoktur. İster Türk tarafı olsun, ister Yunan tarafı bu aylarda balığın en bol olduğu yer Kuzey Ege’dir.
3. Ezine’nin peyniri, Ayvalık’ın zeytinyağı, Gelibolu’nun sardalyası nasıl çok meşhursa, bunların hepsi Midilli adasında da bir o kadar meşhur.
4. Cunda’da bir kahvaltı fiyatına, Midilli’de ahtapotlu karidesli güzel bir akşam yemeği yiyebilirsiniz.
5. Bir Yunanlı ile rakı mı güzel yoksa uzo mu güzel muhabbetine girin. Önce Yunanistan’ı sonra Türkiye’yi kurtarın. Şişe bittiğinde size söyleyeceği son şey “Sakın AB’ye girmeyin, biz yandık siz yanmayın” olacaktır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir